PKK, 40 yılı aşkın süredir sürdürdüğü mücadelenin ardından 12 Mayıs 2025’te silahlı mücadeleye son verme ve kendini feshetme kararını duyurdu. Hareketin açıklamalarında öne çıkan yaklaşım, silahlı mücadelenin başlangıcındaki koşulların büyük ölçüde ortadan kalktığı ve mücadelenin aynı yöntemle sürdürülmesinin Kürt meselesinin çözümüne katkı sağlamayacağı yönündeydi. Dolayısıyla silahlı mücadeleden vazgeçme kararı, mücadelenin siyasi alana taşınması bakımından köklü bir değişiklik olarak sunuldu.
Bu süreçte, Kürt hareketinin Türkiye’ye ilişkin değerlendirmesi, Kürt meselesinin, Türkiye’nin bölgesel politikalarını doğrudan etkileyen bir faktöre dönüşmüş olmasıdır. Türkiye, Ortadoğu’da ne zaman hamle yapmaya çalışsa Kürt meselesi ayağına dolanmaktadır. Bu sebeple Türkiye açısından, silahlı mücadele sürdürülebilir bir seçenek olmaktan çıkmıştır. Yani dış politikasında bir sıkışmışlık içerisinde bulunan Türkiye, bölgesel hedeflerine daha rahat ilerleyebilmek için Kürt meselesinde yeni bir siyasal yaklaşım geliştirme ihtiyacı duymuştur. Hareketin anlatımında Ankara’nın sürece yeşil ışık yakmasının asıl sebebi olarak bu sunulmakta. Hareketin tavrı da bu anlatı etrafında şekillenmekte.
Hareketin bu tahlilini reddetmemekle beraber süreci Türkiye açısından yalnızca bir “dışsal sıkışmışlık” üzerinden açıklamak, sürecin 2025 yılında yaşanan toplumsal hareketlilikle kesişmesini bir rastlantı saymak olur: İktidar, toplumsal zemininin zayıfladığının 2024’teki yerel seçimlerden beri farkındaydı. Özellikle Bahçeli’nin bu dönemlerde söylediği “İlleri valiler yönetsin, belediyelere gerek yok” ana fikri etrafında dönen söylemleri, faşizmin kurumsallaşmasında yeni bir evreye işaret ediyordu. Erdoğan, istenmeyen her küçük diktatörün yaptığı gibi zor yoluyla başta kalmayı seçti. Bunun içinse muhalefetin arasını açmak amacıyla her birkaç yılda bir tekrarladığı Kürt kartını oynadı. Ana muhalefet partisi CHP tarafından cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenen Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’ta tutuklanması, ülke çapında tepkilerin yükselmesine ve sokağın gençlerin öncülüğünde işgal edilmesine neden oldu. DEM’in barış sürecindeki politikasızlığı ve AKP hamlelerini çok tutarlı bir şekilde devam ettirmesiyle sallanan gemide sosyalistlerin de yalpalaması sebebiyle aktif bir mücadele yürütülemedi. Muhalefetin bu parçalı durumundan dolayı 19 Mart eylemlerinin merkez ve sağ parçaları olsa da sol bir ayağı yaratılamadı. Oysa eğer AKP rejiminin dışsal bir sıkışmışlık ile bu sürece girdiği düşünülüyorsa süreçte elimizi kuvvetlendirmek için mücadeleyi artırmamız gerekirdi. Eğer AKP bu sürece Ortadoğu’daki pastadan pay almayı değil de muhalefeti parçalayarak kendi konumunu tahkim etmeyi önceleyerek adım attıysa elimizdeki tek seçenek mücadele etmektir.
Böylece iç krizleriyle boğuşan bir CHP ve muhalefetin diğer güçlerinden izole bir DEM şekillendiren AKP, sonraki seçimden de galip çıkmayı amaçlamakta. Bizim tarafımızdan barış ve demokratik bir toplum, AKP-MHP faşist bloğu tarafından “terörsüz” bir Türkiye getirmesi beklenen süreç uzun zamandır sürüncemede bırakılmakta. AKP, bir yandan etkin bir mücadele yürütemeyen DEM’i müzakereler ile kitlerken diğer yandan CHP üzerindeki planlarıyla sarsılan hegemonyasını yeniden inşa etmeye çalışmakta. Yeni Parti’nin ayrılması ile birlikte CHP de şu anda faşist bir rejimin sağ muhalefeti hâline gelmiş durumda. Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+’lar, işçiler ve toplumsal muhalefetin ezilen tüm kesimleri üzerindeki baskı gün geçtikçe artarken, demokratik alan gittikçe daralırken, böyle bir siyasal durumda çıkan çerçeve yasa, bizlere demokrasi sanrıları gördürmekte. Bir yudum su aranırken vaha gören bedeviler gibi…
Çerçeve yasa, yaklaşık iki yıldır devam eden barış sürecinin devlet tarafından atılan ilk adımı. Bu noktada hakkını vermek gerekiyor. Bununla beraber yasanın temel amacı, uzun süredir devam eden çatışmanın sonlandırılması ve silahlı mücadelenin ardından yeni bir siyasal döneme geçilmesi olarak ifade ediliyor. Yasa, bu sebeple Türkiye’nin demokratikleşmesi için bir eşik olarak sunuluyor. Elbette bir yasanın çıkarılmasının, tek başına siyasal sorunun çözüldüğü veya ülkenin demokratikleştiği anlamına gelmediğini biliyoruz. Bu sebeple demokratikleşmek için bize sunulan çerçevenin dışında kalan resme iyi bakmak gerekiyor: Geriye 999 adım daha kaldığını söyleyerek bizi hesaplama zahmetinden kurtaranlar, yasanın 1000 adımlık bir Demokratik Cumhuriyet yolunun ilk adımı olduğunu izah etmeye girişiyorlar. Ancak ilk adımın kendisinin hangi anlayışla atıldığı da bir o kadar önem arz ediyor: Eğer devlet, Kürt meselesini yalnızca silahlı bir örgütün tasfiye edilmesi ve silahların bırakılması üzerinden ele alıyorsa burada güvenlik merkezli bir yaklaşım devam ediyor demektir.
Çerçeve yasanın bu hâliyle devletin mevcut sömürgeci anlayışı içerisinde kaleme alındığı görülüyor. Yasa, “Kürt hareketinin silahsızlandırılması” ileri görüşlülüğünden öteye geçemediği için Kürt halkının siyasal, kültürel ve demokratik haklarının nasıl güvence altına alınacağı konusunda yeterli bir çerçeve de sunmuyor. Çatışmanın sona ermesi demek, Kürt meselesinin çözülmesi demek değildir. Kürtlerin temsil edilme, anadilinde kamu hizmeti alma ve yerel yönetimler konusundaki talepleri çözülmediği sürece meselenin ortadan kalktığını söyleyemeyiz. Bu nedenle silahların bırakılmasını tek başına “demokratikleşme için bir adım” olarak değerlendirmek doğru değil. Gerçek bir demokratikleşme için kayyum uygulamalarına son verilmesinin, hukuksuzca içeride tutulan seçilmiş siyasetçilerin göreve iade edilmesinin ve Kürtlerin anadilinde kamu hizmetlerine erişebilmesinin de sürecin bir parçası olması gerekir.
Ulus hareketinin “Bunlara takılmayalım” diyerek bazı eksiklikleri ikinci plana atması, sürecin ilerlemesini öncelikli görmesi bakımından anlaşılabilir. Çünkü hareket açısından hedef, uzun yıllardır süren silahlı çatışmanın sonlandırılması ve siyasal alanın açılması. Yine de bu durum, yasanın demokratik açıdan eksikliklerini ortadan kaldırmaz. Çünkü mevcut düzenlemede toplumsal herhangi bir güvence yoksa bu yasanın kapsamı hâlâ sınırlı demektir. Daha da önemlisi, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının yalnızca bir “millî güvenlik sorunu” olarak görülmesinden vazgeçilmediği sürece devletin meseleye yaklaşımında da bir değişiklikten bahsedemeyiz. Yasadan “demokratik bir kazanım” olarak bahsetmek ise yalnızca bir tahtakurusu ile düello ettiğini düşünen zihniyetin ürünü olabilir ve tahtakurusu ısırığının ölümcül olduğuna kim inanır?
Süreç büyük ölçüde Kürt hareketi ile devlet arasındaki görüşmeler üzerinden ilerlerken sürecin başından beri önemli bir soru ortada duruyor: Toplum, bu sürecin neresinde? Bugün emek örgütleri, kadın ve gençlik hareketleri, demokratik kitle örgütleri ve toplumun farklı kesimleri büyük ölçüde sürece seyirci konumdalar. Bu kesimlerin sürece katılmasını sağlayacak mekanizmalar ise henüz oluşturulamadı. İnsanların sürecin nasıl şekilleneceği üzerinde yeterince söz sahibi olamaması, sürecin toplumsallaşmasının önüne set çekiyor. Hâl böyleyken “barış ve çözüm” tartışmasının kapsamının da daralması riski ortaya çıkıyor. Süreç bir tarafta “silahların bırakılması”, diğer tarafta ise “devletin yapacağı hukuki düzenlemeler” şeklinde ele alınmaya başlıyor. Böyle bir yaklaşım, barış meselesini yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasındaki bir anlaşmaya indirgeme riskini taşıyor. Oysa barışın toplumsal ve demokratik bir dönüşümü içermesi gerekir: Kürtlerin anadilini özgürce kullanabilmesi, seçilmiş siyasetçilerin görevlerini sürdürebilmesi ve insanların herhangi bir baskı olmadan örgütlenebilmesi, silahların bırakılması karşılığında devletin vereceği tavizler değildir. Kürtlerin zaten sahip olması gereken temel demokratik haklardır. Bu açıdan bugün sorulması gereken soru, mevcut çerçeve yasanın düşlenen demokratik cumhuriyetten kaç adım geride olduğu değil, “Bu yasa, nasıl bir barışın çerçevesini çiziyor?” sorusudur.
Çerçeve yasa, devletin uzun yıllardır çatıştığı Kürt hareketini tanıması açısından önemli bir eşik ancak bu yasaya bundan öte anlam yüklememek gerekir. Faşizm kurumsallaşırken demokratikleşmeden söz etmek; dış dünya hakkındaki tüm duyularımızı, tüm anılarımızı, tüm anlayışlarımızı elimizden alan “parlamenter kretenizme” özgü bir davranış olur. “Artık” mücadele ederek kazanımlar elde edilmesi gerektiği gibi Delfi’deki kâhinleri geride bırakan kehanetleri sunmak da aynı parlamenter kretenizmin getirisidir. Tarih bize demokratik hakların lütfedilmediğini gösteriyor: İşçilerin 8 saatlik iş günü ve sendikal hakları, kadınların seçme ve seçilme hakkı, LGBTİ+’ların eşit yurttaşlığı, iktidarlar tarafından kendiliğinden verilmiş haklar değiller. Bu haklar; grevlerle, kitlesel eylemlerle ve uzun yıllar süren mücadeleler sonucu elde edildi. Müzakere sürecinin “her anında” toplumun demokratik taleplerini daha güçlü biçimde haykırmak da tarihsel görevimizdir. Etkin bir mücadele yürütülmeyen her an, sınırlarını iktidarın belirlediği bir siyasal alanın içine sürüklenme riski taşıyor. Bu da kazanımların toplumsal bir mücadelenin zirve noktasında değil, yukarıdan tanımlanmış bir “çerçevenin” içerisinde aranmasına yol açıyor. Geldiğimiz noktada, mevcut yasa zemininde demokratik bir toplum inşa etmeye çalışmak, Demokles’in kılıcıyla savaşa gitmeye benziyor.
İktidarın toplumsal muhalefeti bastırma, siyasal alanı daraltma ve her türlü itirazı kriminalize etme ısrarı devam ederken müzakere masasındaki kazanımların daha demokratik bir toplum getireceğini varsaymak doğru bir tahlil değil. Yine de komedyenleri tutuklayarak gülmeyi yasaklamaya çalışan bir iktidara karşı direnmek, gülmek kadar basit. Erdoğan’ın, boyunun uzunluğuna rağmen daha uzun görünmek için kavuk takmaya soyunan ve kendinden önceki tüm tiranların küçüklüğüyle büyüyen bu diktatörün; muhalefet üzerindeki baskıyı artırması, yargıya siyasal arenada daha belirleyici bir rol vermesi, seçilmiş belediye başkanlarını tutuklaması ve kayyum uygulamalarını yaygınlaştırması artık bu farsta oynadığı kötü taklitlerden ibaret. Öğrencilerin, kadınların, LGBTİ+’ların ve toplumun farklı kesimlerinden insanların bu “reisi” yuhalaması ise gülmek için fazlasıyla yeterlidir. Üstelik karşımızda daha kaftanlarını hizmetçilere giydiren; mintanla şalvarın arasına uçkurunu nasıl bağlayacağını bilemeyen padişah kılıklı bir reis varsa…
Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ederken devrimcilerin F tiplerinden yükselen sloganları, demokratik alanın 10 metrekareden öteye taşmadığının kanıtı. Varto’da ve Akbelen’de ormanlarını, yaşam alanlarını savunanlara barikat kuranlar; çocukları her gün çalışmaya diye ölüme göndermeye, aile politikaları ile kadın bedenine müdahale etmeye, yasa tasarıları ile LGBTİ+’ların hormon alma hakkına bile karışmaya devam ediyor. Öğrencilerin kendi üniversitelerinde stant açmaları engellenirken, kulüp kurmaları bile yasaklanırken üniversiteler her gün polis ve ÖGB şiddetine, eli palalı faşist çetelerin saldırılarına tanıklık ediyor. Bir yanda barıştan ve demokratik bir toplumdan söz ederken diğer yanda madencilerin kasklarını yere vurmaktan kolları ağrıyor.
İktidar; farklı mücadele zeminlerini birbirinden kopararak yönetmeye çalışıyor. Öte yandan toplumun karşı karşıya olduğu farklı krizleri “millî güvenlik” söylemi etrafında görünmez kılıyor. Bu sebeple ilk olarak “İsrail bize saldırabilir” söylemlerinden beri iç cepheyi tahkim etmenin öneminden söz ediyor. İç cephe sağlam tutulduğu sürece dışarıdan hiçbir tehdidin ülkeye diz çöktüremeyeceğini anlatıyor. Faşist blok; bölgesel savaşları, göçleri, ekonomik krizi, Kürt meselesini aynı siyasal çerçeve içerisinde ele alarak toplumun farklı kesimlerinin taleplerini ortak bir güvenlik söylemi etrafında geri plana itmeyi hedefliyor. Erdoğan, 24 Mayıs’ta, yarattığı tebaasından ücretlerin düşürülmesini, yoksullaşmayı, işsizliği, daralan demokratik hakları ve toplumsal yaşam üzerinde artan baskıları tartışmak yerine “devletin bekası” etrafında kenetlenmesini istiyor. Her geçen gün muhalefetin başkaca talepleri “güvenlik sorunu” olarak ele alınabilir hâle geliyor. Türkiye; demokratik denetim mekanizmalarının ortadan kalktığı, yürütme gücünün merkezileştiği ve muhalefetin dar bir alana sıkıştırıldığı kalıcı bir otoriter rejime adım adım evriliyor.
Eğer böyle bir siyasal atmosferde demokratik alanın genişlemesinden bahsediyorsak barış süreci, bu mücadeleleri kapsamak zorundadır. Çünkü toplumsal muhalefetin farklı kesimlerinin bugün ayrı ayrı yürüttüğü mücadeleler, aynı savaşın farklı cepheleridir. Bu savaşı kazanabilmek için iktidarın farklı toplumsal talepleri ayrıştırarak ve güvenlik başlığı altında etkisizleştirerek tahkim ettiği iç cephenin karşısına, ortak saldırılara karşı ortak talepler etrafında hareket edebilecek bir cephe açmak zorundayız. Böyle bir zemin, mevcut siyasi partilerin seçim dönemlerinde kuracağı dar bir ittifakın ötesinde işçileri, emeklileri, öğrencileri, kadınları, LGBTİ+’ları, Kürtleri, köylüleri, ekolojistleri, sendikaları, meslek örgütlerini, demokratik kitle örgütlerini ve siyasal partileri kendi özgün taleplerinden vazgeçirmeden ortaklaştırabilen bir mücadele zemini olmalıdır. İç cephenin tahkimine karşı tek çare; en geniş demokratik ve antifaşist cephenin oluşturulmasıdır.
Sonuç olarak bugün ihtiyaç duyulan, mevcut saldırılar karşısında yalnızca savunma pozisyonuna çekilen bir muhalefet değil, kurucu bir perspektif ortaya koyabilen bir mücadele hattıdır. Sınıf sömürüsüne karşı kavgayı, kadınların özgürlüğünü, LGBTİ+’ların eşit yurttaşlığını, ekolojik yaşamı, halkların kendi kaderini tayin hakkını, barış ve demokrasi yolunun birbirini tamamlayan unsurları olarak ele alan bir hat… İnsanların kendi yaşamları ve toplumsal üretim üzerinde kolektif olarak söz sahibi oldukları, bayrağında “Herkesten emeğine göre, herkese ihtiyacı kadar…” şiarının dalgalandığı topluma uzanan bir hat…
