Giriş
Faşizm üzerine düşünmenin güçlüklerinden biri, kavramın hem gelişigüzel kullanılması hem de tarihsel örneğine hapsedilmesidir. Her otoriter uygulamayı faşizm saymak kavramın açıklayıcılığını aşındırır; faşizmi Mussolini İtalya’sı ile Hitler Almanya’sının tamamlanmış kurumlarına bağlamak ise çağdaş dönüşümleri ancak son aşamalarına vardıklarında tanıyabilmemize yol açar. Türkiye’de bugün karşı karşıya bulunduğumuz mesele, geçmişin eksiksiz bir tekrarını aramak değil, siyasal alanı, devlet aygıtlarını ve gündelik hayatı daha baskıcı ve hiyerarşik bir doğrultuda değiştiren hareketi kavramaktır. Bu nedenle kullanılabilecek en elverişli kavram, tamamlanmış bir rejim tipinden çok bir süreci ifade eden faşistleşmedir.
Georgi Dimitrov’un 1935’te Komünist Enternasyonal’in VII. Kongresi’ne sunduğu rapor, faşizmi sermaye düzeninden kopuk bir siyasal taşkınlık olarak görmeyi reddediyordu. Onun sıkça aktarılan tanımı, faşizmi finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü olarak nitelendirir (Dimitrov, 1975). Tanım mekanik biçimde bugüne taşındığında yetersiz kalır. Buna rağmen üç önemli uyarıyı korur: Faşizmin sınıfsal ilişkilerden bağımsız olmadığı, kendiliğinden veya bir gecede doğmadığı ve ona karşı mücadelenin parçalanmış muhalefet odaklarının yan yana gelmesini gerektirdiği.
Türkiye’deki son gelişmeler bu üçüncü uyarıya özel bir güncellik kazandırıyor. Kürt siyasetinin yakın zamana kadar kriminalize edilmesi ve kayyım uygulamalarına maruz bırakılması, emek örgütlerinin baskılanması, CHP yönetimine mahkeme kararıyla müdahale edilmesi, seçilmiş belediyelere yönelik operasyonlar, kadınların ve LGBTİ+’ların aile merkezli bir siyasal programla hedefe yerleştirilmesi, basın ve insan hakları örgütlerinin hesaplarına getirilen erişim engelleri birbirinden bağımsız vakalar değildir. Her birinin hukuki gerekçesi, hedef kitlesi ve tarihsel arka planı farklıdır; fakat hepsi siyasal çoğulluğun sınırlandırıldığı, hak talebinin güvenlik tehdidine çevrildiği ve iktidarın kabul edilebilir muhalefetin sınırlarını tayin ettiği bir düzlemde birleşmektedir.
Dimitrov’u bugün okumak, 1930’ların halk cephesi formülünü olduğu gibi yeniden yürürlüğe koymak anlamına gelmez. Asıl ihtiyaç, onun ortaya attığı siyasal soruyu bugünün toplumsal özneleri ve çelişkileri içinde yeniden kurmaktır: Farklı baskı biçimlerine maruz kalan güçler, kendi taleplerinden vazgeçmeden faşistleşmeye karşı etkili bir demokratik cepheyi nasıl kurabilir?
Faşizm, neo-faşizm ve faşistleşme
Faşizm tartışması çoğu zaman adlandırma kavgasına dönüşür. Türkiye faşist midir, otoriter midir, rekabetçi otoriter midir? Bu kategorilerin her biri belli ilişkileri görünür kılar. Rekabetçi otoriterlik yaklaşımı, seçimlerin sürdüğü fakat devlet kaynakları, medya, hukuk ve idare aracılığıyla oyun alanının iktidar lehine ağır biçimde bozulduğu rejimleri açıklar. Türkiye üzerine yapılan çalışmalar, seçimlerin varlığının demokratik rekabeti güvence altına almaya yetmediğini uzun süredir gösteriyor (Esen & Gümüşçü, 2016). Otoriter neoliberalizm kavramı ise siyasal baskı ile piyasalaştırma, güvencesizleştirme ve sermaye birikimi arasındaki bağı öne çıkarır (Tansel, 2018).
Rekabetçi otoriterlik kavramı, seçimlerin biçimsel varlığını esas aldığı için Türkiye’deki dönüşümü daha baştan eksik kavrar. Rejimi, iktidar lehine bozulmuş olsa da seçimli rekabetin sürdüğü bir düzen olarak tarif etmek; devletin ve toplumun dost-düşman ayrımı temelinde yeniden kuruluşunu, siyasal hasımların meşru rakip olmaktan çıkarılarak iç düşman sayılmasını, milliyetçi-muhafazakâr kitle seferberliğini ve belirli hayatların millî bünyeye yabancı ilan edilmesini arka plana iter. Bu bakımdan kavram faşistleşmeyi açıklamakta yetersizdir; dahası, onu otoriterliğin seçimsel bir çeşidi içinde perdeler. Otoriter neoliberalizm, siyasal baskı ile piyasalaştırma arasındaki bağı açığa çıkarır; fakat faşistleşmenin kitle siyaseti, düşman üretimi ve gündelik hayata yerleşen hiyerarşileri bakımından tek başına yeterli değildir. Burada zor ile rıza birbirini dışlamaz. Gramsci’nin hegemonya çözümlemesinin hatırlattığı gibi, devlet zor aygıtlarından ibaret değildir; egemenlik, gündelik hayatı kuşatan kurumlar, alışkanlıklar ve anlam dünyaları içinde üretilir (Gramsci, 1986).
Neo-faşizm, tarihsel faşizmin savaş sonrasında ve günümüz koşullarında aldığı ideolojik ve örgütsel biçimleri adlandırmak için kullanılabilir. Irkçılık, şovenizm, erkeklik kültü, komünizm düşmanlığı ve lider ilkesi; göçmen karşıtlığı, ‘toplumsal cinsiyet ideolojisi’ söylemi, dijital seferberlik ve seçimli siyasetle yeni bileşimler kurar. Traverso’nun post-faşizm kavramı, klasik faşizmle günümüz radikal sağı arasındaki bu süreklilik ve kopuş alanına işaret eder (Traverso, 2024). Palheta ise faşizmin bir anda iktidara gelen hazır bir özne olmadığını; kapitalizmin krizi, ırkçılık, otoriter devlet dönüşümü ve solun güçsüzleşmesi içinde mümkün hâle geldiğini vurgular (Palheta, 2021).
Türkiye söz konusu olduğunda ana kavramın faşistleşme olması bu yüzden daha isabetlidir. Seçimler kaldırılmadan sonuçları etkisizleştirilebilmekte, partiler kapatılmadan yönetimlerine müdahale edilmekte, basın tümüyle yasaklanmadan erişim alanı daraltılmakta, hukuk resmen askıya alınmadan siyasal hasımlara karşı seçici biçimde işletilebilmektedir. Süreç düz bir çizgide ilerlemez; dirençlerle, geri çekilmelerle ve kurumlar arasındaki gerilimlerle karşılaşır. Tam da bu nedenle siyasal mücadeleye açıktır.
Dimitrov’un imkânı ve sınırı
Dimitrov’un çözümlemesinin kalıcı yanı, faşizmi kapitalizmin dışından gelen irrasyonel bir felaket olarak değil, sınıf iktidarının belirli bir siyasal biçimi olarak ele almasıdır. Ekonomik kriz, mülksüzleşme ve gelecek kaybı kendiliğinden ilerici bir siyasete dönüşmez. Faşist hareketler bu deneyimleri sınıfsal kaynaklarından kopararak ulusal aşağılanma, iç düşman, ahlaki çöküş ve güçlü devlet anlatıları içinde yeniden örgütler. Böylece yukarıya yönelmesi mümkün öfke, aşağıdakilere ve farklı olanlara çevrilir.
Ne var ki Dimitrov’un formülü, faşizmin göreli özerkliğini, kitle tabanını ve devlet aygıtlarındaki dönüşümü açıklamakta dar kalabilir. Poulantzas’ın katkısı burada önemlidir. Faşizm, egemen sınıfın tek merkezden verdiği bir emirle kurulmaz; sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki krizin, devlet aygıtlarının yeniden düzenlenmesinin ve halk sınıflarının siyasal yenilgisinin içinden gelişir (Poulantzas, 1980). Dolayısıyla sermaye ile faşist siyaset arasında kaba bir araç ilişkisi kurmak yerine, karşılıklı gerilimleri ve faşist iktidarın devlet içinde yarattığı özgül yoğunlaşmayı incelemek gerekir.
Dimitrov’un çerçevesi, kendi devrinin hayati meselesi olan faşizmin sınıfsal niteliğini ve ona karşı ortak mücadelenin zaruretini kavramak bakımından büyük bir açılım sağlamıştı. Ondan, henüz bugünkü anlamlarıyla kurulmamış feminist, queer veya sömürgecilik karşıtı tartışmaların bütün kavramlarını taşımasını beklemek anakronik olur. Bununla birlikte faşistleşmeyi bugün düşünürken bu çerçevenin genişletilmesi gerekir. Patriyarka, ırkçılık, sömürgecilik ve heteronormatif düzen, siyasal alanın dışında kalan ikincil başlıklar değildir. Aile, nüfus, cinsellik ve toplumsal cinsiyet politikaları; emeğin yeniden üretimini, bakım yükünün kadınlara devrini, genç kuşakların disipline edilmesini ve makbul nüfusun tarifini düzenler. Dimitrov’dan kalan sınıf ve cephe siyaseti, feminist, queer ve sömürgecilik karşıtı birikimle buluşturulduğunda iktidarın toplumun dokusuna nasıl yerleştiği daha sahih biçimde anlaşılabilir.
Bununla birlikte Dimitrov’un cephe siyaseti hâlâ yakıcı bir soruyu taşır. Faşizmin farklı kesimlere yönelttiği saldırılar karşısında her örgütün kendi alanını korumaya çalışması yetmez. Saldırıların ortak siyasal mantığı kavranmadığında iktidar, muhalefeti sıralı ve seçici biçimde yalıtabilir. Cephe ihtiyacı, bütün farklılıkları tek bir kimlik altında eritmekten değil, bu yalıtma düzenini bozma zorunluluğundan doğar.
Türkiye’de faşistleşmenin siyasal ekonomisi
Türkiye’nin otoriter dönüşümünü salt devlet başkanının kişiliğiyle veya muhafazakâr seçmenin kültürel tercihleriyle açıklamak yetersizdir. Neoliberal dönüşüm, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, borçlandırma, kent ve doğa rantlarının belirli sermaye çevrelerine aktarılması ile yürütmenin merkezîleşmesi birbirini besledi. Kamu kaynaklarının dağıtımı siyasal sadakat ağlarıyla birleşirken güvencesizlik, emekçilerin kolektif pazarlık gücünü zayıflattı. Otoriter yönetim, ekonomik programın bir kazası değil, onun sürdürülme biçimlerinden biri hâline geldi (Tansel, 2018).
Kriz derinleştikçe iktidarın toplumsal meşruiyeti yalnız ekonomik başarı vaadine dayanamaz. Millî beka, dış güçler, terör, aile ve ahlak söylemleri bu boşluğu doldurur. Yoksullaşmanın nedenleri mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerinde değil; göçmenlerde, muhaliflerde, kadınların değişen toplumsal konumunda veya LGBTİ+ görünürlüğünde aranır. Sosyal yardımlar hak olmaktan çok sadakat ilişkileri içinde dağıtılırken aile, kamusal sosyal politikanın geri çekilmesini telafi eden bir bakım kurumu olarak yüceltilir. Böylece neoliberal piyasa düzeni ile muhafazakâr aile siyaseti karşıtlık değil, iş bölümü kurar.
Emek mücadelesinin faşistleşme tartışmasının dışında tutulması bu nedenle büyük bir hata olur. Grev yasakları, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller, iş cinayetlerinin olağanlaştırılması ve ücretlerin baskılanması, otoriter devlet biçiminin maddi zeminidir. Demokratik cephe, emek sorununu genel bir ‘sosyal adalet’ temennisine indirgediği anda sınıfsal içeriğini kaybeder. Faşistleşmeye karşı demokrasi, işyerindeki tahakkümü, mülksüzleşmeyi ve servet aktarımını tartışmadan kurulamaz.
Muhalefetin hukuk yoluyla yeniden düzenlenmesi
Güncel faşistleşmenin ayırt edici yöntemlerinden biri, siyasetin hukuk aracılığıyla yeniden tasarlanmasıdır. Hukuk ortadan kalkmaz; muhalefetin kim tarafından, hangi örgütle ve hangi adaylarla temsil edilebileceğini belirleyen seçici bir aygıta dönüşür. Kürt siyasal hareketi yakın geçmişe kadar parti kapatmaları, kitlesel tutuklamalar ve kayyım siyasetiyle karşı karşıya bırakıldı; seçmen iradesi güvenlik ve terör söylemi üzerinden idari vesayet altına alındı. Kayyım mevzuatının, siyasal tutukluluğun, ifade ve örgütlenme alanındaki sınırlamaların bakiyesi ise bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Demokratikleşmenin ölçüsü, bu bakiyenin kalıcı hukuk güvenceleriyle aşılması olacaktır.
2026’da CHP’nin 2023 kurultayının mutlak butlan gerekçesiyle geçersiz sayılması, parti yönetiminin mahkeme kararıyla değiştirilmesi ve bunun ardından Özgür Özel ile çok sayıda milletvekilinin Yeni Parti’yi kurması, müdahalenin ana muhalefetin örgütsel varlığına kadar genişlediğini gösterdi. Bu gelişme, CHP’nin programından veya tarihinden bağımsız olarak demokratik alanın bütününü ilgilendirir. İktidar karşısında etkili olabilecek bir partinin iç iradesinin yargı yoluyla hükümsüzleştirilmesi, siyasal rekabetin sandıktan önce düzenlenmesidir.
Belediyelere yönelik soruşturmalar, seçilmiş yöneticilerin tutuklanması, adaylık imkânlarının idari ve yargısal kararlarla daraltılması da aynı bağlamdadır. Burada hukuk, önceden belirlenmiş siyasal sonuçlara ulaşan tekdüze bir mekanizma değildir; belirsizlik üreterek, sürekli soruşturma tehdidi yaratarak ve muhalefetin enerjisini savunma süreçlerine hapsederek işler. Öngörülemezlik bir kusur değil, disiplin aracıdır.
CHP’ye yönelik yargısal müdahaleye itiraz, Kürt seçmen iradesine geçmişte yöneltilen kayyım uygulamalarının muhasebesinden ayrı tutulamaz. Fakat bunu, barış sürecini görmezden gelen ve önceki baskı düzeninin hiç değişmeden sürdüğünü varsayan bir dille söylemek de doğru değildir. Bugün ihtiyaç duyulan demokratik tutarlılık, sürecin açtığı imkânı büyütmek; kayyımın, parti kapatmalarının ve siyasetin ceza hukuku yoluyla daraltılmasının yeniden başvurulamaz araçlar hâline gelmesini güvence altına almaktır. Böylece CHP’ye, Kürt siyasetine veya başka bir muhalefet odağına yönelen müdahaleler birbirinden ayrı istisnalar olarak değil, müşterek demokratik ilkeler üzerinden değerlendirilebilir. Cephe, geçmiş ihtilafların unutulmasını değil, hiçbir kesimin hakkının siyasal pazarlık konusu yapılmamasını gerektirir.
Aile, ahlak ve LGBTİ+ karşıtlığı
LGBTİ+ karşıtlığı güncel faşistleşmenin tali bir aşırılığı veya muhafazakâr seçmene verilmiş sembolik bir taviz değildir. Aile, millet ve devlet arasında kurulan bağın yeniden üretildiği stratejik bir alandır. ‘Toplumsal cinsiyet ideolojisi’, ‘cinsiyetsizleştirme’, çocukların korunması ve nüfusun devamı söylemleri farklı sağ akımları ortak bir düşman çevresinde buluşturur. Anti-gender siyaset, ekonomik güvencesizliklerin ve gelecek kaygısının kaynağını tartışmak yerine, toplumsal düzenin cinsel ve ahlaki sınırlarının bozulduğu iddiasını öne çıkarır (Graff & Korolczuk, 2022).
Türkiye’de 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesiyle yoğunlaşan bu hat, daha sonra aile ve nüfus politikalarının uzun vadeli bir devlet programına dönüştürülmesiyle genişledi. Eylül 2026’da “Ailem Güvende” adıyla LGBTİ+ derneklerine ve kişilere yöneltilen operasyonlar, gözaltı ve tutuklamalar; Adalet Bakanlığı’nın başsavcılıklara gönderdiği, aileyi ve gençleri “genel ahlaka aykırı” içeriklerden koruma gerekçeli genelge; web siteleri ve sosyal medya hesaplarına getirilen engeller, söylem ile cebir arasındaki geçişi gösterdi.
Bu saldırıların anlamı, LGBTİ+’ları kamusal hayattan silmenin ötesindedir. Devlet, hangi birlikteliklerin aile, hangi bedenlerin korunmaya değer, hangi hayatların toplumsal geleceğin parçası sayılacağını ilan etmektedir. Kadınların bakım emeğini ve doğurganlığını aileye bağlayan siyaset ile LGBTİ+ varoluşunu nüfus ve ahlak tehdidi olarak kodlayan siyaset aynı patriyarkal düzenlemenin parçalarıdır. Aile söylemi aynı zamanda kamusal bakım yükümlülüklerinin özel haneye devrini örter.
Demokratik muhalefetin bu alandaki suskunluğu stratejik bir hata olmanın ötesinde kendi demokrasi anlayışını sakatlar. “Toplum hazır değil”, “şimdi sırası değil” veya “geniş ittifakı ürkütür” denilerek LGBTİ+ haklarının ertelenmesi, cephenin daha kurulurken iktidarın çizdiği makbul yurttaş sınırını kabul etmesidir. Demokratik cephe, en kolay savunulan kesimlerden değil, hakları en kolay feda edilenlerden başlayarak anlam kazanır.
Dijital alanın zaptı
Erişim engelleri çağdaş sansürün tali ve teknik bir biçimi değildir. Siyasal örgütlenmenin, haber dolaşımının ve kolektif hafızanın önemli kısmı dijital alanda kurulduğu için hesapların görünmez kılınması kamusal alandan çıkarma işlevi görür. İçeriğin suç oluşturduğunun açık ve çekişmeli bir yargılamayla belirlenmediği, kararların muhataplara tam olarak bildirilmediği ve hesapların bütünüyle engellendiği durumlarda tedbir, belirli bir ifadeye müdahaleyi aşarak kişinin veya kurumun konuşma imkânını ortadan kaldırır.
Eylül 2026’daki dalga bu bakımdan öğreticidir. LGBTİ+ dernekleri ve aktivistlerle başlayan engellemeler; gazetelere, insan hakları örgütlerine, barış akademisyenlerine, hukukçulara ve sendikal hesaplara doğru genişledi. Aynı dönemde ‘terör’, ‘provokasyon’, ‘dezenformasyon’, ‘psikolojik harekât’ ve ‘dijital güvenlik’ kategorilerinin aynı idari söylem içinde yan yana getirilmesi, ifade ile güvenlik tehdidi arasındaki sınırın ne ölçüde esnetildiğini ortaya koydu.
Dijital sansürün siyasal işlevi, tek tek haberleri görünmez kılmaktan ibaret değildir. Farklı muhalefet çevrelerinin birbirinin uğradığı baskıdan haberdar olmasını, dayanışma kurmasını ve ortak bir anlatı üretmesini de zorlaştırır. Faşistleşme muhalefeti toplumsal olarak parçalarken dijital engeller bu parçalanmanın iletişim altyapısını kurar. Bu nedenle internet özgürlüğü gazetecilerin uzmanlık alanı veya teknik bir hukuk meselesi değil, demokratik cephenin müşterek mücadele başlıklarından biridir.
Cephe neyi ifade etmeli?
Dimitrov’un birleşik işçi cephesi ve halk cephesi politikaları kendi tarihsel koşulları içinde şekillendi. Bunların bugüne doğrudan aktarılması, 1930’ların sınıf kompozisyonunu, parti biçimlerini ve uluslararası dengelerini değişmez saymak olur. Tarihsel halk cephesi deneyimlerinin devrimci siyaseti devlet merkezli bir restorasyona hapsetme, sınıf mücadelesini belirsiz bir ulusal birlik adına erteleme ve büyük partilerin küçük güçleri yutması gibi sorunları da göz ardı edilemez.
Bugünün demokratik cephesi bir seçim protokolünden geniş, bütün farklılıkları eriten siyasal birlikten daha çoğulcu olmalıdır. CHP ve Yeni Parti gibi parlamenter muhalefet güçlerini, Kürt siyasal hareketini, sosyalist partileri, sendikaları, meslek örgütlerini, feminist ve LGBTİ+ hareketleri, ekoloji mücadelelerini, laiklik ve insan hakları çevrelerini kapsayabilecek bir zeminden söz ediyoruz. Bu aktörlerin tarihleri, toplumsal dayanakları ve gelecek tasavvurları aynı değildir. Cephe onları özdeşleştirmez; faşistleşmenin herhangi birine yönelttiği saldırıyı diğerlerinin sorunu hâline getiren müşterek yükümlülükler oluşturur.
Bu yükümlülüklerin programatik bir karşılığı bulunmalıdır: Kürt meselesinde demokratik ve barışçı çözüm; kayyım düzeninin kaldırılması; siyasal tutukluluğa ve ceza hukukunun muhalefeti tasfiye amacıyla kullanılmasına son verilmesi; grev ve sendika haklarının güvence altına alınması; kadınların ve LGBTİ+’ların eşit yurttaşlığı; özgürlükçü laiklik; basın, ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüğü; göçmenlere yönelik ırkçılığa karşı eşit haklar; ekolojik varlıkların sermaye yağmasına karşı korunması.
Bu program ‘önce demokrasi, sonra toplumsal talepler’ biçiminde kurulamaz. Emek hakkı, Kürtlerin siyasal eşitliği, kadınların özgürlüğü ve LGBTİ+’ların var olma hakkı demokrasinin ardından çözülecek özel meseleler değildir. Demokrasinin içeriği tam olarak bu hakların ertelenemezliğinde ortaya çıkar. Cephenin en büyük tehlikesi, iktidarın otoriter aşırılıklarını törpülemekle yetinen bir normalleşme programına dönüşmesidir. Eski düzenin eşitsizliklerine geri dönmek, faşistleşmeyi besleyen toplumsal krizi çözmez.
Cephe siyaseti bağımsız eleştiriyi de ortadan kaldırmamalıdır. Ortak mücadele, büyük muhalefet partilerinin geçmiş ve mevcut sorumluluklarını tartışma dışı bırakmak anlamına gelmez. Tersine, her bileşenin kendi tabanında milliyetçilik, erkek egemenliği, LGBTİ+ karşıtlığı, göçmen düşmanlığı ve sınıfsal ayrıcalıklarla mücadele etmesini gerektirir. Demokratik cephe, en düşük ortak paydada sessizleşen bir beraberlik değil, demokratik yükümlülükleri yükselten bir karşılıklı dönüşüm süreci olmalıdır.
Sonuç: Sırayla hepimizi
Türkiye’de faşistleşme herkesi aynı anda ve aynı araçla hedef almıyor. Kürt siyasetinde yakın geçmişe kadar uygulanan kayyım siyaseti ve yürütülen terör soruşturmaları, emek alanında grev yasakları ve örgütsüzleştirme, CHP’de kurultaya ve parti yönetimine yargısal müdahale, kadınlar ve LGBTİ+’lar bakımından aile ve ahlak siyaseti, basın ve sivil toplum alanında erişim engelleri öne çıkıyor. Bu farklılıklar önemsiz değildir; her mücadele kendi tarihine ve taleplerine sahiptir. Fakat saldırıların birbirinden kopuk görülmesi, iktidara her kesimi kendi yalnızlığı içinde kuşatma imkânı verir.
Dimitrov’un bugüne kalan en canlı sözü, faşizmin tanımından çok bu parçalanmaya ilişkin uyarısıdır. Faşistleşme, karşısındaki güçlerin dağınıklığından, birbirlerine duydukları güvensizlikten ve bazı hakların savunulmasının sürekli ertelenmesinden beslenir. Bir kesimin ezilmesini kendi geleceğine yönelik saldırı saymayan muhalefet, sıra kendisine geldiğinde ortak savunma zeminini çoktan kaybetmiş olabilir.
Demokratik cephe ihtiyacı romantik bir birlik çağrısından doğmuyor. Devletin, sermayenin, yargının, medyanın ve ahlak siyasetinin iç içe geçtiği kapsamlı bir dönüşüme tekil savunma hatlarıyla karşı koymanın güçlüğünden doğuyor. Böyle bir cephe kurulacaksa, seçim hesaplarının ötesinde uzun süreli toplumsal örgütlenmeye; haklar arasında hiyerarşi kurmayan bir programa; barışı, emeği, eşit yurttaşlığı ve özgürlüğü birbirinden ayırmayan bir demokratik tahayyüle dayanmalıdır.
Dimitrov’u bugünden okumak geçmişten hazır cevaplar istemek değildir. Onun sorusunu devralmaktır: Faşistleşme farklı düşman imgeleri üreterek toplumu bölerken, özgürlük güçleri aralarındaki ayrımları koruyarak nasıl ortak bir siyasal irade kurabilir? Türkiye’nin bugünkü ihtiyacı, bu soruyu ertelemeden ve hiç kimseyi sonraya bırakmadan cevaplayabilecek bir demokratik cephedir.
Kaynakça
Dimitrov, G. (1975). Faşizme Karşı Birleşik Cephe (çev. A. Özer). May Yayınları.
Esen, B., & Gümüşçü, Ş. (2016). “Rising Competitive Authoritarianism in Turkey”. Third World Quarterly, 37(9), 1581–1606.
Graff, A., & Korolczuk, E. (2022). Anti-Gender Politics in the Populist Moment. Routledge.
Gramsci, A. (1986). Hapishane Defterleri: Seçmeler (çev. K. Somer). Onur Yayınları.
Palheta, U. (2021, 28 Eylül). “Faşizm, Faşistleşme, Antifaşizm” (çev. G. Çakır & U. Atayurt). İmdat Freni.
Poulantzas, N. (1980). Faşizm ve Diktatörlük (çev. A. İnsel). Birikim Yayınları.
Tansel, C. B. (2018). “Authoritarian Neoliberalism and Democratic Backsliding in Turkey: Beyond the Narratives of Progress. South European Society and Politics”, 23(2), 197–217.
Traverso, E. (2024). Faşizmin Yeni Yüzleri (çev. K. Filiz). Ayrıntı Yayınları.
