Felsefe dünyasının en önemli kimliklerinden İoanna Kuçuradi, doğum gününden iki gün önce, 90 yaşında aramızdan ayrıldı.
Türkiye’de felsefe alanı son derece az sayıda filozofun üretimi ve çabalarıyla mana kazanmış, birikimler yaratmıştır. Felsefe bu ülkenin geri kalmışlığının bir başka ölçütüdür. Filozof kavramını kullanabileceğimiz son derece az kişi bulunmaktadır.
Filozofla, felsefe üzerine çalışmayı karıştırmamak gerekir. Felsefe üzerine herkes çalışabilir. Ama filozof hakikatle uğraşır ve hakikat üzerine düşünür. Filozof bu dünyayı anlama, sırlarını çözme, gerçekliği görünenin ötesinde arama ve bunu yaşam boyu gerçekleştirme faaliyetindedir. Filozof aynı zamanda düşünsel özgünlüğü ve yaratıcılığıyla bir ezber bozuculuğu, pratisyenliği ve bir duruşu ifade eder. Bütün bunları yaparken dünya nimetlerine tenezzül etmediği gibi bir düşünce kıvılcımı için hayatını adar. Düşüncenin hamalı olduğu gibi aynı zamanda onun mimarıdır.

Türkiye’de bazıları hocam olmuş çok az sayıda filozof olduğunu düşünüyorum. Başta İsmail Tunalı, Uluğ Nutku, Nermi Uygur, İoanna Kuçuradi’yi sayabiliriz. Aktarımcı olan ya da Batı felsefesinin özellikle Alman ekolüne entegre olmuş felsefecilerden söz etmiyorum. Buna bizim trajedimiz ya da düşünsel kısırlığımız diyebiliriz. Nedenleri üzerine çok konuşulabilir ve çok şey söylenebilir. En başta bir felsefe geleneğimizin olmaması ya da bir felsefe geleneğinin yaratılamamasıdır. Ayrıca, Doğu ve Batı’nın kavşağında bir ülke olmamız son derece zengin olanaklar yaratabilecekken bu durum tam tersine felsefi alanı zayıflatmıştır. Geleneksel düşünsel birikimlerden kopuş ilk dikkat çeken nedendir. Modernleşme süreci diye tanımlanan dönemde ise felsefe “yapma” bir aktarım şeklinde biçimlenmiş, bir felsefi derinliğin, özgünlüğün ya da kavramsal bir sistemin kurulamamasını beraberinde getirmiştir. Başlı başına akademinin kendisinin aktarımcı pozisyonda olması düşündürücüdür. Özellikle 1960’lı yıllardan sonra toplumsal ve siyasal alanda düşünsel ve pratik olarak önemli gelişmeler ve çözümlemeler olmasına rağmen, bu potansiyelin felsefi alana yansımaması, felsefi bir sistematik sıçramanın gerçekleşmemesi, tarihsel bir fırsatın kaçırılması olarak değerlendirilebilir. 1968 küresel ayağa kalkışından sonra Fransız felsefesinin gösterdiği performans ortadadır. (Tabii ki Fransa tarihinin siyasal alt üst oluşları ve Türkiye’yle kıyaslanmayacak felsefi geleneğinin varlığını bilerek vurguluyorum. Bazı siyasal momentlerde eşitsiz birleşik gelişim yasası olağanüstü olanaklar ve özgünlükler yaratabilir.)
İoanna Kuçuradi bu noktada öne çıkan bir felsefecidir. Hocanın en önemli çalışması, kendi uzmanlık alanı olan değerler felsefesi üzerine kaleme aldığı “İnsan Haklarının Felsefi Temelleri”dir. İkincisi ise Mao ve diyalektik üzerine çalışırken tesadüfen karşıma çıkan diyalektik üzerine makalesidir. 1974 yılında kaleme aldığı “Çeşitli Diyalektik Kavramları: Metot ve Görüş” adlı bu makalesi neredeyse hiç bilinmez. Hoca daha sonraki çalışmalarında bu konuya yönelmemiş, özelikle Kant üzerine yoğunlaşmıştır. Belki ardından F. Nietzsche sayılabilir. Zaten Kuçuradi hocanın kendisinin de sık sık ifade ettiği gibi etkilendiği ve düşünsel gelişimini belirleyen bir dizi gözde filozofu vardır: Başta Platon gelir. Aristotales’ten cesareti öğrendim diye vurgu yapar. Kant zaten düşünsel eksenini oluşturur. Ardından Schopenhauer ve Nietzsche ve N. Hartman gelir.
İnsan, etik eylemleriyle değer yaratır
İoanna Kuçuradi, Kant ve Camus’u özel bir yere koyarak etik ve değerler konusunda “ikisinden çok şey öğrendim” diye vurgu yapar. Asıl olarak Kuçuradi’nin yüksek performansı değer kavramı üzerinde bir sistematik oluşturmasıdır. Üç değerlendirme biçimi olduğunu söyleyen Kuçuradi, bu biçimleri “değer biçme”, “değer atfetme”, “doğru ve yanlış değerlendirmeler” olarak sayar.

Değer kavramını doğrudan insan eylemine bağlayan Kuçuradi, etik anlayışını da bunun üzerinden inşa eder. Bir anlamda değer kavramının teorisini yapar ve onun biçimlenişleri üzerine düşünür. Bu noktada kavramı nesnelerden ve soyut yargılardan ayırır. İnsanın etik pratiklerinin değerleri yaratan neden olduğunu belirtir.
İnsan haklarının ve onurunun bir ülkenin gelişiminin direkt göstergesi olduğunu düşünen Kuçaradi, İnsan Haklarının Felsefi Temelleri adlı çalışmasıyla ve bilfiil gerçekleştirdiği pratiklerle önemli izler bırakacaktır. Bu çalışması, felsefe dünyasına kazandırdığı en önemli, sistematik eserdir. Ayrıca özgünlüğüyle de dikkat çeker. İnsan haklarının teknik bir mevzuat değil, evrensel bir norm oluşturduğunu söyleyen Kuçuradi, insan haklarının özde insanın potansiyelini gerçekleştirmesiyle doğrudan ilintili olduğunu belirtir. Ve bir anlamda “İnsan, haklarıyla insandır” der. Ve bu evrensel hakların felsefi olarak kanıtlanmasına girişir. İnsan haklarına bakışının eksenini de değer kavramı oluşturur.
Etik anlayışı bu bağlamda değer merkezli ve insan merkezlidir. Kısaca insan, insan olduğu için değerlidir. Etik ve değer birbirini tamamlayan içeriktedir ve insan eylemiyle aynı zamanda etiğin konusunu oluşturur.
İoanna Kuçuradi hayatının farklı anlarında diskriminasyona uğramış biridir. Varlık Vergisi’ni aile olarak yaşamış, ilköğretim yıllarında ayrımcılığa tabi tutulmuş, 6-7 Eylül Olaylarında 19 yaşında, İstanbul’da üniversiteli genç bir kadındır. Bütün bu olayların da onun felsefi tercihlerini belirlediğine, değer kavramı, insanın potansiyeli üzerinde düşünmesine, insan haklarını basit bir mevzuat olmaktan çıkarıp, bir manada felsefi manifestosuna yazmasına ve dünya çapında tanınmasına yol açtığını düşünüyorum.
Benim çocukluğum ve gençliğim Kadıköy Yeldeğirmeni’nde geçti. O tarihlerde Yeldeğirmeni, farklı kültürel kimliklere ev sahipliği yapan muhteşem bir yerdi. Komşularımızın, arkadaşlarımın bir kısmı; özelikle zaanatçılar, berberler, terziler, çatı aktarıcılar, saatçiler, kırtasiyeciler, su tesisatçıları Rum, Ermeni ve Yahudi kökenliydi. Mahallemizde hem Havramız, hem de Kilisemiz vardı. Çocukluğumda tanıdığım Rum kadınlarının genel karakterleri hep ilgimi çekti ve bugüne kadar aklımda kaldı. Çalışmalarıyla ve yaşamsal duruşuyla saygı duyduğumuz Kuçuradi, sert, asil, vakur duruşuyla ve doğal nezaketiyle onlardan biriydi. Hoşçakal Hocam.
