Dünya çapında yükselen aşırı sağın ve faşizmin en sinsi taktiklerinden biri, ezenlerin ideolojisini ezilenlerin kavramlarıyla ambalajlamaktır. Fransa’da aşırı sağcı, göçmen düşmanı ve kimlikçi Collectif Némésis ile büyüyen bu şarlatanlık, Türkiye’de karşımıza “İstiklal Kadınları Hareketi” adıyla, ucuz bir kopyalama denemesiyle çıkarılıyor.
Kurucu Genel Başkanlığını Nursena Gür’ün yaptığı, nişanlısı olan Zafer Partili Arıkan Arı gibi isimlerin gölgesinde palazlanan bu yapı; kadınların asırlık kurtuluş mücadelesini ırkçı ve faşizan bir teoriye kurban etmeye çalışan pespaye bir femonasyonalizm, yani milliyetçi feminizm projesidir. Stratejilerinden sosyal medyadaki mağduriyet edebiyatlarına kadar her şeyleri, Némésis’in sığ bir kopyasından ibaret.
Kadın mücadelesinin içini boşaltma girişimi
Sosyalist feminist bir açıdan durumu ele aldığımızda en yalın gerçek, bana kalırsa şudur: Sınıf mücadelesini dışlayan, sömürülen milletlerin kadınlarını umursamayan, emeğin sömürüsünü görmezden gelen hiçbir hareket kadınların kurtuluşunu sağlayamaz. İstiklal Kadınları Hareketi’nin sınıfsal pozisyonu ise sadece bir alakasızlık değil, aleni bir düşmanlıktır. Hakları için açlık grevinde olan, bedenlerini sermayeye karşı siper eden madencilerin direniş alanına dayanışma şovuyla gidip, o işçilerin gözlerinin içine baka baka yemek yemeleri mideleri bulandıran bir ikiyüzlülüktür ve bu gösterdikleri yüz, bu faşist hareketin gerçek yüzüdür.
İşçi sınıfının açlığı üzerinden sağcı bir PR çalışması yürütenlerin feminizmle uzaktan yakından ilgisi olamaz. Bu ancak burjuva şımarıklığının faşizmle harmanlanmış halidir. Gittikleri eylemlerde devasa “Türk Kadını” pankartlarıyla boy gösterip deklanşör sesleri kesilir kesilmez alanı terk etmeleri; meselelerinin kadın mücadelesi değil, milliyetçi bir vitrin dizaynı olduğunu kanıtlamaktadır. Alanlarda sarı torbalarla çöp toplayarak devrim şehitlerine eylem konusundan bağımsız şekilde hakarette bulunmaları, asıl amaçlarının dayanışma olmadığını aslında bize çok net gösteriyor.
Patriyarka ile hesaplaşmadan feminizm olmaz
Gerçek feminizm; patriyarkanın kurumlarıyla, aktörleriyle ve onun siyasal zihniyetiyle radikal bir hesaplaşmayı gerektirir. Aslolan feminizm; kadınlara erkek egemenliğinden arındırılmış, özerk ve güvenli alanlar açar. Oysa bu yapının üyelerinin, göçmen düşmanlığı üzerinden siyasi rant devşiren Zafer Partisi’nin erkek genel başkanıyla poz verip “feminizm” konuştuklarını dile getirmeleri bile hareketin bir kadın örgütlenmesinden ziyade, sağcı erkek siyasetinin kadın kollarından farksız olduğunu gösteriyor.
Feminist olduklarını iddia ettikleri alanlara sürekli olarak cis-hetero erkek yardakçıları eşliğinde girmeleri, bağımsız bir kadın iradesinden ne kadar korktuklarının ve ataerkinin gölgesinden asla çıkamadıklarının en net fotoğrafıdır. Ümit Özdağ ile tıpatıp aynı çizgide olmalarını ve asla fonlanmadıkları yalanının yanı sıra, genel başkanları Nursena Gür’ün nişanlısının da yine Zafer Partisi üyesi Arıkan Arı olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir.
Kendi milliyetçi hezeyanlarını paylaşmayan herkesi düşmanlaştıran bu oluşum, eleştiriye karşı da ancak bir faşistin verebileceği tepkileri vermektedir. Sosyal medyada kendilerine yöneltilen en ufak bir eleştiriyi derhal “terörizm” ile yaftalayıp oluşturdukları trol ordularıyla kadınları linç ettirmeleri, bu hareketin yapı taşının halkı kin ve düşmanlığa sürüklemek olduğunu ortaya koyuyor. Onların sözde “kız kardeşlik” anlayışı, kendi etnik ve ideolojik sınırlarına hapsolmuş mini bir faşizm simülasyonudur.
Türk kadınlarının farklı coğrafyalardaki ve etnisitelerdeki kadınlarla dayanışma kurmasını terörizm ilan edecek kadar aklını yitirmiş bu yapı, kendileri gibi ırkçı, dışlayıcı ve faşist olmayan kadınların “Türklüğünü” dahi reddetme cüretini kendinde bulmaktadır. Kimin “makbul kadın” olduğunu belirleme yetkisini kendinde gören bu üstenci ve hastalıklı zihniyet, tam da bizlerin yıllardır mücadele ettiğimiz erkek devlet aklının ta kendisidir.
Faşizmin Pembesi Olmaz
Kadın mücadelesi; göçmen nefreti kusmak, sınırları kutsamak, işçi sınıfına sırt çevirmek ve sağ popülizmin değirmenine su taşımak için araçsallaştırılamaz. İstiklal Kadınları Hareketi’nin sahnelediği bu rezil oyun; kadınları özgürleştirmek şöyle dursun, ezilenleri birbirine düşman ederek kapitalist patriyarkanın ömrünü uzatmaya hizmet eden bir Truva atından ötesi değildir, olamaz.
Biz sosyalist feministler çok iyi biliyoruz ki kız kardeşlik sınır, sınıf ve renk tanımaz. İşçinin açlığıyla alay eden, faşist erkek siyasetine sırtını dayayan ve farklı olanı linç eden bu ırkçı grup; tarihin çöplüğüne, ataerkinin diğer şakşakçılarının yanına süpürülecektir. Enternasyonal bir dayanışma ve sınıfsız, sömürüsüz bir dünya inşa edilmeden hiçbir kadın özgür olamaz. Faşizm, hangi renk pankartın arkasına saklanırsa saklansın, tüm kadınların baş düşmanıdır.
Bell Hooks’un Feminizm Herkes İçindir kitabında dediği gibi: “Mücadelede kız kardeş olabilmek için önce biz kadınların, diğer kadınları (cinsiyet, sınıf ve ırk farklılıkları dolayımıyla) nasıl baskı altına alıp sömürdüğümüzle yüzleşmemiz gerekiyordu.” Tıpkı ancak femonasyonalist olabilen İstiklal Kadınları Hareketi gibi, mücadelemize zarar veren toplulukların kendilerini feminist olarak tanıtma hakkı olmadığı gibi, enternasyonalist bilinçte olmayan kimsenin kendine feminist demeye hakkı yoktur. İki kutu pizza ve üç kare fotoğraf uğruna kadınları ateşe atmanın aslında kendilerini diri diri yakmak olduğunu elbet bir gün anlayacaklarına, inanmasam bile umuyorum.
