Türkiye’de cumhuriyet burjuvazisinin kentsel dönüşüm hamleleri ve imar rantı uygulamaları, kentsel hafızanın en somut taşıyıcıları olan tarihi mezarlıkları ve hazireleri doğrudan hedef almaya devam ediyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı arşivinde yer alan iki farklı belge, yarım asrı aşan bir zaman diliminde devletin mezarlık politikalarındaki niteliksizliği ve tahribatın boyutlarını belgeliyor.
Söz konusu belgelerden ilki, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz’ün 18 Aralık 1940 tarihinde İstanbul Vilayet Mektupçusu Osman Nuri Ergin’e yazdığı resmi yazı. İkinci belge ise Yüksek Mimar Hüsrev Tayla’nın 7 Temmuz 1999 tarihinde Karacaahmet Mezarlığı’nın ihata duvarları ve koruma projelerine dair kaleme aldığı teknik rapordur. 59 yıllık bir arayla kaleme alınan bu iki metin, hem tek parti döneminin hem de neoliberal dönem belediyeciliğinin tarihsel mirasa yaklaşımındaki ideolojik ve sınıfsal tahribatı nitelikli bir biçimde sergiliyor.
Tek parti döneminde “koruma” kisvesi altında nakil ve kayıplar
Tahsin Öz’ün 1940 tarihli yazısı, Türk bilimine, sanatına ve edebiyatına katkı sunmuş tarihi şahsiyetlerin gözden uzak mezarlarının durumunu ele alıyor. Yazıda, kentin sapa noktalarında kalan pek çok nitelikli mezarın bakımsızlıktan kaybolduğu itiraf edilirken, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu mezarları imar etme veya bulundukları yerlerde korunmaları mümkün değilse “uygun yerlere nakletme” kararı aldığı aktarılıyor.
Öz, yerinde korunması imkansız görülen mezarların tespiti için idareden bilgi talep ediyor. Ancak dönemin bürokratik yaklaşımı, mekansal hafızayı yerinde korumak yerine nakil politikalarıyla hafızayı parçalama riskini beraberinde getiriyor. Öz’ün bu talebine resmi makamlarca yanıt verilip verilmediği ise arşiv kayıtlarında bulunmuyor.

90’larda mezarlık mafyası ve rant çarkı: Karacaahmet örneği
Yüksek Mimar Hüsrev Tayla’nın 1999 tarihli raporu ise kentsel rantın ve denetimsizliğin ulaştığı boyutları Karacaahmet Mezarlığı üzerinden İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu ile İBB’nin bilgisine sunuyor. Tayla’nın raporunda en dikkat çeken unsur; tarihi ve estetik değeri yüksek geleneksel Osmanlı mezar taşlarının, ticarileşen defin alanları açmak veya “mezarlık mafyası” tarafından yağmalanmak amacıyla sistemli olarak yok edilmesidir.

Tayla, ihata duvarlarının yapımından sonra belediyenin derhal mezarlık içi düzenleme projesini hayata geçirmesini, tescilsiz haldeki geleneksel mezar taşlarının tespit edilerek acilen koruma altına alınmasını talep ediyor. Ancak 1940’taki belgede olduğu gibi, Tayla’nın uyarı ve çözüm önerilerinin de belediye ve bakanlık bürokrasisi nezdinde karşılık bulup bulmadığı meçhul kalıyor.
Semavi Eyice: “İlericilik namına tarihi hafıza yok edildi”
Tarihi mezarlıkların uğradığı sistemli kırımın arka planındaki ideolojik ve idari zihniyeti ise sanat tarihi uzmanı Prof. Dr. Semavi Eyice “Hazire Ve Mezarlıklar” başlıklı çalışmasında sert bir dille eleştiriyor. Eyice, mülkiyeti koruyan kanun maddelerinin hiçbir zaman uygulanmadığına işaret ederek, mülki amirlerin ve idarecilerin tutumunu şu sözlerle teşhir ediyor:
“Çok ‘ileri fikirli’ olduklarını ispatlamak isteyen idare amirlerinin bir çeşit ‘inkılapçı’ görünmek istekleri, en başta ‘gerilik sembolü olan’ servilerin kesilmesi, kavuklu, çeşitli serpuşlu mezar taşlarının kırdırılarak yok edilmeleri ile açığa vurulabileceği sanılıyordu. Bunun sonunda yalnız İstanbul’da değil Türkiye’nin başlıca şehir ve hatta kasabalarında mezarlık ve hazireler inanılmaz bir hınç ve gayretle yok edildi.”
Bostancı Köprüsü örneği: Evliya Çelebi’nin aktardığı tarih yok edildi
Eyice, bürokratik cehaletin ve rant hırsının yok ettiği değerlere örnek olarak Bostancı Köprüsü başındaki tarihi kabristanı gösteriyor. Dükkan ve çarşı yapımı sırasında hiçbir iz kalmayacak şekilde ortadan kaldırılan bu küçük mezarlığın, Evliya Çelebi’nin 1651 yılındaki notlarında geçen ve idareye isyan ettikleri gerekçesiyle idam edilen Dasnik Emirze ile Hanefî Halife’nin defnedildiği tarihsel mekan olduğunu hatırlatan Eyice, yetkililerin “burada tarihi değer yok” iddiasıyla kentsel hafızayı nasıl mülksüzleştirdiğini vurguluyor.
Arşivdeki belgeler ve tarihsel tanıklıklar; kamusal alanların ticarileştirilmesi, “modernleşme” adı altında geçmişin izlerinin silinmesi ve idari cezasızlık politikalarının Türkiye’de kültür kıyımını kurumsal bir pratiğe dönüştürdüğünü kanıtlıyor.
