Kumpas
Bu hafta ara seçimler geçiren ve tüm dünyanın gündemini meşgul eden ABD, ülkelerin geleceklerini de belirlemeye çalışıyor. İran’la savaşması, İsrail’le yakınlığı (seçim sonuçlarına göre sanki biraz mesafe girecek), Venezuela’ya girip Başkanı bir gece kaçırıp hapsetmesi, geriye gittikçe bu tür durumların altında hep var. Barış istemediğini biliyoruz, neoliberalizmi dünyaya egemen kılmayı istediğini de… Kimi zaman başarsa da yüzüne gözüne bulaştırdığı da oluyor.
Martin McDonagh’ın yazıp yönettiği, John Malkovich, Sam Rockwell, Steve Buscemi’nin oynadığı Wild Horse Nine (Vahşi At Dokuz) aslında şecaat arz ederken sirkatin söylüyor. Deneyimli ama artık çok yaşlı Malkovich (Chris Carlise) ve Rockwell (Lee Chesterfield) yıllardır birlikte çalışan CIA ajanıdırlar. Başlarındaki MJ (Buscemi) onları sürekli takip eder… 1973 yazında CIA, Şili’de, demokrasiyi yok etmek amacıyla bir çalışma içerisindedir ve bildiğiniz gibi Allende CIA’in çalışmasıyla devrilir, yerine faşist diktatör Pinochet geçer ve ülkeyi tam bir kan gölüne çevirir; işkenceler, hapisler, öldür(ül)meler, -çocukları kaybolan annelerin mücadelesi unutulmaz. Arkadaşından (kanserdir ve çaresizdir) kendisini öldürmesini isteyen Chris, çenesini tutamaz, darbe yaptıkları ülkeleri ve kimleri öldürdüklerini her yerde, herkese duyuracak kadar yüksek sesle söyler. MJ iki arkadaşı Paskalya Adası’na yönlendirir.
Kennedy’yi kim öldürdü?
Sahi, CIA sadece başka ülkelerdeki darbelerin örgütleyicisi değildir; kendi ülkelerinde de “derin devlet” bazı suikastlar yapar. En ilginci ve bugüne kadar faili bulunamayan John F. Kennedy’yi de CIA’in öldürttüğünü -hatta kendisinin bile öldürmüş olabileceğini- ima eder Ajan Chris. Kumpas burada işte…
Film, aslında tam bir kara mizah. Çokça gülüyorsunuz, çokça kocaman soru işaretleriyle boğuşuyorsunuz, yaşlı ajanın ne yapmak istediğini sorguluyorsunuz. Filmin birinci katmanını bir tarafa bırakalım… Paskalya Adası’ndaki dev heykeller, yerel ve evrensel çatışması, (filme adını veren) yılkı atları ile casusluklar taşıyıcı ögeler. Öne çıkan iki durum var: Birincisi, dünyanın neresinde bir darbe varsa, yapılıyorsa CIA o hareketin içindedir. Başarılı olur veya ol(a)maz, ama demokrasi karşıtlığının tek dostu CIA’dir. Bunun için de hiçbir fedakârlıktan(!) kaçınmaz. Yeter ki demokrasi, barış olmasın. İkincisi, CIA ajanları o kadar düşük profilli insanlardır ki (şefleri de, ajanları da uyuşturucu kullanan, aile hayatı olmayan, dünya yansa bir çulları olmayan kişilerdir) hiçbirine güvenilemez.
Hollywood sineması ABD’yi eleştirirken seyircinin duygusunu dikkate alır. Sonunda muhakkak kendisi kazanır. O ajanlar silinir gider, ABD yeni ülkeleri sömürmek için yeni planlar yapar. Sahi, Irak, Libya, Afganistan ve en son İran örnekleri bunu göstermiyor mu?
6 Kasım’dan başlayarak gösterimde
