Biz hayata nasıl bakıyoruz? Hayatımızın belirleyicileri neler acaba, biz etkili olabiliyor muyuz ya da etkilemek için bile hiçbir dahlimiz ol(a)muyor mu? Sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel etkileri aşabilmemiz nasıl mümkün olacak? Bu soru(n)lar hepimizi aşan, hepimizi tedirgin eden, hepimizi her an bir belirsizliğe gömen ve yanıtsız sorular. Egemen güç(ler) hiçbir şeyi bize ya da bizim inisiyatifimize bırakmıyor, bırakmamak için de her türlü yasal ve yasa dışı yolu kullanıyor.
Ayfer Tunç, daha önceki yapıtlarından da tanıdığımız gibi insanı, sınıfsal konumunu, durumunu, yaşama bakışların çarpıcılığını ya da tekdüzeliğini çok iyi bilen, anlayan ve anlatan bir yazar. İyi gözlemlerle yazdığı (yarattığı mı demeli) kahramanlar gerçek yaşamı yansıtıyor. Yazar, belleği (bilgi birikimi de kuşkusuz) sağlam olunca da çok keyifli detaylarla betimliyor kurduklarını… Bu da okuru sarıp sarmalamasına yetip de artıyor bile… Büyük olasılıkla otobiyografik bilgilerle yarattığı kahramanına, “zihnimin içinde iyi bir yönetmen yerleşmişti, dramatik etkinin en yüksek olduğu anları en doğru yerde kesip başka sahneye geçiyordu” dedirtiyor. Çocukluğun (belki de herkeste) aynı duygularla geçtiğini, “hep aynı suydu çocukluk, içre olup bilmediğimiz” olarak betimliyor. Sonra da, “Ama hayat böyleydi, illa bir yerde insana hiç istemediği soruları sorduruyordu” demekten kendini alamıyor.
İnsan istediğini unutur!
Bende çok oluyor, besbelli başımda kavak yelleri estiğinden ya da aklım hâlâ bir karış yukarıda olduğundandır. Yürürken, okurken, film izlerken, konuşurken, ders çalışırken hatta yazarken bile aklımdan birçok anı, kişi, yaşanmışlık ya da olası yaşanabilecekler geçiyor. Pek doğru bir durum olmadığının farkındayım; bu kesin. Aşamadığımı, kurtulamadığımı da itiraf etmeliyim. Bir “mazeret” buldum kendimce… bilmem size uyar mı? Bu bir rahatsızlık ve bu rahatsızlığın çözümü de bizatihi kendimiziz. En olmadık zamanda, en olmadık yerde, en olmadık bir anı (bir kitaptan bir cümle, bir ezginin kırık dökük mısraı, bir resmin renkleri, bir heykelin duruşu, bir manzaranın göz alıcılığı, bir insanın -çoğunlukla da sevgilimin- gülüşü, sözü, yaptıkları, velhasıl her an her şey) gelip tırmanıyor aklıma. Yerinde ve zamanındaysa hoş da oluyor, ama bir toplantının ortasında, bir görüşmenin en can alıcı yerinde, bir filmde/konserde/sergide, bir kitap okurken ucundan kıyısından girdiği için -ve tabii ki, her şeyin önüne geçtiğinden- diğerleri siliniveriyor…
Anlatılan senin (de) hikâyendir
“Annemin Uyurgezer Geceleri”nde; Şehnaz, E. (kadının fendi; erkeğin adı yok bu romanda) ile arasındaki aşkı yaşarken en tam da benim yersiz ve zamansız düşlerim gibi ayrıntılara takılıyor. Şehnaz, gençliğini, toyluğunu, “erkeğin” egemenliğini, toplumsal davranışın belirlediği sınırları, mahalle baskısını… hepsini tartışıyor kendinde. Sözler veriyor, kararlar alıyor, ama hiçbirini yerine getiremiyor. Bir tatlı söz, bir gülümseyen bakış, bir teklif geriye döndürüyor onu. Şehnaz’da kendimi görüyorum; sahi okuyun, siz de eğer kendinizi bulamazsanız Şehnaz’da, bir yerlerde bir şeyler eksik ya da aksak demektir.
Üç kuşak arasında neler değişti
“Annemin Uyurgezer Geceleri” sadece bu (kadar) değil. Roman aktıkça başka şeyler de giriyor devreye. Ayfer Tunç’un gerçekçi ve alabildiğine etkileyici betimlemeleri de romanın akıcılığını, anlamlılığını, gücünü arttırıyor; şöyle bir betimleme, bilmem size ne kadar uyar: “İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu. … İnsanın hayatı, bir sebep gerekiyordu, sorgulaması için. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın gör deme biçimiydi” görmek isteyene; istemeyen kayalara çarpıp parçalanıyor ister istemez.
Çok gerçekçi bir anlatım tutturmuş yazar, düş(ünce) ile izleği ayırt etmiş. Belki romanın akışında izleyicisiniz, ama o düş(ünce)lerde yaşıyorsunuz.
Okur bir yol çizecektir kesinlikle
Sahi, bir romanı neden tümüyle ele almalıyım ki! Bu kadarı bile yeter ne denli güzel, ayrıntılı, anlamlı ve güçlü olduğunu anlatmaya… Okur kendince bir çıkarımda bulunacaktır muhakkak. Belki de kendince yönlendirecektir kendi düş(ünce)lerinde… Her erkeğin arkasında/yanında bir kadın varsa, kadınlar yaşamın taşıyıcısıysa, kadınsız bir şey yapamıyorlarsa mutlaka bir anlam çıkaracaklardır, bu Osmanlı ardılı, bir türlü tamamıyla gerçekleş(e)memiş demokrasisiyle günümüz cumhuriyetinde. Şehnaz, 30 yıl sonra, toplumsal uyumsuzluğuyla(?) yüzleşirken biz(ler)e de kasap çengeli misali kocaman onlarca soru işareti kalıyor. Değil mi ki, “kafasında kırk tilki dolaşır, kırkının da kuyruğu birbirine değmez” insanlarken, günümüzde “kafasında kırkının da kuyruğu birbirine kördüğüm tilki taşıyanlar” ülkesine dönüştük.
Annemin Uyurgezer Geceleri
Ayfer Tunç
Roman
Can Yayınları, Kasım 2025, 438 s.
