Bal tutan parmağını yalarmış.
Halife ve Sultan II. Abdülhamid de öyle yapmıştı.
O, Sünni İslam ve Türk’tü.
Osmanlı’da hesap vermeyen ve itiraz edilemeyen tek kişiydi. Otoritesini hiçbir şey sınırlandıramıyordu.
Yürütmenin ve yasamanın, hatta yargının da başıydı.
Kurduğu istibdad rejiminin tek ve mutlak hâkimiydi. Onun rejiminde özgürlüğün zerresi yoktu.
Bu köşede yazmıştım; Ağustos 1894’te vatandaşı bir milletin insanları için “vurun” emri vermişti.
Eski sadrazamlar Kâmil ve Said paşalara itiraf etmişti: “Ben vurulsun dediysem, katliam edilsin demedim.”
“Vurulsun” diye hedef gösterilen özne: Sasunlu Ermenilerdi…
Valilerin görevinin ne olduğunu az çok biliriz, değil mi?
Vali, vilayette devleti temsilen en yüksek görevli olup, devlet adına her işle ilgilenir.
Valilerin Abdülhamid Sarayı’ndan aldığı bir başka emrin daha olduğunu okudum.
Saray ile Ankara ve Konya valileri arasında yazışmalar olmuştur. Konu, ne mi?
Halife ve Sultan Abdülhamid’e cariye aramaktır.
Krizlerle boğuşan Osmanlı’da valilere verilen emre bakar mısınız?
Valilere verilen özel emir, aracıları vasıtasıyla, kız bulmak, parasını verip almak ve senediyle birlikte Saray’a göndermektir. Kızların nereye gönderildiği ailesine söylenmiyormuş. 1890 başında Saray’dan Mabeyn-i Hümayun Başkitabeti Süreyya Paşa, Konya Valisi Hasan Hilmi ve Ankara Valisi Abidin Paşa’dan cariye bulmasını istemiş ve konuyla ilgili neler yapıldığı da aktarılmıştır. Saray’ın özel emri, kızların 14 yaşından büyük olmamasıdır.[1]
İslami literatüre göre cariye, kadın köledir.
Güya Tanzimat’la kölelik kaldırılmıştı, Osmanlı vatandaşları ‘hür’dü. Peki, Abdülhamid adına yapılan nedir?
Valiler ve diğer ilgililer, o kadar gayretli çalışmıştır ki 1896’da Halife Abdülhamid’in hareminde 3000 cariye varmış.[2] Batmış memleketin Halifesi ve Sultanı Abdülhamid’in sarayında çok mutlu olduğu anlaşılıyor.
Sonraki yıllarda ne olduğu bilinmez, 27 Nisan 1909’da Abdülhamid tahttan indirildikten sonra, Yıldız’ın tasfiyesinde hareminden 100 cariyeye devletten maaş da bağlanmıştı.[3]
Böylesine kişi odaklı sistem aslında 1850’lerde çökmüştü, ama sonraki yıllar, biten maçın uzatma dakikalarıydı.
Enver Ziya Karal ismini pek çoğumuz hatırlarız, lise yıllarında okuduğumuz tarih kitabının yazarıydı.
Enver Ziya Karal’ın Osmanlı Tarihi çalışmasında okudum: Osmanlı’nın toprak bütünlüğü, Avrupa’nın büyük devletlerine emanetti.
30 Mart 1856’da imzalanan Paris Antlaşması’nın 7. maddesiyle, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün garantörleri Avrupa devletleridir:
Fransa, Avusturya, Büyük Britanya, Prusya, Rusya ve Sardunya’nın (İtalya, NO) imparator ve kralları, “Osmanlı hükümetinin Avrupa devletleri haklarından ve Avrupa devletleri konseyinden faydalanmasını kabul ettiklerini ilan ederler” ve “adı geçen hükümdarların her biri, Osmanlı devletinin egemenliğine ve topraklarının tamlığına saygı göstermeyi kabul ederler ve saygının devam edeceği yolda birbirlerine kefil olurlar. Bu sebeple bu kurala aykırı her hareketi, genel menfaatle ilgili bir mesele sayacaklardır.”
Sorun halinde ne yapılacağı 8. maddede düzenlenmiştir: Osmanlı ile garanti veren bu ülkelerden biri veya birkaçıyla sorun olursa, “Osmanlı ve onunla ihtilaflı taraf kuvvete başvurmadan” önce, diğer garantör ülkelerin aracılığına başvuracaklardır.[4]
20 yıl sonra garantörlüğe imza atanlarsa sus-pustur. Babıâli, Rusya’nın savaş ilan ettiği gün 24 Nisan 1877’de “Paris Barış ve Garanti (Treaty of Guarantee 1856) Anlaşması”na imza atan devletlere “Osmanlı’nın bağımsızlık ve hükümranlığının korunması taahhüdünü” ve “bunun tüm Avrupa’nın çıkarı olarak görmek gerektiğini” hatırlatmış, ama garantörlerden cevap alamamıştır.[5]
Bu, Osmanlı’nın varlığını tartışmalı kılmaktadır; yarı sömürge nitelemesinden öte bir statü değil mi?
Can çekişen Osmanlı, sömürge milletlerine de kan kusturmuştur; ilk icrası 1895-7 Ermeni kırımı ve ikincisi Hıristiyanları, Ezidileri, Şiileri, Alevi-Kızılbaşları Sünnileştirme harekâtıdır!
Maliye kasasının nakdi 3291 lira
Merkezi iktidarın ve siyasi hayatın tek egemeni totaliter Halife ve Sultan Abdülhamid, o kadar ki, kasa nakdinde Osmanlı Maliyesi’e fark attı.
22 Şubat 1911’de Meclis-i Mebusan’da “1327 senesi Muvazenei Umumiyye Kanunu Lâyihası” yani 1911 yılı bütçe teklifi müzakere edilmektedir.
Maliye Nazırı Mehmet Cavid (Selanik) kürsüdedir.

Nazırın değindiği konulardan biri de 1908 Devrimi’nde devralınan Maliye kasası ile Abdülhamid tahttan indirildiğinde Yıldız Sarayı kasasında ele geçirilen nakdi ve menkul varlık hakkındadır.
“Memleketin hayati maliyesinin hesabı” hakkında bilgi veren Nazır Cavid, Meşruiyetin ilk gününden bahseder ve kasada bulunan parayı açıklar:
“Size tarihî olmak üzere söyleyeyim, 10 Temmuz [23 Temmuz 1908] günü hazinei maliyyeyi 329.184 kuruş [3291,84 lira] 32 para mevcut ile bulduk. O gün birdenbire meşrutiyetin ilanı ile tevessü eden (genişleyen), kabaran ihtiyacata rağmen hazinei maliyyenin kasasında 329.184 kuruş 32 para mevcut[tu]. Fakat buna mukabil Osmanlı Bankası’nın tediye etmiş (ödemiş) olduğu süfera (elçiler) maaşatı için bankaya 23 bin lira açıktan borç vardı.
İşte meşrutiyet bizi bu halde buldu ve sonra meşrutiyetin bizi bulduğu yahut bizim meşrutiyeti bulduğumuz günden -mazinin düyunu muntazamasından, ne düyunu gayri muntazamasından şimdilik bahsetmiyorum- bizi nasıl bir yolda gittiğimizi ve nasıl bir yola geldiğimizi ve nasıl bir yola varacağımızı anlatmak lâzım geliyor.”[6]
23 Temmuz 1908’de Maliye kasasında, nakit 3 bin 291 lira 84 kuruş 32 para ve Osmanlı Bankası’na elçilerin maaşının ödenmesinden dolayı 23 bin liralık açık hesap borç vardır.
An itibariyle nakitle borcun ödendiği dikkate alındığında Maliye kasası, 19 bin 709 lira negatiftir, yani açıktır.
Meteliğe kurşun atılmaktadır. Bu, Necip Fazıl şürekasının Ulu Hakanı’nın ekonomik modelinin mucizesidir!
23 Temmuz 1908’de Halife ve Sultan Abdülhamid’in devrettiği kasa budur!
Saray kasasında nakden yüz binler
Nazır Cavid, tahttan indirilen Hakanı sabıkın yani Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda teslim alınan kasası hakkında da bilgi verdi:
“Yıldız’da bulunan veyahut bulunması melhuz olan (düşünülen) 1 milyon 600 bin liraya gelince, bunun 504 bin lirası 1325 [1909] senesi içinde nakiden ve kezalik 1326 [1910] senesinde de 1621 lira evrak karıştırılırken bulunan çekler suretiyle nakden alınmıştır. Sonra Anadolu Demiryolu tahvilatından 8000 adet yüzde 35’i tesviye olunmuş hisse senedatı, 138 adet yüzde 60 tesviye olunmuş (ödenmiş) kâğıt, 16 bin 453 adet yine yüzde 60’ı tesviye edilmiş kâğıt ki bunlarım yekûn kıymetleri 540 bin lira; fakat Hakanı sabıkça [Abdülhamid] tesviye edilmiş olan miktarı 280 bin liradan ibarettir. Anadolu Demiryolu hisse senedatının yüzde 60’ları tesviye olunduğu için vâdeleri hulul ettikçe veyahut kumpanya yeniden hissedarlardan bakiyeyi talebe karar verdikçe Hükümet tabiî bunlara mâlik olduğundan bakiyesini tesviye etmektedir. […] Şimdiye kadar tabiî bu kâğıtlara sahip değildik; fakat ahiren dava kazanılmış hakanı sabık [Abdülhamid] bunların hükümet emrine verilmesi için bir vekaletname göndermiştir.”
Nazır Cavid, ayrıca Abdülhamid’in tahvilleri ile arazileri ve arsaları hakkında da bilgi vermeye devam etmiştir.[7]
Nazır Cavid’e göre Abdülhamid kasasındaki nakit 540 bin lira ve mücevher ve sairenin toplamıysa tahminen 1,6 milyon liradır.
Kasadaki nakit miktarı, Enver Ziya Karal’ın çalışmasında ise yaklaşık 597 bin liradır.
“31 Mart Dinci Kalkışmasının” bastırılması üzerine Abdülhamid’in meclis tarafından tahttan indirildiğini belirten Enver Ziya Karal, kasasında bulunanları aktarır:
“Yıldız Sarayı’nda yapılan araştırmalar sonunda, düşük Padişah’ın büyük bir servet biriktirmiş olduğu meydana çıktı. Bu serveti değeri şu suretle saptanmıştı: 596.687 lira hazır para, 315.922 lira değerinde mücevher, 329.844 liralık müdevver (yuvarlak) emlak ve arazi geliri, bundan başka Yıldız’da ve Rayş (Reich) Bankası’ndaki tahvillerinin de geliri 2 milyonu aşmakta idi. Sözü edilen emlak, çiftlik, bağ, bahçe, tarla, kışlak, çayır, zeytinlik, orman ve daha bu gibi şeylerdi. Bunlar Bağdat, Halep, Basra, Beyrut, Suriye, İşkodra, Yanya, Selanik, Musul, Aydın, Konya, Manastır, Kudüs, Çatalca, İzmit, Edirne ve İstanbul vilayet ve sancaklarında bulunmakta idi. Bunlardan en düşük değeri olan İzmit’te ve 947 lira değerinde idi. En yüksek değerlisi ise Basra vilayetinde idi ve 93.650 lira tutarında idi. Diğer yerlerdeki emlak ve arazi de bu iki sayı arasında değişik değerlerde idi.”[8]
Enver Ziya Karal’a göre kasadaki nakit 596 bin 687 lira ve mücevher, tahviller ve sairenin toplamıysa 2 milyon 645 bin 766 liradır.
Abdülhamid’in kasası hakkında Nazır Cavid’in ve Enver Ziya Karal’ın verdiği bilginin farklı olduğu ortadadır, ama sonuç değişmiyor.
Hesapsız ve keyfi idarenin sonucudur bu!
Osmanlı batakta, Abdülhamid sefada
Osmanlı 1875’te borç ödeyemedi, iflas etti. Ekonomist Abdülhamid’in altı yıl sonra 1881’de bulduğu çözüm, Osmanlı’nın vergi gelirlerini, borç vermiş alacaklı ülkelere teslim etmek olmuştur.
Abdülhamid mucizesi Düyun-i Umumiye İdaresi 1881’de teşkilat personeliyle, belirlenen vergileri toplamak ve borçların taksitini ödemek üzere İstanbul’da kurulmuştur.
Kasadaki nakit farkı da Abdülhamid’in ekonomistliğinin tescilidir; 23 Temmuz 1908’de Maliye kasasından çıkan nakit 3 bin 292 lira ve 27 Nisan 1909’da Abdülhamid kasasında bulunan nakit ise yaklaşık 597 bin liraydı.
Abdülhamid’in nakdi, Maliye’nin nakdinden 181 kat daha fazladır.
Bu, mevcudun fotoğrafıdır.
Peki, Abdülhamid, bu serveti nerede, ne yapmış da kazanmış?
Demek ki, ülkesi Osmanlı, borç batağındayken, sarayında cariyeleriyle zenginliğinin sefasını sürüyormuş Abdülhamid!
1908 Devrimi, öncelikle Saray oligarşisini tasfiye etmemekle, varlığını zayıflattı ve arkası da geldi.
Devrimin üç politiğinden birincisi, monarşiyi tasfiye etmekti. Birinci adım atılmadığı için, anayasanın yürürlüğe konması, çok partili seçimle meclisin açılması, demokratik haklara yönelik anayasal değişiklikler yapılması ve kanunlar hazırlanmasına rağmen, meşruti monarşiden demokrasiye varılamadı.
Devrimin diğer iki politiği de milli meseleyi çözmek ve köylüyü topraklandırmaktı; bunlar da es geçildi.
Sonuç mu?
1908 Devrimi ile demokrasiye açılan kapı, birkaç yılda kapandı!
NOTLAR:
[1] Safa Asaf Yorulmaz, Osmanlı Devleti’nde Çerkes Kırsal Köleliği (1866-1914), İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2024, s. 104-114.
[2] Aktaran François Georgeon, Sultan Abdülhamid, çeviren: Ali Berktay, 6. baskı, İletişim Yayınları, İstanbul-2020, s. 182.
[3] Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi (MMZC), devre: I, sene: 3, cilt: 1, 26 ve 31.12.1910, s. 628-630, 712-3.
[4] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1856), cilt: V, 11. baskı, Türk Tarih Kurumu, Ankara-2022, s. 243-4; Prof. Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Cilt: 1 (Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları), Ankara Hukuk Fakültesi Yayınları, 1953, s. 345-6.
[5] Felix Bamberg, […], Berlin 1892, s. 489, aktaran Dr. Abdurrauf Sinno, Osmanlı’nın Sancılı Yıllarında Araplar-Kürtler-Arnavutluk (1877-1881), çeviren: D. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul-2011, s. 30.
[6] MMZC, devre 1, sene 3, cilt 3, 22.2.1911, s. 161-2.
[7] MMZC, devre 1, sene 3, cilt 3, 22.2.1911, s. 163-4.
[8] Aktaran Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Dünya Tarihi, Osmanlı Tarihi, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), V. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara (baskı yılı yok), s. 112.
