Mesele, şu suçlu, bu temiz meselesi değildir.
CHP hiçbir dönem tamamen temiz bir siyasi gelenek olmadı. Üstelik bu durum sadece CHP’ye özgü de değildir; bugün düzen siyasetinin neredeyse bütün partileri, birer halk örgütü olmaktan çıkıp kapitalist şirketlere dönüşmüş durumdadır.
Asıl sorun başka yerde
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en hukuksuz, en yolsuzluklarla anılan ve en otoriter yönetimi, kendi yarattığı siyasal ve ekonomik bataklık içinde sıkışmışken, hukuku bir sopa gibi kullanarak rejimi bir adım daha ileri taşımaya, yani faşizmi kurumsallaştırmaya çalışmaktadır. Tam da bu dönemde CHP’nin ilk kez AKP’nin önüne geçerek iktidar alternatifi haline gelmesi tesadüf değildir.
Erdoğan burada yine bildik Muaviye yöntemlerine başvurdu: Satın alabildiklerini satın aldı, alamadıklarını ise yargı sopasıyla etkisiz hale getirmeye çalıştı. Tehlike büyüdükçe karşısındaki alternatifi bölmesi gerekiyordu. Yapılan hamlelerin özü budur.
Kılıçdaroğlu ise bu süreçte, daha önce Selahattin Demirtaş örneğinde olduğu gibi, iktidarın elini güçlendiren bir pozisyona sürüklendi. Zekâ özürlü olmayan herkes görebilir ki “butlan” tartışmasının arkasında Erdoğan’ın faşizmi kurumsallaştırma hamlesi bulunmaktadır. Bu amaçla yargı, adalet dağıtan bir kurum değil, siyasi rakipleri biçen bir giyotin olarak kullanılmıştır.
Dolayısıyla mesele birkaç delegenin satın alınıp alınmaması ya da bir kurultayın nasıl sonuçlandığı meselesi değildir. Sorun çok daha büyüktür: Türkiye’nin kurumsallaşmış bir faşizmin boyunduruğu altına girip girmeyeceği sorunudur. Bu nedenle konu çoktan CHP’nin iç meselesi olmaktan çıkmıştır.
Macaristan örneği ve muhalefetin bölünmesi
Benzer bir süreci Macaristan’da gördük. Viktor Orban ülkeyi otoriterlikten açık bir faşist rejime doğru sürüklemek istedi. Ancak muhalefeti parçalamayı başaramadı. Başaramayınca da yenildi. İktidara gelenlerin kusursuz ya da tertemiz insanlar olması gerekmiyordu; değillerdi. Önemli olan faşizme giden yolun kesilmesiydi. Demokratik mücadele zaten bundan sonra da devam edecektir.
Türkiye’de ise Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun da katkısıyla, Orban’ın başaramadığını başarmaya çalışmaktadır. Böylece otoriterlikten faşizme doğru yeni bir adım atılmış olmaktadır. Elbette henüz her şey bitmiş değildir. Ancak bu Muaviye siyasetinin ve Hızır Paşa rolünün yeterince teşhir edilememesi halinde Türkiye, kurumsallaşmış bir faşizmin girdabına daha da sürüklenecektir.
Bu nedenle mesele, bir kurultayda yapılan siyasi manevralarla seçimin kazanılması ya da kaybedilmesi değildir. Mesele, giderek Türkiye’nin kendisini kaybetme veya kazanma ikilemine dönüşmektedir.
Siyasal kirlilik yalnızca para ilişkileri değildir
Ayrıca siyasal kirlilik yalnızca para karşılığında insan satın almak değildir. Bu, genellikle kendisi beceremediğinden temizmiş numarası yapan tüccar kafalıların ucuz bir tutumudur. Etik olmak bu ucuzlukla sınırlandırılamaz.
Mühürsüz oyların meşrulaştırılmasına sessiz kalmak, Ekmeleddin İhsanoğlu tercihi, “Anayasaya aykırı ama evet” anlayışı; herhangi bir delege pazarlığından çok daha büyük siyasal kirlenme örnekleridir. Bunun sorumlularının kim olduğu da bilinmektedir. Ancak burada tartışılan esas konu bu değildir.
Mücadele sürüyor
Yine de henüz hiçbir şey bitmiş değildir.
Mücadele sürdükçe, hukuksuzluğa dayanan bu Muaviye siyaseti ve Hızır Paşa rolü büyük ölçüde boşa çıkarılabilir. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da tam olarak bu mücadeledir.
