Son dönemde Arap Aleviler hakkında sarf edilen sözler ve ardından gelen “yanlış anlaşıldım” açıklamaları, Türkiye’de ırkçılık ve mezhepçiliğin hâlâ çoğu zaman birkaç kişinin bireysel nefret söylemi üzerinden tartışıldığını bir kez daha gösterdi.
Oysa mesele bu kadar basit değil.
Bir ülkede bir halka ya da inanca yönelik aşağılayıcı sözler bu kadar kolay sarf edilebiliyorsa, ardından bu sözler ‘yanlış anlaşılma’ denilerek geçiştirilebiliyor ya da sıradanlaştırılabiliyorsa, sorun yalnızca o sözü söyleyen kişinin şahsında aranamaz.
Asıl bakılması gereken, o sözleri mümkün kılan toplumsal ve siyasal zemindir.
Irkçılık ve mezhepçilik gökten düşmez. Toplumsal ilişkiler içinde üretilir, tarih boyunca devletin ve egemen sınıfların ihtiyaçları doğrultusunda biçim kazanır. Zamanla gündelik hayatın, dilin ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin içine yerleşir.
Sınıflı toplumlar yalnızca üretim araçları üzerindeki egemenlikle ayakta kalmaz. Egemenliklerini sürdürebilmek için toplumun farklı kesimlerini birbirinden ayıran, aralarına hiyerarşiler koyan ve onları birbirlerine karşı konumlandıran düşünsel ve siyasal araçlara da ihtiyaç duyarlar.
Milliyetçilik böyle bir araçtır.
Mezhepçilik böyledir.
Irkçılık da öyle.
Arap Alevilere yönelik tahammülsüzlüğü yalnızca nefret söylemi başlığı altında tartışmak bu yüzden eksik kalır. Nefret söylemi elbette teşhir edilmelidir. Ancak söylenen sözler, daha derinde duran siyasal ve ideolojik yapının dışarıya yansıyan biçimlerinden biridir.
Türkiye’nin tarihi bugünün içindedir
Türkiye’de ulusal ve mezhepsel kimliklerin nasıl düzenlendiği, hangilerinin makbul kabul edildiği, hangilerinin ise sürekli olarak kendisini açıklamak ve meşrulaştırmak zorunda bırakıldığı tarihsel bir meseledir.
Geçmiş, kapanıp geride bırakılmış bir defter değildir. Devletin bugünkü pratiğinde, siyasal dilde, toplumsal ilişkilerde ve gündelik hayatın içinde yaşamaya devam eder.
Arap Alevilere yönelik söylenen herhangi bir cümleyi yalnızca kendi sınırları içerisinde değerlendirmek yanıltıcı olur. O sözün hangi tarihsel ve ideolojik dünyadan çıktığına bakmak gerekir.
Çünkü egemen ideoloji yalnızca devletin resmi açıklamalarında yaşamaz.
Gündelik dilde yaşar.
Mizahın içinde yaşar.
Küfürde yaşar.
Bir topluluk hakkında hiç düşünmeden kullanılan kelimelerde, normal kabul edilen varsayımlarda yaşar.
Bir halk ya da inanç hakkında kurulan dil, yalnızca o halk ya da inanç hakkındaki düşünceleri değil, toplumdaki güç ilişkilerini de açığa çıkarır.
Arap Aleviler hakkında konuşulurken kimliklerinin başkaları tarafından tanımlanması, sınırlarının başkaları tarafından çizilmesi ve varlıklarının başkalarının ölçülerine göre değerlendirilmesi, Türkiye’nin tarihsel olarak kurduğu hiyerarşilerin hâlâ varlığını sürdürdüğünü gösterir.
Kimin ne kadar Arap olduğu tartışılır.
Kimin ne kadar Alevi olduğu tartışılır.
Kimin makbul olduğu, kimin olmadığı tartışılır.
Oysa hiçbir halkın ya da inancın varlığı, başka bir toplumsal kesimin onayına bağlı değildir.
Tahammül eşitlik değildir
Tahammül kavramının kendisi üzerinde de durmak gerekir.
Çünkü tahammül eşitlik değildir.
Tahammül eden bir taraf vardır, tahammül edilen bir taraf.
Bir taraf kendisini ölçü olarak koyar ve diğerinin varlığını kendi çizdiği sınırlar içerisinde kabul eder.
Oysa eşit yurttaşlık bir lütuf değildir.
Hiçbir halk, hiçbir inanç ve hiçbir toplumsal kesim bir başkasının hoşgörüsüne ya da tahammülüne muhtaç değildir.
Mesele yalnızca insanların daha dikkatli konuşmasını sağlamak değildir.
Daha nazik bir dil istemek elbette önemlidir. Ancak eşitsizlikler yerinde dururken yalnızca dilin değişmesi sorunu ortadan kaldırmaz.
Daha dikkatli konuşan bir ırkçılık da ırkçılıktır.
Daha kibar ifade edilen bir mezhepçilik de mezhepçiliktir.
Eşitlik, egemen olanın ötekine gösterdiği hoşgörüyle kurulmaz. Eşitlik, insanların birbirleri üzerinde üstünlük kurmasını mümkün kılan hiyerarşilerin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Bölünen emek, güçlenen düzen
Marksist açıdan mesele yalnızca kimlikler arasındaki önyargılar meselesi değildir.
Irkçılığın, milliyetçiliğin ve mezhepçiliğin maddi ve siyasal bir işlevi vardır.
İşçiyi işçiye karşı, halkı halka karşı, inancı inanca karşı konumlandıran her siyaset, sonuçta mevcut düzeni ayakta tutan güçlerin işine yarar.
Çünkü bölünmüş emekçileri yönetmek daha kolaydır.
Birbirinden korkutulmuş halklar devlete daha fazla mahkûm edilir.
Birbirine düşmanlaştırılmış inanç grupları ortak taleplerinden ve ortak mücadelelerinden uzaklaştırılır.
Aynı sömürü düzeni altında yaşayan insanların birbirlerini önce milliyetleri, mezhepleri ya da kimlikleri üzerinden görmesi; onları ortak sınıfsal ilişkiler içerisinde yaşayan insanlar olarak görmesini zorlaştırır.
Egemen siyasetin en büyük başarılarından biri de insanların kendi gerçek sorunlarını unutturup birbirlerini sorun olarak görmelerini sağlamaktır.
Milliyetçilik, mezhepçilik ve ırkçılık yalnızca kötü fikirler değildir.
Maddi karşılıkları vardır.
Sınıflı toplumun siyasal ve ideolojik araçlarıdır.
Arap Alevilere yönelik tahammülsüzlükle mücadele de bu zeminden kurulmalıdır.
Irkçı ve mezhepçi bir söz söyleyen kişiyi eleştirmek gerekir. Ancak yalnızca o kişiyi eleştirip, o sözü mümkün kılan düzeni tartışmamak sorunu yüzeyde bırakır.
Sorun yanlış anlaşılma değil
Arap Alevilere yönelik tahammülsüzlüğün her seferinde “yanlış anlaşıldım” denilerek geçiştirilmesine izin vermemek gerekiyor.
Çünkü mesele yanlış anlaşılmadan ibaret değildir.
Mesele, o sözleri mümkün ve kabul edilebilir hale getiren düşünsel dünyanın ve toplumsal ilişkilerin kendisidir.
Irkçılığın karşısına yalnızca daha kibar bir dil koymak yetmez.
Mezhepçiliğin karşısına yalnızca hoşgörü çağrısı koymak yetmez.
İnsanları birbirine üstün kılan, halkları, inançları ve emekçileri birbirinden ayıran toplumsal ve siyasal ilişkilerle hesaplaşmak gerekir.
Kimsenin kimsenin tahammülüne muhtaç olmadığı bir eşitlik, ancak böyle bir hesaplaşmanın içinden kurulabilir.
Halkların ve emekçilerin birbirine karşı değil, onları bölen ve sömüren düzene karşı yan yana geldiği bir ülke mümkündür.
Ve belki bugün söylenmesi gereken en politik cümle şudur:
Sorun yalnızca tahammülsüz olanlarda değil, tahammülsüzlüğü üreten düzendedir.
