Derleyen: Mehmet Murat Yıldırım, (SH)
Türkiye sinema tarihinin en dönüştürücü figürlerinden biri olan oyuncu, senarist ve yönetmen Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984’te Paris’te sürgündeyken hayatını kaybetti. Vefatının 42. yılında sevenleri, dostları ve hak odaklı sinema çevreleri tarafından saygıyla anılan Güney, halkçı sinema anlayışı, politik duruşu ve ezilen sınıfların yaşamını beyaz perdeye taşıma kararlılığıyla Türkiye kültür tarihinde silinmez bir iz bıraktı.
Adana’da yoksul bir Kürt ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve ilk gençlik yıllarından itibaren sınıfsal eşitsizliklerle yüzleşen Yılmaz Güney, “Çirkin Kral” olarak başladığı sinema yolculuğunu toplumcu gerçekçi bir sanat manifestosuna dönüştürdü.
“Umut”tan Cannes’a: Dünya sinemasına damga vuran bir ekol
Yılmaz Güney sineması, Yeşilçam’ın melodram kalıplarını kırarak Anadolu insanının, yoksul köylünün ve kent çeperlerine itilmiş işçi sınıfının gerçekliğini yalın bir dille ekrana taşıdı.
- Umut (1970): Türkiye sinemasında toplumcu gerçekçiliğin miladı kabul edilen film, sistemin çarkları arasında ezilen faytoncu Cabbar’ın çaresizliğini ve sınıf gerçekliğini sarsıcı bir biçimde işledi.
- Sürü (1978) ve Düşman (1979): Zeki Ökten’in yönettiği ve senaryosu cezaevindeyken Güney tarafından kaleme alınan bu yapıtlar, feodalizmin ve kapitalizmin kırsaldaki yıkıcı etkilerini ortaya koydu.
- Yol (1981): Şerif Gören ile birlikte imza attığı ve cezaevinden yönettiği sinema şaheseri Yol, 1982 Cannes Film Festivali’nde en büyük ödül olan Altın Palmiye’yi (Palme d’Or) kazanarak Türkiye sinemasını uluslararası zirveye taşıdı. Film, 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı açık hava hapishanesini ve toplumsal cinsiyet baskısını en çıplak haliyle resmetti.
- Duvar (1983): Fransa sürgünündeyken çektiği son filmi Duvar, cezaevlerindeki çocuk tutsakların yaşam mücadelesini ve devlet şiddetini sarsıcı bir dille beyaz perdeye aktardı.
Paris Newroz’u ve Kürt halkının özgürlük mücadelesi
Yılmaz Güney, sadece ürettiği filmlerle değil, politik duruşu ve Kürt halkının varoluş ile özgürlük mücadelesine verdiği açık destekle de tarihe geçti. 1984 yılının Mart ayında, ölümünden kısa bir süre önce Paris’te düzenlenen Newroz kutlamasında yaptığı tarihi konuşma, onun enternasyonalist ve yurtsever kimliğinin simgesi haline geldi.
Güney, o konuşmasında Kürt halkının ulusal ve sınıfsal özgürlüğünü şu sözlerle dile getirmişti:
“Kürt halkı, kendi kaderini tayin etme hakkı için, kendi bağımsızlığını ve özgürlüğünü kazanmak için yürüttüğü mücadelede yalnız değildir. Kürdistan’ın kurtuluşu ve bağımsızlığı mücadelesi, Türk halkının ve tüm ezilen halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle etle tırnak gibi iç içedir.”
Sürgün, zindan ve teslim alınamayan irade
Düşünceleri, yazıları ve politik tutumu nedeniyle hayatının önemli bir bölümünü hapishanelerde ve sürgünde geçirmek zorunda kalan Yılmaz Güney, 12 Eylül askeri faşist darbesinin hedeflerinden biri oldu. Vatandaşlıktan çıkarılmasına, kitaplarının ve filmlerinin yasaklanmasına, tecrit koşullarına rağmen üretimden kopmadı, zindan duvarlarını aşan senaryolarıyla dünya sinemasına yön vermeyi sürdürdü.
Karalama kampanyaları ve burjuva medyasının linç girişimleri
Son dönemde gerici ve liberal çevreler ile burjuva medyası tarafından Yılmaz Güney’in devrimci mirasına, Kürt kimliğine ve halkçı sinemasına karşı sistemli karalama kampanyaları yürütülüyor. Güney’in hayatındaki karmaşık süreçler ve geçmiş deneyimleri cımbızlanarak, kişiliği üzerinden kurulan cinsiyetçi ve indirgemeci dil ile toplumsal ve siyasal hafızadaki yeri itibarsızlaştırılmak isteniyor.
Ancak hak savunucuları ve sinema eleştirmenleri, Yılmaz Güney’i yaşadığı dönemin tarihsel ve sınıfsal bağlamından kopararak linç kültürüne malzeme etmeye çalışan bu tutumu; iktidar blokunun ve egemen kültür politikalarının sanatı ve politik hafızayı mülksüzleştirme çabası olarak değerlendiriyor. Güney’in sinemadaki erkek egemen kodlarla hesaplaşma çabası ve filmlerinde kadın karakterlerin yaşadığı feodal-patriyarkal baskıyı (özellikle Yol filminde Zênê karakteri üzerinden) işleme biçimi, onun kendi dönemi içerisindeki dönüşüm iradesini de ortaya koyuyor.
Isparta zindanından Paris’e, sürgün ve cezaevi yıllarında dahi sanatını ezilenlerin mücadelesine adayan Yılmaz Güney, bıraktığı onlarca eser ve sarsılmaz devrimci iradesiyle Türkiye halklarının ve dünya sinemasının hafızasında yaşamaya devam ediyor.
