ABD ve İran arasında 17 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptının koşulları, Soykırımcı Epstein Koalisyonuna mutlak bir hezimete doğru götürürken Başkan Donald Trump rotayı yeniden savaşa kırdı. İran’a teslimiyet anlaşmasını dayatabileceği saha koşulları yaratmak ya da kaldıraç olarak kullanabileceği bir koz elde etmek için ‘sonsuz savaş’ döngüsüne girmeyi göze aldı. Halbuki Trump bütün seçim kampanyalarında sonsuz savaşlardan kaçırma vaadiyle seçmeni arkasına almıştı.
Savaşın stratejik hedeflerinden hiçbirine ulaşamayınca geriye umutsuzca zafer olarak bayraklaştıracağı iki şey kaldı: Zenginleştirilmiş uranyumla ilgili bir taviz ve Hürmüz Boğazı’nda savaştan önceki serbest geçiş düzenine dönüş.
7 Temmuz’dan bu yana saldırı haritası, ‘Durum Odası’ndaki ergenlerin Trump’ın önüne koyduğu üç seçeneği mümkün kılacak şekilde ‘zemini yumuşatma’ amacı güttüğünü gösteriyor. Basra (Fars) Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi kıyılarında İran’ın saldırı ve savunma yeteneklerini yok ediyorlar. Böylece karar anında Trump’ın önündeki seçenekler doğrultusunda harekete geçebilmek için sahayı olgunlaştırmayı umuyorlar.
İran petrolünün yüzde 90’ının çıkış yeri Hark Adası’nı işgalin Tahran’ın belini kıracak bir koz olacağını düşünüyorlar.
Bunun yanı sıra Hürmüz’ün kontrolünde kilit önem arz eden birkaç ada ile Sirik gibi kıyı şeridine çıkarma ikinci seçenek olarak masada duruyor. Bender Abbas, Cask ve Çabahar Limanlarının ısrarla vurulması ‘ekonomik damarları’ kesme hedefinin bir parçası.
Kıyı şeridinde İran savunmasının zayıflatılması halinde deniz ablukasının daha etkili olacağını umuyorlar. Bender Abbas ve çevresindeki ana yollar üzerinde köprüleri uçurarak da kıyı şeridine tahkimatı önlemeyi hedefliyorlar.
Bütün bunlar kısmi işgal ve ekonomik ceremeyle sonuç almaya odaklı hesaplar.
Ancak ABD, İran’ın asimetrik savaş kapasitesinin kabuğuyla uğraşırken stratejik yeteneklerin saklı olduğu çekirdeğe ulaşamıyor. Tahliye edilmiş kışlalar, açıktaki iskeleler, sabit radar, kuleler vuruluyor. Bunlar işgal gücünün yüzleşeceği riskleri azaltmıyor: Adalara çıkarma ya da kıyı şeridinde kısmi işgal, Amerikan güçlerini rahatlıkla açık hedef haline getirebilir.
Kıyı şeridini felç ederek Boğaz’a hakim olacak şekilde deniz üstünlüğü kurma hedefine de yaklaşmış değiller. 7 Temmuz’dan bu yana İran’ın Hürmüz Boğazı’nda kontrol yetenekleri sanıldığı gibi zayıflamadı.
Tüccar kafalı Trump İranlıların hayatta kalma motivasyonunu anlamıyor.
Amerikan saldırganlığına karşın İran’ın misillemeleri genişletmesi basitçe ABD’yi müzakere masasına döndürme amacının ötesinde hesaplar barındırıyor.
Trump’ın koz olarak ele geçirmeye çalıştığı Hürmüz artık İran açısından bir egemenlik meselesi. Buradaki kontrolü kalıcı hale getirmek ve egemenliğini tescil ettirmek istiyor. Bunu dayatılmış haksız bir savaşın yol açtığı kayıpları tazmin etmenin bir yolu olarak da görüyor.
İkincisi, İran, Amerikan askeri hegemonyasının tası tarağı toplayıp gittiği bir bölge hedefliyor. İran’ı çevreleyen 17 üssü ABD için güvenli olmaktan çıkarıyor. İran tırmandırma basamaklarında üstünlüğü koruduğu sürece bu gerilimi sürdürebileceğini düşünüyor.
Ve Arap şeyhlerinin ve emirlerinin Amerika’nın koruma şemsiyesinin artık bir illüzyon olduğunu anlamalarını bekliyor, ki saldırgan bir güce ev sahipliği yapmaktan vazgeçsinler.
Lakin ABD’ye üs, liman ve topraklarını açan bu ülkelerin bağımlılık ilişkisi o kadar derin ki hiçbiri kendi omurgası üzerinde duracak durumda değil.
İran lehine herhangi bir statüko değişikliğini önlemek için ya ABD’yle iş birliğini daha ileri boyutlara taşıma ya da alternatif ortaklıklara yönelme eğilimi sergiliyorlar. Hürmüz’ün İran kontrolünde kalması, Körfez ülkeleri için kesinlikle önlenmesi gereken bir sonuç.
Daha özel durumlar da var. Mesela Suudi Arabistan, İran’ın misilleme kapasitesiyle oluşturduğu caydırıcı koşullarda Yemen’de Suudi-Amerikan denkleminin parçalanmasından korkuyor. İran’ın iki uçuşla 11 yıldır Yemen’e dayatılan hava ambargosunu kırması Riyad’ı öfkelendirdi. Suudiler ikinci İran uçağının inmesini önlemek için Amerikan onayı ve teşvikiyle Sana ve Hudeyde Havaalanlarını bombaladı. Fakat Husi yönetimine bağlı Yemen silahlı kuvvetleri, Ebha Havaalanını cehenneme çevirip füzeleri Riyad’a döndürerek ‘ablukaya karşı abluka’ dedi. Bu denklem Suudileri kıvrandırıyor. O yüzden Yemen’e karşı daha fazla Amerikan yardımı beklerken ekonomisine dolar akıttığı Pakistan’dan da askerlerini, bu yalınayak halkın üzerine sürmesini istiyor. Pakistan, Suudi cömertliğine karşı yıllarca Riyad’da askeri hizmet sundu. 2015’teki savaşta da 17 ülkeden oluşan koalisyonda Pakistan’a ‘oyun değiştirici’ ortak olarak bakıyorlardı. Fakat Pakistan herhangi bir bölge ülkesine karşı savaşın paravan gücü olmak istemedi. Bununla birlikte dünde olmayan yeni bir durum var: Pakistan ile Suudi Arabistan 2025’te karşılıklı savunma taahhüdünü içeren bir anlaşmaya imza attı. Bunu, Suudi Arabistan’ın Pakistan’ın nükleer şemsiyesi altına girdiğine yoranlar da var. Bu anlaşmaya binaen Suudi Arabistan ister İran’dan ister Yemen’den gelsin olası bir askeri tırmanışta Pakistan’ı kalkan olarak yanında görmek istiyor. Reuters’a göre Pakistan nisan başında Suudi Arabistan’a 19 jet ve 8 bin asker konuşlandırdı. Bu konuşlanma muharip güçlerin doğrudan çatışmaya katılma olasılığını artırsa da Pakistan’ın savaşa doğrudan girmesi kolayca göze alabileceği bir seçenek değil. Bu ciddi bir Şii nüfus barındıran Pakistan’ı kendi içinde patlatabilir. Düşmanı Hindistan da bu durumu fırsata çevirip Keşmir’i halletmeye kalkışabilir. Ayrıca İran’la çok hassas dengelere dayalı bir komşuluğu var.
Suudi Arabistan Amerikan güçlerine getirdiği sınırlamalar sayesinde 7 Temmuz’dan bu yana misillemenin adresi olmadı. Tahran’ın da Riyad’ın da hesaba kattığı şeyler olmalı.
Son tırmanışta özellikle Bahreyn ve Kuveyt’teki üsler İran misillemelerinin hedefinde. Kuveyt de Pakistan’la benzer bir savunma anlaşması peşinde. “Ne kadar para ve yatırım istiyorsanız söyleyin, yeter ki İran’ı durduracak caydırıcı bir pozisyon alın” diyecek noktaya geldiler. Bahreyn ve Ürdün’ün de benzer bir arayış içinde olduğu öne sürülüyor.
Pakistan, diğerleri değil ama Suudi Arabistan lehine İran’a uyarıda bulunabilir. İran da “Sen Yemen’e karşı savaşa askeri olarak karışmazsan ben de kendimi tutarım” diyebilir.
Pakistan’ın dahli ile ilgili haberler İslamabad’ın eğilimini değil daha çok beklentileri yansıtıyor. Biraz da caydırıcılık algısı yaratıyor. Elbette İslamabad, Körfez’le ilişkileri kızıştırmak için krizi fırsata çevirebilir.
Ancak Pakistan, İran ile ABD arasında ara buluculuk rolünü çok ciddiye alarak, başka bir yoldan gitmek istediğini Körfez ülkelerine söylemiş oldu. Bu pozisyonun değiştiğine dair henüz bir işaret yok.
İran’la ilgili hesapları tonlarca yanılgıya dayandığı gibi, vurulmuş, aç bırakılmış ve kuşatılmış Yemen’in iradesini de çok hafife aldılar. Başkent Sana’da neredeyse her cuma yüz binlerin katıldığı gösteriler, ister İsrail-Amerikan ister Suudi saldırganlığı olsun, hepsine karşı süreklilik arz eden bir meydan okumayı resmediyor. Bu siyasi tercihlerin toplumsal zeminini de işaret ediyor. Bu zeminin ürettiği iradeyle Yemen, İran’la eş güdüm halinde Kızıldeniz ile Aden Körfezi arasındaki Bab’ul Mendeb Boğazı’nı kapatabilir. Aynı zamanda Kızıldeniz’deki Suudi limanlarını felç edebilir. Aramco’nun tesislerini de ateşe boğabilir. Kaldıraçsa alın size kaldıraç.
Bütün bunlara rağmen ABD’nin stratejik denklemlerden basitçe çekileceği beklentisi de gerçekçi değil. Bu savaşın çok sayıda cephesi ve katmanlar halinde boyutları var. Türkiye net olarak Amerikan hesaplarında yer alıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın savaşla ilgili değerlendirmeleri Amerikan çıkarlarına hizmet ediyor. Bu tercih, Trump’ın Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın dilinde ifadesini bulan dizayn operasyonlarına da katkı sunuyor. Barack’tan dökülen son inciler şöyle:
“Trump’ın Orta Doğu ulus devletlerini birbirine bağlama odaklı yeni ittifaklar paradigması; Mezopotamya, Levant, Türkiye ve Körfez genelinde dönüşüm yaratacak bir koridorun haritasını çiziyor. Bu da Hürmüz Boğazı’nı çok yakında önemini büyük ölçüde yitirecek bir konuma getiriyor.”
Üzerine kitap yazılır.
Ensesine parfüm fıslanmış Ebu Muhammed el Colani’yle Suriye’nin Amerikan eksenine oturması, Lübnan hükümetinin Hizbullah’a karşı Amerikan-İsrail planlarına ortak edilmesi, Irak’ta yeni Başbakan Ali el Zeydi’nin kendisini iktidar yapan Şii denklemini göz ardı ederek büyük bir aşağılık kompleksi içinde Trump’a bağlılık göstermesi, İran’ı kuzeyden çevreleyen Ermenistan ve Azerbaycan’ın koşar adım Washington’a kapaklanması operasyonun ne kadar kapsamlı ilerlediğini gösteriyor.
Yine de bu coğrafya, içinde bulunduğu gerçeklikten çok fazla uzaklaşamaz. Irak mesela. Zeydi, Necef’te Ali Hamaney’in cenaze töreninde İranlı liderlerle dua edip, altı gün sonra Beyaz Saray’da Trump’ın övgüleriyle mest oldu. Zeydi, Trump’ın Haşd’uş Şaabi liderlerine yönelik suikastlardan gururla bahsederken takındığı olumlayıcı tavrın evde bir karşılığının olacağını biliyor olmalı. Çünkü Necef’te 4 milyonluk cenaze töreninin Bağdat’ta siyasi karşılığı az değildir. Lübnan’da İsrail lehine ılık illüzyonun sonu da soğuk bir hava kütlesine çarpmak olacaktır. Senaryoların hiçbiri yazıldığı gibi ilerlemiyor. Bu coğrafya daha çok metin eskitir.
