PKK’lilerin belli kriterlerle af edilmesini öngören Çerçeve Yasası teklifinin TBMM’ye sunumu ve müzakeresi yine bildik ‘dil’le yapıldı.
Devletçi zevatın, neredeyse her cümlesinin değişmez unsuru “terör örgütü” ya da “terör sorunu” idi.
“Kürt meselesi” deyince, Türk ve Kürt kardeşlik söylemi de unutulmadı.
Nasıl kardeşlikse? Birisi, diğerinden ha bire sopa yiyor.
Hele “bin yıllık kardeşlik” söylemi de ayrı bir ezber, yeter!..
Bazıları da tarihsel analiz yapıyorum gerekçesiyle, ‘Türk’ün ne olup olmadığını aktardı.
1919-1922’deki ‘Millî Mücadele’ yıllarının anlatımıyla, 1924 Anayasası’ndaki (madde 88) Türk’ün ne olduğu hatırlatıldı ve Cumhuriyet’in karakteri üzerine kelam edildi.
Denildi ki, ‘Türk’ etnik değil, “kültürel bir kimlik”tir ve devam edildi:
“Vatandaş olan herkes, Türk’tür.”
“Herkes birinci sınıf vatandaştır ve ‘öteki’ yoktur.”
“Bunun için Türk milliyetçiliği de kültürel milliyetçiliktir.”
Cumhuriyet’in asırlık tarihinde Ağrı, Sasun ve Dersim harekâtlarına rağmen, hâlâ “kültüreldir” mavalına devam edilmektedir.
Bunca icraata ve “Türk olan ve olmayan” ayrımını içeren kanuna rağmen, ırkçıların söylemi değişmedi ve değişmiyor…
Bilinen en ırkçı kanun, 14 Haziran 1934 tarih ve 2510 sayılı İskân Kanunu’dur.[1] Kanunda ‘etnik Türk’ün hükümleri şöyle maddeleştirilmiştir:
– Türk ırkından olan-olmayan (madde 7/A ve B, 12/E, 13/D),
– Türk kültürüne bağlı olan-olmayan (madde 3, 9, 10/Ç, 11/B ve 12/A, B, Ç ve D),
– Anadili Türkçe olan-olmayan (madde 11/A, 12/C),
– Soyca Türk olan-olmayan (madde 12/B) ayrımı yapılmıştır.
1937’de Sasun ve 1938’de Dersim, kanunun tatbikat sahasıdır.
Kanuna rağmen, halen “Türk, kültürel kimliktir” diyenlerin yüzü kızarmıyor.
Hatta “kan” unsuru da unutulmamıştır; kanunun amacı, “dilde, kanda, kültürde birlik” olarak belirlenmiştir.[2]
Kimin, dili ve kanı?
Kanunda yazıldığı gibi Türk’ün “dili ve kanı” idi.
Bu ırkçı kanunun benzeri hükmün tekrar edildiği örneklerden bir tanesine değineceğim.
İskân Kanunu’ndan üç yıl öncesinde İçişleri Bakanlığı emrinde, “aman ‘Türk olmayanlara’ dikkat” deniyor.
İçişleri Bakanlığı’nın bu evrakını[3] benimle paylaşan Göktuğ Gürbüz’e teşekkür ederim.
Evrakın gizliliği “10.7.2025 ve 148317 sayılı olurla” kaldırılmıştır.
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başvekâlete gönderdiği 7 Mayıs 1931 tarihli yazısı, “Şark ve cenup hudutları haricinde vaki olacak dehalet hakkında Birinci Umumi Müfettişliğe” gönderdiği emirnamesi hakkındadır.
Emirname, Başbakanlık yanı sıra Dışişleri’ne ve Genelkurmay Başkanlığı’na da gönderilmiştir.
Birinci Umumi Müfettişliğe gönderilen 27 Nisan 1931 tarihli tahrirat (emirname) dokuz maddedir.
Şahıslarla ilgili yapılan tanımlama “Türk tabiiyetini haiz olup Türk olmayan anasıra mensup eşhas”tır (madde 1, 2, 4 ve 6), yani bugünün Türkçesiyle “TC vatandaşı Türk olmayanlar”dır. Ve fertten ayrı, aşiretler de tanımlanmıştır “gayri Türk aşiretler”dir (madde 5).
Peki, bunlar kimdir?
Maddelerde özel olarak belirtilmiştir ki, “Türk olmayanlar” veya “gayri Türk aşiretler” ferdi, Kürtlerdir (madde 6 ve 7).
Emirnamede İran, Irak ve Suriye sınırı dikkate alındığında, “Türk olmayanlar” Kürtler dışında, demografik yapıda Araplar, Süryaniler, Nasturiler de vardır.
İçişleri Bakanlığı emirnamesinde Birinci Umumi Müfettişliği, sınır hareketliliğinde “Türk olmayanlar” konusunda uyarılıyor ve dikkatli olması isteniyor.
Emirnamenin gerekçesini bilmiyoruz; çünkü, evrakın tamamının (dosya ek: 96C/199) gizliliği kaldırılmadığı için bilgilenme imkânımız yoktur.
Ancak tahmin edebiliriz.
Tahminim, Şeyh Said Hareketi ve Ağrı Harekâtı ardından ne kadar olduğu bilinmese de kayda değer sayıda Kürdün Suriye’ye kaçtığının ve sınırda hareketliliğinin tespiti sonrasında böyle bir emrin verilmiş olduğudur.
Nitekim, “Türk tabiiyetini haiz iken harice hicret etmiş olan ve Türk olmayan anasırın kütle veya aşiret halindeki dehaletleri” (madde 4) ya da bir başka devletin vatandaşı “gayri Türk aşiretlerin” hatta ferden gelmeleri (madde 5 ve 6’ncı madde de) kabul edilmez hükmüyle, gerekçe beyan edilmiş olmaktadır.
Deniyor ki, vatandaş olsa da olmasa da Kürtlerin toplu veya aşiret halinde ya da birey olarak Türkiye’ye girişi yasaklanmıştır.
Madde 7’de Kürtlerin coğrafi alanı dikkate alınarak daha açık beyan edilmiştir: İran, Irak ve Suriye’de “Kürtçülük siyaset ve faaliyeti ve şekaveti yapanlar” Türkiye’ye kabul edilmezler.
Özet olarak emirname hükümleri gayet açıktır: Türkiye’ye sığınan “Türk olmayan” yani Kürt’se kabul edilmeyecektir.
‘Türk olanın ve olmayanın’ hukuku
Birinci Umumi Müfettişlik, İçişleri Bakanlığı’nın emirnamesinden dört yıl önce kurulmuştu.
Şeyh Said Hareketi’ni bastırmak için 1925 Şubat’tan itibaren askerî harekât sahası olarak belirlenen bölge, 4 Mart 1925’ten 23 Kasım 1927’ye kadar sıkıyönetimle idare edildi. Sıkıyönetim kaldırıldıktan bir ay sonra Bakanlar Kurulu kararıyla, 31 Aralık 1927’de Elâziz, Urfa, Bitlis, Hakkâri, Diyarbekir, Siirt, Mardin, Van ve (sonradan eklendi) Ağrı illerini kapsayan Birinci Umumi Müfettişliği kuruldu.
Bunu, 19 Şubat 1934’te (Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve Tekirdağ’da) İkinci, 6 Eylül 1935’te (Erzurum, Kars, Gümüşhane, Çoruh, Erzincan ve Trabzon ile Birinci Umumi Müfettişlik’ten alınan Ağrı’da) Üçüncü ve 6 Ocak 1936’da (Tunçeli, Bingöl, Elâziz ve Erzincan’da) Dördüncü umumi müfettişliklerin kurulması izledi.[4]
Birinci, Üçüncü ve Dördüncü umumi müfettişlik bölgesinin demografik yapısında Kürtlerin yoğunlukta olması tesadüfle açıklanamaz.
1950’lere kadar şarktaki üç müfettişlik bölgesinde çeyrek asır askerî harekât sürmüştür.
Ve müfettişlikler idaresi de 1952 yılı sonunda kaldırılmıştır.[5]
1919-1922’de Ankara Hükümeti’nin batıda (Yunanistan’la savaş), kuzeyde (Pontos harekâtı) ve güneydeki (Adana-Antep hattında gayrinizami harp) icraatı dikkate alındığında geriye kalan ‘şark’tı. Ankara hem ‘bildiği’ Kürt meselesi hem de Osmanlı’dan devralınan (toprak ağasıyla) ‘sözleşmenin yenilenmesi’ için 1920’lerde askerî harekâtı planlıyordu, Şeyh Said Hareketi bunun vesilesi olmuştur.
1925’ten itibaren çeyrek asırlık askerî harekâtla yapılan, bir tür yeniden iç fetihtir.
Müfettişlik benzeri idare tarzı, sonraki yıllarda da kurulmuştu; Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği sekiz vilayette (Diyarbakır, Bingöl, Elazığ, Hakkâri, Mardin, Siirt, Tunçeli ve Van, sonra bazı vilayetler de eklendi) 19 Temmuz 1987’de hem de 1927’de olduğu gibi sıkıyönetim kaldırıldıktan hemen sonra kurulmuş ve 30 Kasım 2002’ye kadar faaliyet göstermişti.
“Türk olmayana dikkat” politiği gereği merkezi iktidarın direkt icra organı müfettişlikler veya Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği kurulmuştur.
Bu tip merkezi iktidarın icra organları olmasa da TC vatandaşlık yapısında “Türk olan ve olmayan” ayrımı ikili hukuk sisteminin kaynağını oluşturmaktadır.
Öncelikle, yürürlükteki ikili hukuktan kaynaklanan resmî bölücülük sistemine son verilmeli ve vatandaşlıkta “eşitlik” sağlamalıdır!
1895’ten Oslo’ya ve bugüne müzakere
Resmen “devlet, müzakere etmez” söylemi, aslında ettiğinin de beyanıdır.
Millî mesele müzakeresinin 130 yıllık tarihi var; Ermenilerle 1895’te ve 1914’te, Koçgirililerle 1921’de yapıldı ve son on beş yılda da Kürtlerle yapılmaktadır.
20 Ekim 1895’te Abdülhamid ve 8 Şubat 1914’te İttihatçı Hükümet Ermenilerle ilgili Islahat Planını (Reform Paketini) imzalamıştır, ama uygulamamıştır.
Mart 1921’de Koçgirililerin, muhtariyet dilekçesi TBMM’ye ulaşmıştır, ama Ankara hükümetinin tercihi askerî harekât yapmak olmuştur.[6]
Kürt meselesinde Şubat 2009’da Oslo’da başlayan müzakerenin üç aşamasına şahit olduk.
Oslo’da hakemin şahitliğinde PKK ve MİT heyeti görüştü, hem de bir kez değil.
Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’in 9 Kasım 2016’da TBMM Fethullah Teşkilatını Araştırma Komisyonu’na söyledikleri[7] hayli bilgilendiricidir:
1- Oslo ihanet değildir (s. 125).
2- Oslo süreci, “o dönemde siyasi iktidarın kendi tercihi ve anlayışı çerçevesinde aldığı bir kararla şimdilik böyle yürüsün tarzında planlandı” (s. 136).
3- “Türkiye’nin eylemsiz günlere ihtiyacı vardı, biz bunu sağladık” (s. 137).
4- Yol haritamız yoktu (s. 125).[8]
Sonlandırılan Oslo sürecinin ardından İmralı’da görüşmeye devam edildi ve finalinde Dolmabahçe mutabakatı açıklandı.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘reddiyesiyle’ Dolmabahçe’de kurulan masanın nasıl devrildiğini an an izledik.
İki müzakere süreci araçsallaştırıldığı için sonuçsuz kalmıştır.
Üçüncüsü, MHP lideri Bahçeli’nin aktif katılımıyla yaklaşık iki yılın sonunda Çerçeve Yasası çıktı. Hedef, silahlı çatışmanın sonlandırılmasıdır.
PKK’nin kendini tasfiyesi sonrasında, infazdaki düzenlemelerle PKK’lilere kısmi af öngörülüyor.
Oslo sürecinde ve Dolmabahçe mutabakatında konu, Kürt meselesi ve demokratikleşmeydi.
Bugünkü müzakerenin gündemi PKK’nin feshidir.
Devamında demokratikleşmeyle ilgili yasal düzenlemelerin yapılacağı beklentisi var.
Yasa gerektirmeyen adımlardan Selahattin Demirtaş’ın (ve hasta tutsakların) hemen tahliye edilmesi ve kayyımların hemen sonlandırılması devletin niyet beyanı olacaktır!
Bekleyip göreceğiz!

NOTLAR:
[1] 14.6.1934 tarih ve 2510 sayılı İskân Kanunu, Resmî Gazete, 21.6.1934, sayı: 2733, s. 4003-4009.
[2] Bu amaç hem encümen mazbatasında (2510 sayılı kanunun 11’inci maddesiyle ilgili mazbata, TBMM ZC, dönem: IV, cilt: 23, 7 Haziran 1934, s. 67-77, zabtın sonundaki 189 no’lu rapor s. 11) hem de bizzat kanunla ilgili tamimde (Dahiliye Vekâleti Nüfus İşleri Umum Müdürlüğü Şube I’in İskân Kanunu hakkında 18.7.1934 tarih ve 13350/5944 sayılı tamimi, İdare dergisi, Eylül 1934, sayı: 78, s. 1463) açıkça yazılmıştır.
[3] BCA: 30.10/115.797.4.
[4] Cemil Koçak, Umûmî Müfettişlikler (1927-1952), İletişim Yayınları, İstanbul-2003.
[5] 21.11.1952 tarih ve 5990 sayılı Umumi Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun ile Ek ve Tadillerinin Yürürlükten Kaldırılması Hakkında Kanun, Resmî Gazete, 29.11.1952, s. 5029.
[6] TBMM ZC, dönem: 1, cilt: 14, 24.11.1921, s. 317, ayrıca, Dr. Nuri Dêrsimi, Kürdistan Tarihinde Dêrsim, 2. baskı, Doz Yayınları, İstanbul-2004, s. 152; Ali Kemali, Erzincan, Resimli ay Matbaası, 1932, s. 163-164; Hamdi Ertuna, Türk İstiklâl Harbi, VI’ncı cilt, İstiklâl Harbinde Ayaklanmalar (1919-1921), Genelkurmay Başkanlığı, Ankara-1974, s. 269-270.
[7] MİT Müsteşarı Emre Taner’in 9 Kasım 2016’da TBMM Fethullah Teşkilatını Araştırma Komisyonu’na söyledikleri, tutanak (s. 112-151), erişim: 21.8.2026, https://www5.tbmm.gov.tr//develop/owa/komisyon_tutanaklari.goruntule?pTutanakId=1775
[8] MİT Eski Müsteşarı Emre Taner’in komisyondaki anlatımı:
– “Devletin aklıyla yola çıkılmıştır, biz kendi aklımızla yola çıkmadık. Bir yığın teması risk alarak yaptık, korkmadık, hâlâ da korkmuyorum. Açıkça ifade ediyorum: Biz Oslo sürecine yabancılar Kürt meselesini oyuncak yapmasın diye girdik. […] Oslo ihanet değildir, bunu söyleyenler yanılır. Her yerde sapına kadar konuşurum bunu, sonuna kadar konuşurum. Oslo ihanet değildir. Oslo, bir kanın durdurulması için yapılmış bir hadisedir. Gizli servisler mayınlı bölgeye girer, mayını temizler, arkadan siyaset girer, gizli servisler bunun için kurulur. […] doğru düzgün bir yol haritası koyamadık.” (s. 125.)
– “Bu, o dönemde siyasi iktidarın kendi tercihi ve anlayışı çerçevesinde aldığı bir kararla şimdilik böyle yürüsün tarzında planlandı. Bir başka art niyetin olup olmadığı konusunda zaten konuşmaya yetkili değilim ve o dönemde birçok seçim vardı o kadarını söyleyeyim. Birçok seçim vardı, arka arkaya seçimler vardı ve Türkiye’nin eylemsiz günlere ihtiyacı vardı biz bunu sağladık. Kâfi mi?” (136-7).
