Bir hukukçudan rejim ideoloğuna
Mehmet Uçum’un son yıllardaki yazıları, münferit hukuk yorumları yahut iktidara bağlı bir danışmanın gündelik polemikleri olarak okunamaz. Bu metinler, Türkiye’de 2017 sonrasında kurumsallaşan rejime bir siyasal dil, tarih anlatısı ve hukuk teorisi kazandırma teşebbüsüdür. “Millî demokratik halk devrimi”, “halk iradesinin devlete egemen olması”, “toplum esaslı sol değişim”, “yurtsever sol demokratlık” ve “ülke liderliği” gibi formüller, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni teknik bir hükümet modeli olmaktan çıkarıp tarihsel bakımdan zorunlu, halkçı, demokratik ve hatta devrimci bir devlet biçimi olarak takdim eder.
Uçum, 15 Temmuz’u “21. yüzyılın bugüne kadarki en büyük siyasal devrimi” ve “dünya siyasal tarihinin gördüğü en büyük barışçı devrim” diye niteler; ona “Millî Demokratik Halk Devrimi” adını verir. Bu ifadeler tali bir retorik unsur değildir. Her devrimin iktidarın değişmesi ve yeni iktidarın inşası olmak üzere iki aşaması bulunduğunu savunan Uçum, 15–16 Temmuz sonrasını da “Millî Devleti yeniden yapılandırma ve halkın devletini inşa etme” dönemi olarak tarif eder.Böylece 15 Temmuz gecesi cumhurbaşkanının çağrısıyla gerçekleşen sokağa çıkışlar ile sonrasında yaşanan rejim dönüşümü arasında doğrusal bir tarihsel-siyasal süreklilik kurulur; 2017’de referandumla kabul edilen hükümet sistemi bu devrim anlatısının kurumsal merhalesi hâline getirilir. 15 Temmuz’a atfedilen demokratik ve halkçı muhteva, yeni rejimin başlıca meşruiyet kaynaklarından birine dönüştürülür.
Bu anlatıda seçim, demokratik yetkilendirmenin belirli süre ve yetkilerle sınırlı bir usulü olmaktan çıkar. Cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesi, “devletin işleyişinin tümden halk iradesine bağlanması” diye yorumlanır. Cumhurbaşkanı hem yürütmenin başı hem devlet başkanı, giderek “ülke lideri”dir; devletin bütününe siyasal istikamet verme yetkisi bu makamda toplanır. Üst kademe yöneticilerin Cumhurbaşkanının programıyla uyumu ve devlet aygıtının seçilmiş yürütmeye göre yeniden düzenlenmesi demokratik meşruiyetin gereği sayılır. Böylece halk ile çoğunluk, çoğunluk ile Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı ile devlet birbirine bağlanır.
Seçilmiş yürütmenin programını uygulaması başlı başına sorun değildir. Mesele, seçimle elde edilen yetkinin halkın sürekli, çoğul ve ihtilaflı siyasal varlığının yerine geçirilmesidir. Halk egemenliği, örgütlü toplumsal müdahalenin ve kurumlar üzerindeki demokratik denetimin genişlemesi anlamından uzaklaşarak seçimde beliren çoğunluğun lider aracılığıyla devletin bütününe sirayet etmesi biçiminde kavranır. Seçim bir yetkilendirme usulü olmaktan çıkarılıp halkın liderde cisimleşmesinin kanıtına dönüştürüldüğünde temsil ile temellük arasındaki sınır silinir.
Mehmet Uçum’un rejim içindeki işlevi daha önce Dinçer Demirkent tarafından “kronjurist” kavramıyla ele alınmış; Uçum’un 15–16 Temmuz anlatısında halkı sınıfsız bir bütün, lideri ise bu bütünün siyasal iradesinin taşıyıcısı olarak kurduğu gösterilmiştir. Demirkent’in çözümlemesi, Uçum’un sol ve devrimci söz dağarcığını yeni rejimin kuruluşuna tahsis eden hukukçu-ideolog konumunu teşhis etmesi bakımından önemli bir başlangıç noktasıdır. Buradaki tartışmada bu teşhisi Uçum’un daha yakın tarihli “yurtsever sol demokratlık” ve “toplum esaslı sol” formüllerini de kapsayacak biçimde genişletmeye; söz konusu ideolojik-hukukî işleyişi karar, özdeşlik, birlik ve düşman eksenlerinde “Türk usulü vulger Schmittçilik” olarak kavramsallaştırmaya çalışacağım.
Schmittçi çekirdek: Karar, özdeşlik ve düşman
Bu niteleme, Uçum’u Carl Schmitt’in bilinçli veya sistematik takipçisi saymayı gerektirmez. Yakınlık doğrudan bir fikrî soy kütüğünden ziyade siyasal-hukukî gramerde ve hukukçu-rejim ideoloğu işlevinde aranmalıdır. Uçum’un söylemi Schmittçi mantığın üç temel motifiyle çalışır: norm karşısında kararın üstünlüğü, yöneten ile yönetilenin demokratik özdeşliği ve çoğulluğun homojen siyasal birlik içinde eritilmesi.
Schmitt’in siyasal teolojisinin meşhur önermesine göre egemen, istisna hâline karar verendir. Hukuk düzeni kendi olağan varlık şartlarını bütünüyle üretemediği için düzeni güvenceye alacak son karar normun dışına taşar. Parlamentarizm eleştirisi de buradan beslenir: müzakere, açıklık ve çıkarlar arası uzlaşma siyasal birliğin tayin edici kararını ikame edemez. Siyasal olanın özgül ölçütü dost-düşman ayrımıdır; demokrasi ise evrensel eşitlikten ziyade yönetenlerle yönetilenlerin özdeşliği ve belirli bir halkın homojenliğiyle ilişkilendirilir.
Uçum doğrudan bir Schmitt şerhi yapmaz; fakat normu siyasal kararın ihtiyaçlarına bağlı biçimde yorumlayan yaklaşımı bu gramerle buluşur. Hukuk, iktidarın sınırı olmaktan çok siyasal kararın taşıyıcısı olarak kavranır. Anayasal normlar ve kurumsal güvenceler “millî irade”, devletin sürekliliği, terörle mücadele ve yeni sistemin ihtiyaçları üzerinden yeniden anlamlandırılabilir. İstisna açıkça ilan edilmiş geçici bir hâl olmaktan çıkar; güvenlik, beka, dış müdahale ve vesayet tehditlerinin süreklileştirildiği bir yönetim rasyonalitesine yerleşir.
İkinci motif, halkın çoğul bir toplumsal ilişkiler alanı olarak değil, liderde temsil edilen yekpare bir özne olarak kurulmasıdır. Sınıflar, çıkar çatışmaları, kimlikler ve siyasal antagonizmalar “milletin birliği” içinde tali hâle gelir. Sandıktan çıkan çoğunluk, belirli bir süre yönetme yetkisinin ötesinde devletin hakiki iradesini temsil etme imtiyazına yaklaşan bir anlamla donatılır. Lider de devlet birliğinin şahsi taşıyıcısı olarak belirir. Böylece dairesel bir meşruiyet mekanizması işler: Cumhurbaşkanı halk iradesini temsil eder, çünkü seçilmiştir; onun kurduğu düzen demokratiktir, çünkü halk iradesine dayanır; halk iradesinin istikameti ise Cumhurbaşkanının programı üzerinden okunur.
Üçüncü motif, birliğin sınırlarının düşman figürü aracılığıyla çizilmesidir. Siyasal alan sadakat ve kuşku ekseninde bölünür; belirli programlara itiraz görüş ayrılığı olmaktan çıkarılarak millî irade, devletin bekası ve yurtseverlikle kurulan ilişkinin sorgulanmasına dönüştürülebilir. “Terör”, “vesayet”, “dış müdahale” ve “gayrimillî siyaset” kategorileri bu bakımdan yalnızca güvenlik tasnifleri değildir: meşru siyasal topluluğun sınırlarını belirleyen ideolojik işaretlerdir. Muhalif özne hukuken yurttaş kalırken siyasal ve ahlaki bakımdan halkın sahici iradesinin dışına itilebilir.
Claude Lefort’un “iktidarın boş yeri” fikri, bu özdeşlik öğretisine güçlü bir demokratik karşılık sunar. Lefort’a göre modern demokraside iktidarın yeri simgesel olarak boştur: İktidar geçici olarak kullanılır, fakat hiçbir kişi, parti veya toplumsal güç tarafından kalıcı biçimde temellük edilemez. Halk da tek ve değişmez bir iradeye sahip yekpare bir siyasal bütün oluşturmaz; çoğul, bölünmüş ve ihtilaflı bir özne olarak kalır. Demokratik toplum bu bölünmeyi bastırmaz, siyasal çatışmanın meşruiyetini ve iktidarın sürekli olarak yeniden tartışmaya açılmasını kurumlaştırır. Uçum’un halk iradesini liderde cisimleştiren söylemi ise iktidarın boş yerini liderin şahsıyla doldurmaya, temsil edilen halk ile onu temsil eden makam arasındaki mesafeyi silmeye yönelir. Böylece “millî irade”, çoğul ve ihtilaflı toplumsal iradenin adı olmaktan çıkarak merkezileşmiş siyasal kararın meşruiyet kaynağına dönüşür.
“Vulger Schmittçilik”, Schmitt’in otoriter düşüncesinin basitçe kabalaştırılmasını değil, onun karar, birlik ve özdeşlik motiflerinin mevcut iktidarın ihtiyaçlarına doğrudan bağlı, eklektik bir siyasal-hukukî sözlüğe indirgenmesini anlatır. Teorik gerilimlerden geriye iktidarın kararlarını millî irade, devletin bekası ve halkın bütünlüğüyle tahkim eden kullanışlı eşitlikler kalır. Teorik yoksulluk burada siyasal işlevsizlik doğurmaz; karmaşık tahakküm ilişkilerini basit ve tekrar edilebilir önermelere tercüme ettiği ölçüde etkili olur.
“Yurtsever sol demokrasi”: Rejim ideolojisinin sol sözlüğü
Uçum’un siyasal güzergâhında dikkat çekici olan, eski sol söz dağarcığının bütünüyle terk edilmemesidir. “Halk”, “devrim”, “antiemperyalizm”, “sosyal adalet”, “sol” ve “demokrasi” muhafaza edilir; fakat sınıfsal ve özgürleştirici muhtevalarından koparılarak devlet merkezli bir bütünlük öğretisine yerleştirilir. “Yurtsever sol demokratlık” bu nedenle sol düşünce içerisinde yeni bir yönelim kurma teşebbüsünden çok, rejimin solun tarihsel prestijine ve eşitlikçi vaatlerine kendi meşruiyet dili içinde el koyma biçimidir.
Bu dönüşüm sınıf meselesinde belirgindir. Uçum, yirmi birinci yüzyılda sınıf esaslı solculuğun tarihsel devrini tamamladığını ileri sürer; yerine millî, yerli ve “toplum esaslı” bir sol önerir. 2017 anayasa değişikliğini dahi “toplum esaslı sol bir değişim” olarak nitelemesi, solun ölçütünü üretim ilişkilerinden ve toplumsal güç mücadelelerinden devletin siyasal sisteminde halk iradesinin merkezîleşmesine kaydırır. Oysa sınıf, solun keyfî biçimde seçtiği bir kimlik değil; üretim araçlarının mülkiyetinden, emeğin sömürüsünden ve toplumsal artığın bölüşümünden doğan nesnel ve çatışmalı bir ilişkidir.
“Toplum esaslı sol”, sınıfların varlığını açıkça inkâr etmese de sınıf mücadelesini siyasetin kurucu ekseni olmaktan çıkarır. Sermaye birikimi, emek rejimi, servet transferi, güvencesizleşme ve örgütlü emeğin güç kaybı sosyal politika ve millî kalkınma sözlüğünün tali başlıklarına dönüşür. Yoksullar ortadan kalkmaz; siyasal özne olmaktan çıkarılıp korunan, desteklenen ve liderin himayesine bağlanan “millet”in parçaları hâline getirilir. Sosyal hak, kolektif mücadeleyle kazanılmış bir yurttaşlık hakkı olmaktan uzaklaşıp merkezî yürütmenin topluma dağıttığı himaye biçimine yaklaşır.
Antiemperyalizm de benzer bir temellük işlemine uğrar. Emperyalizm kapitalist dünya sistemi, sermaye hareketleri, askerî ittifaklar ve bağımlılık ilişkilerinin analizi olmaktan çıkar; devletin dış politikadaki özerklik ve “tam bağımsızlık” iddiasıyla özdeşleştirilir. Türkiye sermayesinin uluslararası birikim zincirlerindeki yeri, NATO üyeliği, dış finansmana bağımlılık ve bölgesel güç siyaseti görünmezleşirken devletin jeopolitik tercihleri antiemperyalist siyasetin ölçütü hâline gelir. Emekçi halkların enternasyonal dayanışmasının yerini devletler arası rekabette kendi devletinin konumunu tahkim eden bir yurtseverlik alır.
Bu ideolojik eklektizm rastlantısal değildir. Millî demokratik devrim sözlüğünden sol antiemperyalizme, muhafazakâr yerlicilikten Schmittçi karar ve birlik motiflerine uzanan unsurlar aynı söylem içinde yan yana getirilir. Ortaya felsefi bakımdan tutarlı bir sentez çıkmaz; söylemin işlevi de böylesi bir tutarlılık üretmek değildir. Amaç, iktidar blokunun farklı ihtiyaçlarına ve hitap ettiği farklı toplumsal kesimlere aynı anda seslenebilecek müşterek bir meşruiyet dili kurmaktır.
Kürt meselesini devletçe yeniden tanımlamak: “Terörsüz Türkiye” ve tanımanın sınırları
Uçum’un “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin yazıları, karar, birlik ve özdeşlik üzerine kurulu bu ideolojik gramerin Kürt meselesindeki en belirgin uygulamasını oluşturur. Süreç, onun anlatısında çatışmanın tarihsel ve siyasal sebeplerini konu edinen karşılıklı bir çözüm arayışı değil, devlet tarafından başlatılan ve sınırları yine devletçe belirlenen bir tasfiye ve bütünleşme siyasetidir. “Devlet inisiyatifi” ve “devlet politikası” vurguları tesadüfi değildir: Siyasal sorunun tanımını yapma, meşru muhatapları belirleme, hukuki geçişin kapsamını çizme ve demokratikleşmenin zamanını tayin etme yetkisi baştan itibaren devlete tahsis edilir.
Bu yaklaşımın merkezinde, “Terörsüz Türkiye” sürecinin Kürt meselesinin demokratik siyasal çözümüne ve kolektif kimlik haklarının müzakeresine yönelik bir proje olarak tanımlanmasının reddedilmesi vardır. Uçum, Türkiye’de artık bir “iç Kürt sorunu” bulunmadığını; Kürtlerin bütün yurttaşlarla ortak demokratik taleplere sahip olduklarını ileri sürer. Kimlik haklarını ve Kürtlerin kolektif siyasal taleplerini süreçle ilişkilendiren yaklaşımları ise “fikrî manipülasyon”, giderek “fikrî sabotaj” olarak niteler. Böylece bir sorunun varlığı veya yokluğu, o sorunun tarihsel öznelerinin deneyim ve talepleriyle değil, devletin verdiği hükümle belirlenir. Devlet sorunun çözüldüğünü ilan ettiği anda geriye siyasal bir ihtilaf değil, güvenlik ve uyum meselesi kalır.
Uçum’un formülü Kürtlerin varlığını inkâr etmez; onları “Türk milletinin asli kurucu bileşeni”, “ayrılmaz parçası” ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “daimi sahibi” olarak tanımlar. Ne var ki bu tanıma, Kürtlerin ayrı bir siyasal özne olarak kendi taleplerini adlandırabilme hakkını kabul etmez. Kürtler ancak önceden kurulmuş millî bütünlüğün içinde ve onun ayrılmazlığı ölçüsünde tanınır. Burada inkâr ortadan kalkmaktan çok biçim değiştirir: Etnik veya kültürel mevcudiyet kabul edilirken bu mevcudiyetten doğabilecek kolektif hak, kurucu ihtilaf ve demokratik müzakere imkânı reddedilir. “Kürtler vardır, fakat Kürt meselesi yoktur” önermesi, tanıma ile siyasal hükümsüzleştirmeyi aynı cümlede birleştirir.
Schmittçi özdeşlik mantığı burada son derece açıktır. “Türkiye halkının çeşitliliği” ile “Türk milletinin birliği” arasında kurulan hiyerarşide farklılık toplumsal bir olgu, birlik ise siyasal hakikat sayılır. Çeşitlilik ancak bütünlüğün güvencesi olduğu ölçüde meşrudur; farklılığın özerk siyasal iradeye, kolektif hak talebine veya kurumsal çoğulluğa dönüşmesi millî birliğin sınırlarıyla karşılaşır. Devlet, milletin tarafsız hukukî örgütlenmesi değil, milletin gerçek anlamını tayin eden karar mercii hâline gelir.
“Terör” kategorisi de silahlı eylemleri tarif eden dar bir ceza hukuku kavramının ötesine geçer. Kürt meselesinin tarihsel, siyasal ve toplumsal muhtevasını örterek alanı meşru devlet ile tasfiye edilmesi gereken örgüt arasındaki ilişkiye indirger. Anadili, yerel demokrasiyi, kayyımları, siyasal temsil üzerindeki yargısal baskıyı, eşit yurttaşlığı ve kolektif hakları gündeme getirmek, çözümün muhtevasına katkı sunmak yerine süreci başka bir yöne çekmekle itham edilebilir. Dost-düşman ayrımı bu kez süreci destekleyenler ile ona “fikrî sabotaj” yapanlar arasında yeniden üretilir.
Uçum’un demokrasi ve hukuk reformlarını silahsızlanmanın ardından başlayacak yeni bir aşamaya yerleştirmesi de üzerinde durulması gereken bir başka noktadır. Demokratikleşme, çatışmayı doğuran eşitsizlikleri giderecek kurucu bir süreç olarak değil, devletin güvenlik hedefi gerçekleştikten sonra gündeme getireceği tamamlayıcı düzenlemeler olarak düşünülür. Haklar pazarlık konusu yapılmıyormuş gibi görünür; gerçekte ise demokratik hakların kullanılabileceği siyasal zemin güvenlik hedefinin tamamlanmasına bağlanır. Böylece demokratikleşme, barışın kurucu unsuru olarak ele alınmaz; silahsızlanma ve örgütsel tasfiye tamamlandıktan sonra devletin gündeme getireceği ikincil ve koşullu reformlara indirgenir.
Millî birlik söyleminin ardında: Devlet, iktidar bloku ve sınıfsal güç ilişkileri
Uçum!da “devlet”, “millet” ve “halk” kavramları iç çelişkilerden arınmış ve kendi başına irade taşıyan özneler gibi kurulur. Devlet karar verir, millet tarihsel iradesini ortaya koyar, halk ise bu iradeyi lider aracılığıyla devlet iktidarına taşır. Böylece bu kavramların gerisindeki sınıfsal çıkarlar, kurumsal mücadeleler ve siyasal ittifaklar görünmezleşir; devlet, farklı toplumsal güçlerin mücadele alanı olmaktan çıkarak halkın müşterek iradesinin dolaysız ifadesi hâline gelir. Franz Neumann’ın Behemoth’ta geliştirdiği materyalist yaklaşım, bu bütünlük görüntüsüne karşı verimli bir karşı okuma sunar.
Neumann, Nazi rejimini tek bir egemen iradenin buyruğu altında bütünleşmiş, merkezî ve yekpare bir total devlet olarak çözümlemez. Liderin şahsında bütünleşmiş yekpare devlet görüntüsünün ardında Nazi Partisi bürokrasisi, geleneksel devlet bürokrasisi, askerî yönetim ve tekelci sermaye arasındaki rekabet ve çıkar ilişkilerini açığa çıkarır. Bu güçler ne kurumsal bakımdan bütünüyle kaynaşmış ne de bütün çıkar ayrılıklarını ortadan kaldırmışlardır; kendi yetki alanlarını genişletmek ve rejimin kaynaklarından daha fazla pay almak üzere birbirleriyle rekabet ederler. Bununla birlikte işçi hareketinin tasfiyesi, sermaye birikiminin güvence altına alınması, savaş ekonomisinin sürdürülmesi ve toplumsal muhalefetin zor yoluyla bastırılması etrafında ortaklaşırlar. Nazi tahakkümünün sürekliliği, çelişkileri ortadan kaldıran kusursuz bir devlet örgütlenmesine değil, bu güç odakları arasındaki rekabetin ortak maddi çıkarlar ve tahakküm hedefleriyle bir arada tutulmasına dayanır. Neumann’ın yaklaşımından burada devralınan, farklı tarihsel rejimleri özdeşleştiren bir analoji değil, devletin yekpare bir bütün olarak sunulmasının ardındaki maddi güç ilişkilerini açığa çıkaran bir çözümleme yöntemidir.
Türkiye’de merkezî yürütmenin güçlenmesi soyut bir devlet aklının kendiliğinden gelişmesi değildir. Bu dönüşüm; iktidar partisi, saray bürokrasisi, güvenlik aygıtları, dinsel-muhafazakâr ağlar, büyük sermaye grupları ve kamu kaynaklarına bağımlı yeni sermaye fraksiyonları arasındaki değişken ittifakların kurumsal yoğunlaşmasıdır. Özelleştirmeler, kamu ihaleleri, kredi ve teşvik mekanizmaları, emek piyasasının esnekleştirilmesi ve sendikal hakların daraltılması, millî irade söyleminin örttüğü maddi bölüşüm ilişkilerini oluşturur. Devletin merkezileşmesi bu bakımdan sınıflar üstü bir millî bütünleşme değil, sermaye birikiminin ve siyasal tahakkümün belirli bir örgütlenme biçimidir.
İktidar bloku, devlete hâkim sınıfsal ve siyasal güçlerin ittifakını; devlet biçimi, bu güç ilişkilerinin kurumsal yoğunlaşmasını, rejim ise siyasal iktidarın örgütlenme tarzını ifade eder. Uçum’un ideolojik söyleminin işlevi, bu yapılanmaya meşruiyet kazandırmaktır. Uçum, devlet ile halkı özdeşleştirerek hangi toplumsal güçlerin devlet aygıtlarında ağırlık kazandığını, kararların hangi çıkarlar doğrultusunda alındığını ve kurulu düzenden kimlerin yararlandığını görünmez kılar.
Hukukun araçsallaştırılması: Normun siyasal karara tâbi kılınması
Uçum’un söyleminde hukuk ortadan kalkmaz; aksine sürekli hukuktan söz edilir. Belirleyici soru hukukun var olup olmadığı değil, siyasal iktidarla nasıl bir ilişki içinde kurulduğudur. Hukuk, iktidarı sınırlayan ve siyasal çoğulluğu güvence altına alan müşterek bir normlar düzeni olmaktan uzaklaştıkça yürütmenin kararlarını kurumsallaştıran, devletin yeni örgütlenmesine süreklilik kazandıran ve istisnayı olağanlaştıran bir tekniğe dönüşür.
Nicos Poulantzas’ın “otoriter devletçilik” kavramı bu dönüşümü daha geniş bir çerçevede düşünmeye imkân verir. Poulantzas, otoriter devletçiliği kapitalist devletin ekonomik ve toplumsal hayat üzerindeki denetiminin yoğunlaşması ile siyasal demokrasinin kurumlarının gerilemesini birleştiren yeni bir devlet biçimi olarak kavrar. Otoriterleşmenin seçimlerin ve parlamentonun bütünüyle ortadan kaldırılması biçiminde gerçekleşmesi gerekmez. Yasama karşısında yürütmenin güçlenmesi, parlamenter karar süreçlerinin zayıflaması, kamu idaresinin ve güvenlik aygıtlarının ağırlığının artması, hukukî güvencelerin aşınması ve kitlelerin gerçek karar merkezlerinden uzaklaştırılması aynı anda ilerleyebilir. Temsil kurumları varlığını korurken siyasal karar giderek daralan yürütme ve bürokrasi merkezlerinde yoğunlaşır.
Bu perspektiften Uçum’un “halk iradesi” öğretisi paradoksal bir görünüm kazanır. Halk sürekli zikredilirken halkın örgütlü müdahale kanalları genişlemez; merkezî devletin karar kapasitesi tahkim edilir. Seçim vardır, fakat demokratik hayat seçime indirgenir. Meclis vardır, fakat yürütmenin norm koyma ve gündem belirleme kapasitesi karşısında tali hâle gelir. Yargı vardır, fakat yürütmenin siyasal istikametinden bağımsız bir sınır üretme gücü aşınır. Yerel yönetimler vardır, fakat merkezî idarenin vesayet ve kayyım araçları altında tutulabilir. Basın ve sivil toplum hukuken mevcuttur, fakat idarî, iktisadî ve cezai baskılarla hareket alanları daraltılır.
Hukukun bu biçimde araçsallaşması, hukuksuzlukla aynı şey değildir. İktidar, çoğu zaman normu ihlal etmekten ziyade norm üretme kudretini tekelleştirir; olağanüstü tedbirleri kanunlaştırır, istisnai yetkileri idarî rutine dönüştürür ve hakların kullanımını güvenlik süzgecine bağlar. Hukuk böylece hem iktidarın eylemini mümkün kılan hem de ona demokratik biçim veren bir yönetim teknolojisi hâline gelir. Uçum’un politik hukuk dili, bu dönüşümü hukuk dışına çıkış olarak değil, millî iradenin devleti yeniden kurması şeklinde meşrulaştırır.
Otoriter devletçilkten faşistleşmeye
Yürütmenin merkezileşmesi ve hukukun araçsallaşması hangi koşullarda otoriter devletçilik sınırını aşarak bir faşistleşme dinamiğine dönüşür? Faşizmi yalnızca tek parti, üniforma, paramiliter seferberlik ve seçimlerin kaldırılmasıyla tanımlamak, yirmi birinci yüzyılın dönüşümlerini görmeyi güçleştirir. Buna karşılık her otoriter uygulamayı doğrudan faşizm diye adlandırmak da kavramı hükümsüzleştirir. Klasik faşizmin örgütsel biçimlerinin aynen tekrarlanması gerekmez; seçimli meşruiyet, neoliberal kapitalizm, güvenlik devletinin genişlemesi, dinsel-milliyetçi siyaset ve lider merkezli yürütme çağdaş koşullarda farklı bir bileşim oluşturabilir.
Ugo Palheta’nın yaklaşımında faşistleşme, neo-faşist bir gücün iktidara gelişine indirgenmeyen; devlet aygıtlarında, hukukta, egemen söylemde ve toplumsal güç ilişkilerinde biriken süreçtir. Bu süreç siyasal çoğulluğun sistematik biçimde daraltılması, devlet ile iktidar partisinin iç içe geçmesi, muhalefetin millî topluluğun dışına itilmesi, sürekli iç ve dış düşman üretimi, ayrımcı hukuk, ırkçı ve dinsel-milliyetçi seferberlik, zor aygıtlarının genişlemesi ve toplumsal muhalefetin örgütsüzleştirilmesiyle ilerler. Neo-faşizm ise tarihsel faşizmin kopyasını değil, onun düşmanlaştırma, otoriter birlik ve liderlik mantıklarının çağdaş koşullarda yeniden kuruluşunu adlandırır.
Türkiye’nin uzun AKP iktidarı boyunca geçirdiği dönüşüm bu anlamda bir faşistleşme süreci olarak okunabilir. Rejim, rekabetçi seçimlerin tümden kaldırılmasından ziyade seçim alanının eşitsizleştirilmesine; kuvvetler ayrılığının açıkça ilgasından ziyade yürütme lehine içinin boşaltılmasına; tek partinin biçimsel tekelinden ziyade parti, devlet ve liderliğin fiilî bütünleşmesine dayanır. Medya mülkiyeti ve kamu kaynakları iktidar lehine yoğunlaşır; yargı ve idarî yaptırımlar muhalefetin hareket alanını daraltır; Kürt siyaseti başta olmak üzere belirli siyasal özneler olağan siyasal rekabetin dışına itilir; kayyım uygulamaları seçme hakkını merkezî devlet kararına tâbi kılar. Dinsel-milliyetçi toplumsal normlar kadınların, LGBTİ+’ların, göçmenlerin ve farklı inanç topluluklarının haklarını hedef alan bir seferberlik dili üretir.
Bu düzeni yalnızca otoriter devletçilik diye adlandırmak, dönüşümün düşmanlaştırıcı ve yeniden kurucu istikametini eksik bırakabilir. “Neo-faşist rejim” nitelemesi ise tamamlanmış, yekpare ve çelişkisiz bir total devlet varsaymamalıdır. Rejim seçimlere, toplumsal rıza üretimine, değişken ittifaklara ve hukukî biçimlere ihtiyaç duymaya devam eder; iktidar blokunun içinde gerilimler, devlet aygıtları arasında sürtüşmeler ve toplumda güçlü direniş dinamikleri vardır. Faşistleşme kavramı tam da bu tamamlanmamışlığı, sürecin çatışmalı ve geri çevrilebilir niteliğini korur.
Poulantzas’ın otoriter devletçilik çözümlemesi ile Palheta’nın faşistleşme yaklaşımı burada birbirini tamamlar. İlki yürütmenin güçlenmesini, karar süreçlerinin merkezileşmesini ve devlet aygıtlarının otoriter yeniden yapılanmasını; ikincisi bu dönüşümlerin düşmanlaştırıcı, ırkçı, cinsiyetçi ve liderci bir siyasal istikamette derinleşmesini kavramaya imkân verir. Uçum’un önemi, bu maddi ve kurumsal dönüşümün yerine geçmesinde değil, ona demokratik-halkçı bir anlam kazandırmaya çalışmasındadır.
Sonuç: Vulger Schmittçiliğin siyasal işlevi
Mehmet Uçum’un fonksiyonu, Türkiye’deki neo-faşist rejimi halk egemenliği, millî irade, devrim ve antiemperyalizm kavramları üzerinden meşrulaştırmasında belirir. “Yurtsever sol demokratlık” ise merkezileşmiş iktidar yapısını halkçı, demokratik ve bağımsızlıkçı bir tarihsel dönüşüm olarak sunan bu söylemsel tertibatın adıdır. Halk, devrim, antiemperyalizm ve sosyal adalet gibi kavramlar sınıfsal ve özgürleştirici bağlamlarından uzaklaştırılarak devlet merkezli bir bütünlük öğretisine eklenir.
“Türk usulü vulger Schmittçilik” ideolojik mantığı bırada açığa çıkar: Seçim ile demokrasi, çoğunluk ile halk, lider ile millî irade, devlet birliği ile toplumsal birlik arasında kurulan kestirme özdeşlikler. Başkanlık sistemi halk iradesinin devlete hâkim olmasıyla, liderlik millî iradeyle, jeopolitik yönelimler tam bağımsızlık ve antiemperyalizmle, sosyal politikalar ise sosyal adalet ve solculukla ilişkilendirilir. Eklektizm tesadüfi bir tutarsızlık değil, farklı ideolojik geleneklerden devşirilen kavramları iktidarın istikametini tarihsel olarak zorunlu ve toplumsal olarak müşterek gösteren bir dile dönüştürme tekniğidir.
Uçum’un “Terörsüz Türkiye” sürecini anlamlandırma biçiminde bu gramer yeniden belirir: Kürtlerin varlığını tanırken siyasal özneliğini sınırlar; barışı demokratik müzakerenin değil, devletçe yönetilen millî bütünleşmenin adı hâline getirir.
Uçum’a müstakil bir düşünce ekolü veya neo-faşizmin özgün teorisyeni payesi vermek gereksizdir. Onun önemi, hukukçu-rejim ideoloğu işlevini yerine getirmesinde; liderlik, millî irade, devlet, hukuk ve gerektiğinde “sol” sözlüğünü aynı meşruiyet tertibatı içinde birbirine bağlamasında yatar. Bu söylemin eleştirisi de kavramların yanlış kullanımını göstermekle yetinemez. Halk egemenliğini liderin şahsında değil örgütlü toplumun çoğul müdahalesinde; demokrasiyi sandıktan ibaret olmayan sürekli katılım ve denetimde; hukuku iktidarın tekniği değil özgürlük ve eşitlik mücadelesinin güvencesinde; antiemperyalizmi devletler arası rekabette değil emekçi halkların enternasyonal dayanışmasında yeniden kurmak gerekir. Vulger Schmittçiliğin ideolojik zinciri, ancak bu demokratik ve sınıfsal karşı dil içinde çözülebilir.
Kaynakça
DEMİRKENT, Dinçer – “Erdoğanizmin Hukukçuları: Fiili Rejimin Failleri”, https://ayrintidergi.com.tr/erdoganizmin-hukukculari-fiili-rejimin-failleri/, 15 Ağustos 2018.
ESGÜN, Toros Güneş – “Leviathan’ın Hayaletleri: Schmitt ve Neumann’da Hukuk ve Devlet”, AÜDTCF Dergisi, 58(1), 2018, s.905–930. https://doi.org/10.33171/dtcfjournal.2018.58.1.42
GÜNDOĞDU ORAL, Bahar (2022), “Claude Lefort, Demokrasi ve İktidarın Boş Yeri”, https://textumdergi.net/claude-lefort-demokrasi-ve-iktidarin-bos-yeri/ , 13 Mart 2022.
PALHETA, Ugo – “Faşizm, Faşistleşme, Antifaşizm”, (çev: Gencer Çakır & Ulus Atayurt), https://imdatfreni.org/fasizm-fasistlesme-antifasizm-ugo-palheta/, 28 Eylül 2021.
POULANTZAS, Nicos – Devlet, İktidar, Sosyalizm, (çev: Turhan Ilgaz), Ankara: Epos Yayınları, 2006.
SCHMITT, Carl – Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm, (çev: A. Emre Zeybekoğlu), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2002.
Siyasal Kavramı, (çev: Ece Göztepe), İstanbul: Metis Yayınları, 2006.
Parlamenter Demokrasinin Krizi, (çev. A. Emre Zeybekoğlu), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2006.
UÇUM, Mehmet – Yurtsever Demokrasi ve Tam Bağımsızlık: Politik Hukuk Yazıları, İstanbul: Kopernik Kitap, 2025.
Terörsüz Türkiye ve Demokrasi Hukuku, İstanbul: Kopernik Kitap, 2026.
