Siyasi Haber’den Halit Elçi DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ile “Süreç”te tıkanma olup olmadığını, toplumda Sürece ilişkin artan güvensizliğin nedenlerini, iktidarın CHP’ye yönelik yargı eliyle gerçekleştirdiği kapsamlı saldırı karşısındaki tutumlarını, DEM’in yeniden yapılanmasını konuştu.
Halit Elçi: Tabii en çok merak edilen konu “Süreç”. Toplumda bir umutsuzluk, yani ‘Buradan da bir şey çıkmayacak’ şeklinde bir duygu yayılıyor giderek daha fazla. Zaman zaman iktidardakiler “Şu tarihe kadar uyum yasaları çıkacak” diyorlar. Ama o tarihler sürekli erteleniyor. Veya Öcalan’ın statüsüne dair bir takım beklentiler var, orada da hiçbir somut bir adım yok. Bu bakımdan siz nasıl görüyorsunuz DEM Parti olarak Süreci şu aşamada?
Tülay Hatimoğulları: Bu soru çok geliyor son zamanlarda. Süreç tıkandı mı? Evet, süreçte bazı tıkanıklıklar var. Biz Dem Parti olarak bunları aşmaya çalışıyoruz. Görüşmeler hâlâ devam ediyor. Şu anda beklenti yasal düzenlemeler konusunda somut adımın atılması. Bu konuda henüz atılmış hiçbir adım yok. En son İmralı’da gerçekleşen, devletin temsilcilerinin de olduğu toplantıda Nisan ayının sonuna kadar çerçeve yasa taslağının çıkacağı şeklinde bazı konuşmalar gerçekleşmişti. Fakat bunun da olmadığını gördük. Ve ayrıca hükümet yetkililerinin, sözcülerin yaptığı açıklamalara da baktığımızda bugünden yarına bir taslağın geleceğinin kesinliğinden emin değiliz. Ne zaman geleceğini bilmiyoruz yani. Bir öteleme hali var.
Bu ötelemenin en önemli sebeplerinden biri İran’daki gelişmelerin beklenmesidir. Oysa bu süreci başlatan şey Ortadoğu’daki gelişmelerdir. Ve bu gelişmeler çerçevesinde devletin atması gereken adımlar bellidir. Fakat bu konuda yine bir fren yapılıyor. Oysa başka röportajda da ifade etmiştim, gaza basmak lazım böyle bir zamanda. Bir diğeri, “İktidarın kendi kafasında bir takvimi mi var?”, bu soru geliyor akla.
Barışın bütün toplum kesimlerince daha çok sahiplenilmesini, bir siyasal ve toplumsal talebe dönüşmesini başarabilmemiz gerekiyor
Daha açıkçası seçimlere kadar bu süreci uzatmak mı istiyorlar?
Bu uzatmaların nedenlerinden birinin bu olduğu söylenebilir. Fakat şunu da çok iyi biliyoruz DEM olarak; barış süreci yeterince toplumsallaşmadığı, yeterince kitleler tarafından sahiplenilip bir ortak talebe dönüşmediği sürece iktidar bu işi sürüncemede bırakır. Bunu kendi planları ve takvimleri çerçevesinde araçsallaştırmaya çalışır. Bütün bunların farkında olmak gerekiyor. Dolayısıyla barışın bütün toplum kesimlerince daha çok sahiplenilmesini, bir siyasal ve toplumsal talebe dönüşmesini başarabilmemiz gerekiyor.
Sürece toplumdaki artan güvensizliğin nedeni iktidarın somut adım atmamasıdır
Aslında başından beri bu söyleniyor ama bu konuda çok fazla bir adım atılamadı. Peki görüşmelerin yalnızca devletle Öcalan arasında geçmesi, birçok bilginin orada sınırlı kalması ve devlet tarafının da hiçbir somut adım atmamasının sonuçları değil mi bu aynı zamanda? Yani mesela daha önceki süreçlerde toplumu iknaya dönük çalışmalar yapılırdı. Hatta mesela devlet tarafından Akil İnsanlar devreye sokulmuştu. Barış ve demokrasi güçleri ya da Kürt Hareketi tarafından da çok çeşitli adımlar atılabiliyordu. Ama şimdi bunları göremiyoruz ne yazık ki. Sürecin karakteri burada olumsuz bir etki yaratmıyor mu?
Gerçekten geçmiş dönemde yani 2013-2015 deneyimlerine baktığımızda doğrudan iktidarın toplumda farkındalık yaratma, Kürt sorununun çözümü konusunda toplumu ikna etme yönünde girişimleri olmuştu. En önemli örneği de Akil İnsanlar çalışmasıydı. Çok önemli bir çalışmaydı. Şimdi bunun benzerini göremiyoruz. Hatta biz birçok röportajımızda, kamuoyuna açık konuşmalarımızda çok ifade ettik. Bugün iktidar toplumu ikna etmek için ne yapıyor? Ya da daha doğrusu iknadan öte benimsetmek için ne yapıyor? Bu daha doğru bir ifade. Burada iktidarın aslında çok bir şey yapmadığını görüyoruz.
Bir ikinci durumsa, hayati öneme sahip, muhalefetin üzerindeki baskıların eş zamanlı başlamış olması. Yani bu süreç devam ederken aynı zamanında ana muhalefet partisinin belediyelerine, başta belediye başkanları olmak üzere çok sayıda yöneticisine dönük operasyonlar gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu süreçte de biz sahada şu soruyla çok karşılaşıyoruz: Muhalefete dönük bu kadar yoğun bir baskı varken, barış ve demokrasiden bahsetmek, demokratikleşmeden bahsetmek ne kadar inandırıcı?
CHP’ye yönelik operasyonlar süreci sabote ediyor
Biz AKP ve MHP ile yaptığımız bütün görüşmelerimizde şunu çok net ifade ettik: Bu operasyonlar bu süreci sabote ediyor. Bu operasyonların bitirilmesi lazım! Türkiye’nin tarihsel olarak 100 yılı aşkındır devam eden bir Kürt sorunu var. Kürt sorunu bu ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden biri. Bu sorunun çözülme eşiğine gelindiği bir evrede muhalefete dönük bu kadar yoğun bir baskı toplumda yarılma yaratıyor. Partilerin günlük siyasetteki çıkarlarına kurban edilebilecek bir süreç değildir bu. Dolayısıyla bunun da bir an önce bitmesi lazım.
“Neden bu sürece toplumun inancında bir zayıflama var?” sorusuna verebileceğim üçüncü yanıtsa şudur: Somut adımların atılmamasıdır. Yani somut adımlardan kastımız, tabii ki öncelikle en acil beklenen, PKK ile ilgili çıkarılacak olan çerçeve yasa. Ama biz defaatle söyledik, burada bir kez daha Siyasi Haber aracılığıyla ifade etmek isterim: Yasa yapımını gerektirmeyen somut adımlar atılabilir. Bunun başında AİHM kararlarının hayata geçirilmesi, yani Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kobani davasındaki bütün tutukluların serbest bırakılması geliyor. Aynı şekilde Gezi davasıyla ilgili de AiHM kararı var. Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman… Hepsinin serbest bırakılması şart! Bakın bu konularda zaten AİHM kararı var ve Türkiye taraf olduğu bir sözleşmenin gerekliliklerini yerine getirmemekle zaten Anayasa’yı çiğnenmiş oluyor. Derhal bu mahkeme kararlarının hayata geçirilmesi gerekiyor.
Bu süreçte güven zedelenmesine yol açan en önemli noktalardan biri de kayyum uygulamaları. Bakın hâlâ belediye başkanlarımız, eş başkanlarımız tutuklu, tutuksuz yargılananı var ve kayyum atanmış belediyelerimize. Bizde de, CHP belediyelerinde de. Kayyum atamaları Anayasa’ya aykırı bir uygulamadır. Fakat şu anda da kayyumların geri çekilip belediye eş başkanları ve belediye başkanlarının görevlerine başlaması için özel bir yasa çıkarmaya gerek yok. Bu tamamen mevcut iktidarın siyasal anlamda inisiyatifindedir. Dolayısıyla bu adımlar atılmadığı için toplumda sürece dair güvensizlikler söz konusu. Ama böylesi adımlar atılırsa bu sürece olan inanç perçinlenir, güçlenir.
Eksikliklerimizin olduğunun farkındayız. Ancak yine de DEM Parti en dinamik, en derli toplu duran bir mücadele odağıdır
Tabii bir yandan “Süreç” devam ederken diğer yandan da mevcut rejimin faşizmi kurumsallaştırma yönelimi var. DEM Parti’nin de paylaştığı bir tespit bu. Açık bir çelişki var ortada. Elbette hayat çelişkilerle birlikte akıyor. İktidarın, özellikle AKP’nin “Süreç”i kendi siyasi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yürütmeye çalışması anlaşılır bir durum. Ama iktidarı gerek Kürt sorununun çözümü ve barış gerekse demokratikleşme doğrultusunda adım atmaya zorlaması gereken toplumsal muhalefetin de harekete geçemediğini görüyoruz. Muhalefetin en dinamik ve en kararlı gücü olan DEM Parti’nin de “Süreç”e odaklanması ve sürecin yürütülüş şekli nedeniyle “pasif” kaldığına ilişkin eleştiriler yapılıyor. Bu konuda ne dersiniz? Veya DEM Parti bu açmazı aşmak için neler yapıyor ya da neler yapmalı?
Şüphesiz sürecin yarattığı ciddi anlamda bir ağırlık var. Fakat unutmayalım ki şu anda Türkiye’de ve sadece Türkiye değil, dünyada sol/sosyalist yapılanmaların zayıf olduğu, anti-faşist ve anti-kapitalist hareketlerin güçsüz olduğu bir dönemden geçiyoruz. Böylesi bir dönemde de Kürt halkının Ortadoğu’da ve Türkiye’de oldukça dinamik bir mücadele yürüttüğü gerçeği göz ardı edilemez. Türkiye’de de sistem karşıtı güçlü bir odaktır DEM Parti. Çok güçlü bir odak. Tabii ki yeterli miyiz? Değiliz. Eksikliklerimiz var. Mücadele daha da yükseltilmeli, daha da genişlemeli, daha da çeşitlenmeli. Bütün bunlar bizi bekleyen görev ve sorumluluklar. Burada özellikle bir yandan barışın toplumsallaşmasını sağlamak, öte yandan Türkiye’nin en temel sorunlarına ilişkin politikalar üretmek ve hayata geçirmek zorundayız: Artan ve derinleşen yoksulluk, işsizlik, toplumun çok geniş bir kesiminin geçim sıkıntısı; iktidarın teşvikiyle sermayenin gerçekleştirdiği doğa ve yaşam alanlarının tahribatı; kadınlara yönelik yaygın erkek şiddeti ve cinayetleri; ve genel olarak demokratikleşme ihtiyacı…
Eksikliklerimizin olduğunun farkındayız. Ancak yine de DEM Parti en dinamik, en derli toplu duran bir mücadele odağıdır. Bunu hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bu noktada demokratik mücadeleyi, emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesini daha fazla nasıl güçlendirebiliriz, daha güçlü bir sol, sosyalist ve demokratik güç birliğini nasıl oluşturabiliriz konusunda hep birlikte kafa yormaya ihtiyacımız var. Bunun için fikri düzeyde de, pratik düzeyde de, örgütsel düzeyde de, siyasal hattı oluşturma düzeyinde de daha büyük bir emek vermeliyiz.
Şimdi DEM Parti’nin içine girdiği yeniden yapılanmayla tam da bahsini ettiğimiz bu konuları konuşmak, bunları tartışmak hedefindeyiz. Geçtiğimiz haftalarda beş gün devam eden toplantılarımız olmuştu. Bu konuları konuştuk. Yani demokratik mücadeleyi nasıl büyütebiliriz, Demokratik Cumhuriyet’in inşasına giden yolu kimlerle ve nasıl açabiliriz, bütün bu konuların üzerine kafa yoruyoruz, bunları tartışıyoruz. Önümüzdeki dönemde bizi bekleyen bu yeniden yapılanma tartışmalarında da odak tartışmalarımız bu başlıklar olacak.
Muhalefete dönük saldırıları kabul etmediğimizi ve karşısında durduğumuzu çok net ifade ettik
“Bu konuda bir açmazın farkındayız ama bunları aşmak için de yoğun çaba gösteriyoruz” diyorsun, ben öyle anlıyorum. CHP konusuna geçelim: Sonuçta mevcut iktidarı devirecek iki ana dinamikten biri de (DEM’in yanı sıra) CHP ve onun temsil ettiği seküler kitle. İktidar CHP’ye yönelik topyekün bir saldırı gerçekleştiriyor. Bir yandan her gün bir CHP’li belediyeye operasyon yapılıyor, başkanları, yöneticileri tutuklanıyor; diğer yandan “mutlak butlan” kılıcı başlarının üzerinde sallandırılıyor. DEM Parti’ye yönelik bu konuda da eleştiriler yapılıyor. DEM’in CHP’ye yönelik yargı eliyle yürütülen bu saldırılara çok açık seçik bir şekilde itiraz ettiğini biliyoruz. Ama mesela daha eylemli bir destek beklentisi de var buna karşılık. Nedir bu konuda DEM’in tutumu?
CHP’ye dönük operasyonlara ilişkin DEM Parti’nin tutumu son derece açık ve nettir. Bu konuda kendi tavrımızı ortaya koymaktan hiç imtina etmedik. Hem biz eş başkanlar hem de merkezi ve yerel örgütlerimiz sürekli bu baskılara karşı CHP ile dayanışma içinde olduk, oluyoruz. İstanbul operasyonundan hemen sonra bizler gittik oradan mesajlarımızı verdik ve daha sonra sayısız kez bu konuda karşılıklı ziyaretlerimiz oldu. Bunun yanı sıra neredeyse yaptığımız her halk toplantısında, verdiğimiz her röportajda, yaptığımız her grup toplantısında muhalefete dönük bu saldırıları kabul etmediğimizi ve karşısında durduğumuzu çok net ifade ettik. Ben bu konuda DEM Parti’nin yeterince tavır almadığı yönündeki eleştirileri biraz haksızlık olarak görüyorum. Bu konuda CHP’nin yöneticileriyle kurduğumuz diyalog ve ilişkilerde kendilerini hiçbir şekilde yalnız bırakmadığımızı, onlar da kabul ediyorlar. Bunu Sayın Özgür Özel de kamuoyuna açık konuşmalarında defalarca ifade etti. Yargı siyasetin koltuk değneği haline getirilmiştir ve biz buna net olarak karşıyız. Kim olursa ve ne olursa olsun yargının siyaseti bu şekilde dizayn etmeye kalkması, bu kadar siyasallaşması asla kabul edebileceğimiz bir şey değil. Ve buna karşı benzeri operasyonların, saldırıların en büyük mağduru ve bu konuya en vakıf parti olarak ilkesel tutumumuzu sonuna kadar koruyacağız.
Toplumun seçim talep etmesi durumunda biz her zaman seçime hazırız
Bir de erken seçim tartışmaları var gündemde. CHP lideri Özgür Özel her mitinginde erken seçim çağrısı yapıyor iktidara… Son haftalarda bir de ara seçim için girişimlerde bulunuyor CHP. DEM Parti’nin erken seçim ve ara seçim konularındaki görüşü nedir?
Kamuoyunca yanlış ve eksik bilinen bazı konular var. Bu konuları en son Sayın Özgür Özel ve beraberindeki heyet partiyi ziyaret ettiklerinde onlarla istişare etmiştik. Aynı gün kamuoyuna yaptığımız açıklamalarda da aslında görüşlerimizi ifade etmiştik. Şöyle zannediliyor; 22 vekil istifa edince hemen seçime gidilir. Oysa öyle değil. Diyelim ki CHP’den 22 vekil istifa etmek istedi. Bunun 20’sinin istifasını kabul edebilirler ve CHP 20 vekilinden olur. Ama erken seçim koşulu oluşmaz. Çünkü vekillerin istifa etmesi yetmiyor, o istifanın Meclis Başkanı’nın onayıyla Genel Kurul’da okunması suretiyle kabul edilmesi gerekiyor.
Ara seçim meselesindeyse… Bugün zaten Cumhuriyet Halk Partisi ara seçim üzerinden ilerliyor. Talebini oradan ilerletiyor. Biliyorsunuz şu an parlamentoda 8 vekil eksik. Ben özellikle 7 vekil olduğunun altını ısrarla çiziyorum. Çünkü sevgili Can Atalay Silivri’de. Onun Silivri’den çıkması halinde onun yeri doluyor ve zaten serbest bırakılması gerekiyor, AİHM kararı var. Dolayısıyla 7 vekil için bir ara seçime gidilmesi gerekiyor. Bununla ilgili ana muhalefet partisi Meclis Başkanıyla görüştü.
En nihayetinde DEM Parti olarak daha önce de ifade ettiğimiz gibi, burada bir kez daha ifade edeyim: Toplumun seçim talep etmesi durumunda biz her zaman seçime hazırız. Bu anlamıyla koşullar ne olursa olsun hazırlıklarımız mevcut zaten.
Yeniden yapılanma için bir planlama başlamış durumda
DEM Parti’nin bir reorganizasyona gideceği konusunda güçlü işaretler var. Bu konuda pek çok haber çıktı. Fakat bu konuda atılmış bir adım göremiyoruz henüz. Ne olacak? Yani reorganizasyon olacak ama DEM Parti’de ne değişecek? Veya DEM Parti mi değişecek? Başka bir parti mi kurulacak? Yoksa adı mı değişecek? Bu konular çok merak ediliyor kamuoyunda. Bu konuda ne diyebilirsin ve bu süreç nasıl gelişecek?
Tabii bu konuların detaylarını henüz konuşmuş değiliz. Ama konuşmak üzere bir planlama başlamış durumda. Dolayısıyla bu konuda net bir şey aktaramıyorum burada. Ama biraz önce konuştuğumuz başlıklar üzerinden bir yeniden yapılanma sürecine gireceğimiz net. Öncelikle barış ve demokratik toplumun inşa edilebilmesi için yol haritamızı daha da güçlendirmeyi hedefliyoruz. Demokratik Cumhuriyet’e giden yolu açmak, bu yeniden yapılanma döneminde üzerinde en çok duracağımız konulardan biri. Bu bağlamda bir yanıyla Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümünü zorlarken bazı yapısal değişimler de söz konusu, bunları da görmek gerekiyor.
En önemli yapısal değişim, PKK’nin kendi fethetmiş olması. Artık Türkiye’deki süreci yasal, hukuki ve demokratik bir zeminde yürüteceğini ifade etti Kürt Özgürlük Hareketi. Bu iklim oluşunca gerçekten sağ-sol, milliyetçi, liberal akımlar hepsinin Türkiye’de siyaset yapma biçimi, söylemleri değişecektir. Biz de bir yandan barış süreci, Kürt sorununun çözümü konularında yasal ve hukuki mekanizmaları hareket etmeye zorlayacak bir demokratik mücadele ve güç birliğini oluşturmayı hedefliyoruz. Bunun çalışmaları içindeyiz. Ama eksiklikler var, yetersizlikler var. Bu eksiklikleri ve yetersizlikleri nasıl giderebileceğimizi konuşacağız bu yeniden yapılanma döneminde. İkinci bir şey, biraz önce yine bahsettiğim, özellikle Türkiye’de artan işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı, derinleşen ekonomik kriz çok vahim boyutlara varmış durumda. Türkiye’de 86 milyon nüfusun en az 50 milyonu açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu devasa bir sorundur. Dolayısıyla hiçbir siyasi parti bu sorunu görmezden gelerek siyaset üretemez bu topraklarda. Bu bakımdan Türkiye’de emek hareketinin, işsizlik-yoksulluk hareketinin örgütlenmesi gibi bir görev ve sorumluluğumuz var.
Yine ekoloji mücadelesi… Ülkede neredeyse yağmalanmadık bir toprak parçası, bir dağ kalmadı. Sırf maden şirketleri kâr etsin diye her yerde köylülerin topraklarına el konuyor, yaşam alanları tahrip ediliyor, ağaçlar kesiliyor. Türkiye’nin toprakları parsel parsel maden şirketlerine dağıtılıyor. Dolayısıyla ekoloji mücadelesi hayati bir mücadele ve bizim mücadelemizin ana damarlarından biri.
Aynı şekilde zaten hiçbir zaman vazgeçmediğimiz ve mücadelemizin ana damarlarımızdan birisi olan kadın hareketi. Bütün bunların örgütlenmesi, güçlendirilmesi, ilerletilmesi için fikri düzeyde, siyasal mücadele hattı bağlamında, örgütlenme hattı bağlamında hepsini detaylı bir şekilde bu yeniden yapılanma döneminde konuşacağız ve kendimize buradan bir yol haritası çıkarmayı hedefliyoruz.
Dünya sağcı, ırkçı, erkek egemen ve doğa düşmanı akımlara mecbur değildir
Son olarak enternasyonal ilişkilerle ilgili bir soruyla bitirelim: Yakın bir zamanda İspanya’ya gittiniz. Orada bir toplantıya katıldınız. O toplantının içeriği, orada alınan kararlar hakkında neler söyleyebilirsiniz?
İspanya’da, Barselona’da gerçekleşen bu toplantı Küresel İlerlemeci Hareket kapsamında yapıldı. Çağrısını PES, yani Avrupa Sosyalistler Partisi ile Uluslararası İlerici İttifak yaptı. Sadece Avrupa ülkelerinden değil, dünyanın dört bir yanından yaklaşık üç bin delege vardı. Son derece önemli bir katılımdı.
Aynı anda çok sayıda oturumlar gerçekleşiyordu. İşsizlikten, yoksulluktan barınmaya; ekoloji ve su politikalarından kadın mücadelesine, göçmenlerden gençlik meselelerine kadar pek çok başlık ele alındı. Oldukça kalabalık bir halk katılımı gerçekleşti. Büyük bir alanda, adeta stadyum büyüklüğünde bir yerde yapıldı. Oldukça kitlesel ve canlı bir atmosfer vardı. Final bölümünde ise Lula ile Pedro Sánchez’in konuşmaları vardı.
Toplantıda Hindistan’dan Latin Amerika ülkelerine, Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar bütün kıtalardan temsilciler yer aldı. Çok sayıda siyasi partiyle bire bir temaslarımız oldu. Buradaki temel hedef, dünyada artan işsizlik, yoksulluk, açlık ve bununla birlikte savaş politikaları ve erkek şiddetine karşı güçlü bir duruş sergilemekti. Sol, sosyalist ve ilerici yapıların bir araya gelerek “çözüm mümkündür” dediği bir buluşmaydı.
Verilen temel mesaj şuydu: Dünya sağcı, ırkçı, erkek egemen ve doğa düşmanı akımlara mecbur değildir. Sol ve sosyalistler olarak alternatifler yaratabiliriz. Yapılan konuşmalar ve verilen mesajlar genel olarak bu çerçevedeydi.
Ayrıca kadın liderler toplantısı da gerçekleşti. Benim de o toplantıda bir konuşmam oldu. Özellikle üzerinde durduğumuz konu, savaşların ciddi biçimde artmasıydı. Bu yalnızca İran ya da Ortadoğu ile sınırlı bir mesele değil. Rusya-Ukrayna savaşına baktığımızda savaşın artık Batı’ya doğru yayıldığını da görüyoruz.
Dolayısıyla savaştan kaynaklı olarak kadınlarda büyük bir endişe var. Yine Trump modeli yönetim anlayışlarından kaynaklı ciddi kaygılar söz konusu. Özetle; sağcı, ırkçı, erkek egemen, otoriter ve doğa düşmanı rejimlerin mutlaka geri adım attırılması gerektiği, bu konuda feminist ideolojinin dünyada çok önemli bir rol ve misyon üstlenebileceği yönünde ortak bir yaklaşım vardı. Kadın bakış açısıyla, feminist perspektifle bu gelişmeleri ele almak ve çözümler üretmek gerektiği vurgulandı.
Elbette bu görüşmelerin ve toplantıların kendi çapında önemi vardır. Verilen mesajlar kıymetlidir. Ancak bunlar tek başına yeterli değildir. Her ülkenin sol, sosyalist yapılarının, feminist hareketlerin ve ekoloji mücadelelerinin yerelden başlayarak güçlü bir öz örgütlenme yaratması gerekir.
Bu öz örgütlenmeler enternasyonal bir ağ üzerinde buluşmalıdır. Başarının sırrı da burada yatıyor. Devletleri aşan bir dayanışma ve mücadele hattına ihtiyaç var. Benim bu toplantılardan çıkardığım temel sonuç budur.
