Raul Castro, sosyalist Küba’nın ikinci devlet başkanıdır. Ağabeyi Fidel’in önderliğinde gerçekleşen 1959 devriminin hayatta kalan son kurucu kadroları arasında yer alıyor. Geçtiğimiz hafta, Amerikan savcıları Raul Castro hakkında bir iddianame hazırladılar. 1996 yılında Küba hava sahasını ihlal eden iki sivil uçağı düşürme emrini vererek dört kişinin ölümüne neden olmak suçlamasıyla yargılanmak üzere ABD’ye teslim edilmesi isteniyor.
30 yıl önceki bir vaka nedeniyle 94 yaşındaki bir devrim önderini yargılama talebinin hukukla ilgili olmadığı, hatta siyasi olmaktan da öte sembolik bir değeri olduğu açık. Sosyalist Küba, tarihi boyunca ABD ambargosu altında yaşadı. Amerikan yaptırımları, Trump yönetimi döneminde tam bir ablukaya dönüştü. Ülke halkı, uzun bir süredir temel gıda maddeleri ve yakıt sıkıntısı içinde hayatta kalma mücadelesi veriyor. Başkan Trump ve Küba asıllı Dışişleri Bakanı Marco Rubio, belli ki bu koşullar altında sonuç alabileceklerini düşünüyorlar.
Trump, Venezuela Başkanı Nicolas Maduro’yu “cerrahi” bir askeri operasyonla kaçırarak önemli bir gövde gösterisi yapmıştı. Şimdi benzer bir “anlaşmalı” operasyonla Raul Castro’yu teslim alarak İran savaşında yaşadığı prestij kaybını telafi etmeyi umduğu anlaşılıyor. Geçen hafta içinde ABD donanmasına bağlı bir uçak gemisinin Küba karasuları yakınına gönderilmesi, savaş ve operasyon hazırlığı anlamına geliyor. CIA ile Küba yetkilileri arasında görüşme ve pazarlıklar yapıldığı konusunda Batı basınına sızan haberler var.
Ama Amerikan yönetiminin motivasyonu, Trump’ın prestij telafisinden ibaret değil. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminin başından itibaren Amerika kıtasını yeniden Washington merkezli bir nüfuz alanı olarak tanımlayan bir siyasal dil kullanıyor. Bu yaklaşım, iki yüzyıl önce ilan edilen Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Latin Amerika, bu perspektifte bağımsız bir jeopolitik alan değil; yeniden düzenlenmesi gereken bir “arka bahçe” olarak görülür. Venezuela’da gerçekleşen ve Küba’da hedeflenen ‘rejim değişikliği’ gibi Arjantin’den Şili’ye ve oradan Kolombiya’ya kadar ‘ABD dostu’ sağcı hükümetlerin oluşmasına verilen açık destek, kapsamlı bir ideolojik yeniden yapılanma arzusunun göstergesidir.
Ne var ki Latin Amerikalı halkların hafızasında ABD müdahalelerinin pek iyi bir yeri olmadığı bilinir. ABD dostu rejimlerle yönetilmenin karşılığı, demokrasi ve ekonomik refah değil, askeri diktatörlükler ve kronik yoksulluk olmuştur. Brezilya, Şili ve Arjantin başta olmak üzere, 1960’lı ve 70’li yıllarda bölgede ortaya çıkan sosyalist yönetimler, ardı ardına CIA güdümlü askeri darbelerle devrilmişti. Küba devrimi gibi, Venezuela, Honduras ve Bolivya da 21. yüzyıl başında iktidar olan Bolivarist akım da bu neo-kolonyal kadere başkaldırı girişimleriydi.
Caracas’taki sarayından New York’a kaçırılarak bir ‘sirk’ mizanseni içinde dünyaya sergilenen Maduro, Bolivarist hareketin iktidarda kalan son temsilcisiydi. Aynı akımın Bolivya’daki önder figürü Evo Morales de kaçırılma tehdidi altında. Bolivya yerlileri, yeniden içine itildikleri yoksulluk ve sefalete karşı son bir yıl boyunca iktidarda olan sağcı hükümetin istifasını talep ederken ‘ABD dostu’ başkan Rodrigo Paz, başkent San Diego’yu kuşatan halkın Morales tarafından kışkırtıldığını iddia ediyor. Oysa Morales, 2019’dan bu yana emekli devlet başkanı olmak dışında herhangi bir resmi sıfat taşımıyor. Son iki yıldır MAS partisinin başkanlığını da bıraktı. Buna rağmen, CIA’in onu da kaçırıp hapsetme hazırlığı içinde olduğu iddia ediliyor. Bolivya yerli hareketi aktivistleri, geçen hafta içinde Morales’in yaşadığı bölgedeki bir havalimanının pistlerini bloke ettiler. Bu eylemin nedenini de ABD ordusuna bağlı askerlerle CIA operasyon timlerinin bir indirme harekatıyla emekli başkanı kaçırma planını engellemek olarak açıkladılar.
Maduro, Morales ya da Raul Castro: Amerikan yönetimi hepsinin peşinde; belli ki kıta üzerinde sosyalist hafızanın hiçbir izine tahammül edemiyor. Onlar nezdinde aslında gerillacı, parlamenter sosyalist ya da Bolivarist bütün varyantlarıyla anti-kolonyal devrim anlatılarının tabutuna son çivi çakılacak.
Bu açıdan bakıldığında ABD yönetiminin hedefi, yalnızca dış politikada bir başarı hikâyesi üretmek değildir. Daha derinde, Soğuk Savaş sonrasında tam olarak çözülememiş bir tarihsel hesabın kapatılmaya çalışıldığı görülüyor. Latin Amerika’da ABD hegemonyasına meydan okuyan bütün siyasal gelenekler itibarsızlaştırılabilirse, Monroe Doktrini yalnızca jeopolitik olarak değil, sembolik olarak da yeniden tesis edilmiş olacaktır.
Bu nedenle Trump’ın çabası, İran fiyaskosunun tazmini için Küba’yı hırpalamak ya da birkaç eski devlet başkanını hapsetmekten ibaret olarak okunmamalıdır. Görünenin ötesinde önemli bir sembolik/patolojik anlam taşımaktadır. Anlaşılan o ki mesele, kriminalize edilen bu üç isim nezdinde Che Guavera, Fidel Castro ve Salvador Allende’nin 20. yüzyıl bakiyesi efsanelerini tarihe gömmektir. Trump’ın dokunuşu, Amerikan toplumunun hasarlı kolektif psişesini onaracak; ‘ABD yurttaşı’ imgesi, küresel hegamon olarak yeniden inşa edilecek(!)
Trump’ın rüyası böyle. Ama her rüyada olduğu gibi bu da kendi kâbusunu içinde taşıyor. Çünkü Amerikan seçmeni, jeopolitik prestijden çok benzin pompasındaki rakamlarla ilgileniyor ve oradaki yükseliş devam ettiği sürece Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump önderliğinde Cumhuriyetçilerin yenilgisi kaçınılmaz görünüyor.
