Mesele yalnızca AFAD’ın başarısızlığı ya da AHBAP’a yönelik başlatılan operasyonla sınırlı değil elbette. Asıl mesele, halkın devlet yardımını bekleyen mağdurlara ya da kurtarıcıların arkasına takılan figürlere dönüşmesini nasıl engelleyebileceğimiz sorusudur. 6 Şubat depremleri gösterdi ki gerçek dayanışma ne merkezi bürokraside ne de bireysel kahramanlıklarda; örgütlü halkın kendi yaşamını yeniden kurma iradesindedir.
Haluk Levent ve AHBAP hakkında yürütülen soruşturma, hukuki boyutunun ötesinde, deprem sonrası ortaya çıkan dayanışma biçimlerini ve toplumun afetler karşısında nasıl örgütlenmesi gerektiğini yeniden tartışmaya açıyor.
Elbette herhangi bir kamu kaynağı ya da toplumsal güven ilişkisi söz konusu olduğunda şeffaflık ve denetim vazgeçilmezdir. Eğer hukuka aykırı bir durum varsa bağımsız bir yargılama sonucunda ortaya çıkarılmalı ve sorumlular hesap vermelidir.
Ancak bu tartışma, AKP-MHP iktidarının 6 Şubat depremindeki tarihsel başarısızlığını, fırsatçılığını ve ayrımcı pratiklerini görünmez hale getirecek bir zemine de taşınmamalıdır.
Çünkü 6 Şubat’ta yalnızca binalar yıkılmadı.
Yıllardır “güçlü devlet” söylemiyle pazarlanan yönetim anlayışının sınırları da ortaya çıktı.
Deprem, devlet modelinin krizini açığa çıkardı
Depremin ilk günlerinde milyonlarca insan devlet kurumlarının yetersizliğiyle karşı karşıya kaldı. Arama-kurtarma ekiplerinin gecikmesi, koordinasyon sorunları ve yardım süreçlerindeki aksaklıklar, afet yönetiminin ne kadar merkezi ve kırılgan bir yapıya dönüştüğünü gösterdi.
Sorun yalnızca teknik bir organizasyon eksikliği değildi.
Daha derinde, kamusal hizmet anlayışının yıllar içinde aşındırılması vardı. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve barınma gibi alanlarda olduğu gibi afet yönetimi de giderek piyasa ilişkilerinin, ihalelerin ve siyasi sadakat ağlarının etkisine açık hale geldi.
Oysa afet yönetimi bir piyasa faaliyeti değildir. İnsan hayatı maliyet hesabına indirgenemez.
AFAD’ın yaşadığı kriz de yalnızca kurumsal bir başarısızlık olarak görülemez. Çünkü afet yönetimi; yerel yönetimlerin, bilim insanlarının, meslek örgütlerinin, sendikaların, gönüllü yapıların ve en önemlisi halkın aktif katılımıyla yürütülmesi gereken demokratik ve katılımcı bir süreç olmak zorunda.
Bu katılım ortadan kaldırıldığında, en büyük felaket anında toplumun bütün yükü birkaç merkezi kuruma kalır. Ve o noktada da merkezi kurumların siyasal tercihleri binlerce insanın hayatına mal olacak sonuçlar doğurabilir. Bizim yaşadığımız da tam olarak bu dur aslında.
Neoliberal yurttaşlık ve siyasal bağımlılık
AKP döneminde şekillenen yönetim modeli, yalnızca neoliberal piyasa anlayışından ibaret değil. Bu model, piyasa ilişkilerini siyasal ve toplumsal bağımlılık mekanizmalarıyla birleştirdi.
Neoliberalizm yurttaşı giderek müşteriye dönüştürürken, siyasal İslamcı yönetim anlayışı da hak talep eden yurttaş yerine kendisine sunulanı lütuf olarak gören bir ilişki biçimini güçlendirdi.
Oysa depremzedeler yardım değil, hak talep ediyordu.
Devletin temel sorumluluklarından olan olan vatandaşın barınma, güvenlik ve yaşam hakkının gereklerinin yerine getirilmesini istiyordu.
AHBAP’ın sınırı: Dayanışma mı, kurtarıcılık mı?
Devlet kurumlarının yetersiz kaldığı yerde toplum kendi gücüyle harekete geçti. Bu, Türkiye ve dünya halklarının güçlü dayanışma kültürünün göstergesiydi.
Hakkını yemeyelim, AHBAP da bu süreçte önemli bir rol oynadı. Çok sayıda insanın ihtiyacına ulaştı, güven yarattı ve önemli bir boşluğu doldurdu.
Ancak burada daha temel bir soruyu sormak gerekir:
Neden milyonlarca insanın kolektif emeği birkaç kurumun ya da birkaç tanınmış kişinin adıyla anılmak zorunda kaldı?
Çünkü neoliberalizm yalnızca sosyal devleti piyasalaştırmaz; toplumsal dayanışmayı da kişiselleştirir.
Bir tarafta her şeyi ticari fırsata çeviren, ticarileştiremediklerini de sadakalaştıran devlet zihniyeti vardır.
Diğer tarafta ise çözümü toplumsal örgütlülüğe değil birkaç iyi niyetli kişinin yardımsevereliğine bağlayan anlayış.
Her iki durumda da halk gerçek anlamda özne değildir.
Oysa toplumsal dönüşüm ne bürokrasinin ne de kahramanların eseridir. Kalıcı çözüm, insanların kendi yaşamlarını örgütleyebilecekleri kolektif yapılardan geçer.
Hatay deneyimi: Dayanışmadan yeniden inşaya
Hatay Deprem Dayanışması bu açıdan önemli bir deneyim ortaya koydu.
Bu deneyimin değeri yalnızca gösterilen dayanışmada değil, dayanışmayı toplumsal yeniden inşa sürecinin parçası haline getirmesinde yatıyordu.

Samandağ, Defne ve Serinyol’daki dayanışma merkezleri yalnızca dağıtım noktaları olmadı; insanların birlikte karar aldığı, ürettiği ve yaşamı yeniden kurmaya çalıştığı alanlara dönüştü.
Rimmen Kadın Kooperatifi gibi örneklerde kadınlar yardım alan kişiler değil, üretimin ve dayanışmanın öznesi oldular.

Eğitim çalışmaları, çocuk atölyeleri, kültür-sanat faaliyetleri ve mahalle örgütlenmeleriyle dayanışma kalıcı bir toplumsal ilişkiye dönüştürülmeye çalışılıyor.
Asıl ihtiyaç: Halkın öz örgütlülüğü
Bugün AHBAP tartışması üzerinden görülmesi gereken temel gerçek halkın öz örgütlülüklerini yaratma zorunluluğudur.
Asıl mesele “AFAD mı, AHBAP mı?” sorusuna indirgenemez.
Çünkü hiçbir devlet kurumu, hiçbir kişi ya da kişi temelli örgütlenme, halkın öz örgütlülüğünün yerini tutamaz.
6 Şubat hepimize toplumları ayakta tutan şeyin yalnızca kurumlar değil, insanların kolektif hareket etme kapasitesi olduğunu gösterdi.
Türkiye’nin ihtiyacı daha büyük AFAD’lar ya da daha büyük AHBAP’lar değildir.
Daha fazla mahalle dayanışması, kadın örgütlenmeleri, yerel meclisler, demokratik halk komiteleri ve bunların ortak koordinasyonunu sağlayacak güçlü toplumsal yapılardır.
Yardımsever kurtarıcılar, devlet yardımı ya da siyasi iktidar sadakları değil bizi kurtaracak olan.
İnsanların kendi yaşamlarını yeniden kurabilecekleri ona sahip çıkabilecekleri örgütlü gücü yaratmak, var olanları daha da güçlendirmektir.

Tıpkı bundan 138 yıl önce 23 Temmuz 1888 ilk kez Fransız emekçilere okunan Enternasyonal Marşında söylendiği gibi:
“ Tanrı, paşa, bey, ağa, sultan
Nasıl bizleri kurtarır
Bizi kurtaracak olan
Kendi kollarımızdır
Yükselt kurtuluş bayrağını
Zulmü rüzgarlara savur
Körükle devrim ocağını
Tavı gelen demire vur
Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık
Enternasyonalle kurtulur insanlık “
