Bu aralar dönüp dönüp Fikret Kızılok’un “Demirbaş” şarkısını dinliyorum. Şarkı eski Türkiye’yi anlatıyor gibi görünür ilk başta. Darbeleri, Demirel’i, Ecevit’i, Özal’ı, generalleri, ekonomik krizleri… Ama biraz dikkatli dinleyince aslında sadece bir dönemi değil, bu ülkeneki değişmeyen devlet sürekliliğini anlatıyor.
Sermaye, asker, siyaset hep aynı masanın etrafında
“Süleyman hep başbakan” diye tekrar eden o söz boşuna değil. Süleyman Demirel yalnızca bir siyasetçi olarak anlatılmıyor orada. Devletin değişmeyen yüzü gibi duruyor. Seçimler oluyor, darbeler oluyor, hükümetler gidiyor, generaller geliyor ama birileri hep yerinde kalıyor. Şarkının en sert yerlerinden biri de belki şu dizelerdi:
“Paşa resim yapardı
Sabancı’ya satardı”
Bir cümleyle Türkiye’nin bütün kirli yakın tarihini özetliyor aslında. Sermaye, asker, siyaset… Hep aynı masanın etrafında. Halk ise sadece sonucu yaşayan tarafta.
Bugün baktığımızda isimler değişti belki ama düzenin işleyişi çok değişmedi. Dün “Süleyman hep başbakan”dı, bugün başka bir şey var:
Erdoğan hep başkan.
Yanındakiler değişiyor.
Dönem değişiyor.
İttifaklar değişiyor.
Ama devletin kendini koruma refleksi değişmiyor.
Dizayn edilmek istenen yalnızca CHP yönetimi değil
Son günlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Mutlak Butlan’ kararıyla yeniden CHP’nin başına taşınması tartışmaları da tam burada oturuyor işte. Bu yalnızca bir parti içi kavga değil. Mahkeme kararlarıyla, yargı baskısıyla, siyasal mühendislikle yeniden dizayn edilmek istenen şey yalnızca CHP yönetimi değil, Türkiye’de muhalefetin sınırları.
İnsan ilk anda şöyle düşünüyor:
“Demek ki Erdoğan’la anlaştı.”
“AKP’ye çalışıyor.”
Ama biraz derine inince başka bir tablo çıkıyor ortaya.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun asıl sadakati Erdoğan’a değil. Çok daha eski, çok daha köklü bir yere ait. Devlete.
Zaten bütün siyasi yürüyüşü boyunca üzerinde o resmi memur refleksi vardı. Halktan taşan bir siyasetçi gibi değil; bürokrasiden siyasete gönderilmiş bir yönetici gibiydi hep. Kontrollü, ölçülü, sistem sınırlarını aşmamaya dikkat eden bir çizgi.
Deniz Baykal sonrası CHP’ye gelişi bile doğal bir toplumsal dalgadan çok, düzenin ihtiyaç duyduğu kontrollü bir değişim havası taşıyordu. Yıllarca ana muhalefetin başında kaldı ama toplumdaki öfke büyüdükçe CHP küçüldü. Seçimler kaybedildi, umut törpülendi, muhalefet sokağa değil ekran tartışmalarına sıkıştırıldı.
Çünkü Türkiye’de devlet yalnızca iktidarı biçimlendirmez. Muhalefeti de belirler.
Hangi muhalefetin yükseleceğine, hangisinin bastırılacağına, hangisinin “makbul” kalacağına karar verir.
Bu yüzden sosyalistler yıllarca ezildi.
Bu yüzden Kürt siyaseti sürekli kriminalize edildi.
Bu yüzden Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar hep kuşkuyla anıldı.
Bu yüzden devletin sınırlarını aşan herkes bir noktada “tehlike” ilan edildi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri süren o ulus-devlet aklı, belki daha da öncesinde İttihat ve Terakki döneminden devralınan reflekslerle hep aynı çizgiyi korudu:
Kendine benzemeyeni bastırmak.
Bugün Özgür Özel’in CHP’de oluşturmaya çalıştığı hat da tam bu yüzden rahatsızlık yaratıyor olabilir. Çünkü uzun yıllar sonra ilk kez CHP içinde gerçekten sosyal demokrat bir damar görünmeye başladı. Kürtlerle temas kurabilen, sol-sosyalist yapılarla yan yana durabilen, devletin kutsal çizgilerinden çekinmeden konuşmaya çalışan bir siyaset dili oluşuyordu.
Türkiye’de yıllarca insanlar “Kürt” derken bile etrafına bakarak konuştu. CHP gibi bir partinin genel başkanının daha yumuşak, daha temas kuran bir dil geliştirmesi bile devlet refleksini harekete geçirmeye yetti.
Çünkü bu ülkede devletin en büyük korkusu farklı toplumsal kesimlerin birbirine temas etmesidir.
Tam da bu yüzden eski aktörler yeniden sahaya sürülüyor.
Belirleyici olan ideoloji değil devletin ihtiyaç duyduğu yönelim
Kılıçdaroğlu bugün artık yalnızca bir siyasetçi gibi durmuyor. Daha çok, düzenin ihtiyaç duyduğu kontrollü muhalefet modelinin temsilcisi gibi duruyor. Adeta partinin yeni enerjisinin üzerine çöken eski bir devlet alışkanlığı gibi.
Devlet Bahçeli tarafında ise tablo zaten daha çıplak. MHP çizgisi yıllardır devletin en sert ideolojik damarlarından biri oldu. Türk ulus-devlet aklının güvenlikçi ve disiplinli yüzü.
Ama bugün aynı Bahçeli’nin Kürt meselesinde farklı bir tonda konuşabilmesi bile aslında şunu gösteriyor:
Burada belirleyici olan ideoloji değil. Devletin o gün ihtiyaç duyduğu yönelim.
Yıllarca en sert milliyetçi dili kuran insanların bugün başka bir pozisyona geçebilmesi tesadüf değil. Çünkü Türkiye’de birçok siyasetçi kendi görüşünden çok devlet yönelimine göre pozisyon alıyor.
Recep Tayyip Erdoğan hikâyesi de biraz böyle.
Bir zamanlar “Milli Görüş gömleğini çıkardım” dediğinde bu sadece siyasi bir değişim gibi anlatıldı. Oysa bu söz, devletle yapılan büyük uzlaşılardan biriydi aynı zamanda. Refah çizgisi artık tehdit görülüyordu. Erdoğan ise yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir profil sundu:
Daha piyasacı.
Daha Batı’yla uyumlu.
Daha kontrollü.
Ve sistem onu kabul etti.
AKP’nin yıllardır ayakta kalmasının nedeni yalnızca seçim başarısı değildi. Devletin devamlılığıyla kurduğu uyumdu.
Bugün Erdoğan’ın devletin kendisine dönüşmesi de biraz bundan kaynaklanıyor. Uzun süre aynı mekanizmaya hizmet edenler, zamanla o mekanizmanın parçasına dönüşüyor.
O yüzden bugün yaşananları yalnızca “Erdoğan-Kılıçdaroğlu anlaşması” diye okumak eksik kalıyor.
Burada daha derin bir süreklilik var.
Darbelerden seçimlere, generallerden holding patronlarına, yüksek yargıdan parti koridorlarına kadar uzanan eski bir refleks.
Fikret Kızılok’un yıllar önce söylediği gibi:
Birileri hep orada kalıyor.
Sadece isimleri değişiyor.
