Faşist AKP-MHP iktidarının Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne (ESP) yönelik son gözaltı ve tutuklama saldırısı, Türkiye’de rejimin niteliğine dair süregiden tartışmalar açısından yeni bir aşamaya geçişi işaret etmekte. ESP yöneticileri ve üyeleriyle birlikte emek, kadın, medya ve gençlik alanlarında demokratik siyasal faaliyet yürüten çok sayıda kişinin hedef alınması, basit bir “güvenlik operasyonu” değil; faşizmin kurumsallaşma sürecinin bilinçli ve planlı bir hamlesidir.
Bu operasyon, dışarıda Rojava’ya yönelik saldırı ve içeride yargı tetikçisi Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na getirilmesiyle birlikte düşünüldüğünde, devletin yeniden yapılandırılması ve siyasal alanın faşist biçimde tahkim edilmesi stratejisinde yeni bir aşamaya geçilmek istendiği ortadadır.
Müzakere söylemi ile tasfiye pratiği arasındaki çelişki
AKP-MHP blokunun bugün geldiği aşama, otoriterleşmenin ötesinde, faşizmin kurumsal ve süreklilik kazanmış bir rejim formuna doğru ilerlediğini gösteriyor. Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı; hukukun açık biçimde siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre işlediği; kolluk ve ceza mekanizmalarının muhalefeti tasfiye aracına dönüştürüldüğü bu süreç, artık istisnai değil, adeta rejimin normatif pratiği haline geldi.
Bu bağlamda ESP’ye yönelik saldırı, rejimin kendi sürekliliğini tehdit eden devrimci ve toplumsal dinamikleri daha ortaya çıkmadan bastırma refleksinin ürünüdür. Faşizm, yalnızca mevcut muhalefeti değil, gelecekteki olası siyasal ve toplumsal kopuşların taşıyıcılarını da hedef alır. ESP bu açıdan, rejime karşı süregiden ve yükselme potansiyeli taşıyan toplumsal direnişin öncü güçlerinden biri olarak kodlanmaktadır.
Müzakere söylemi ile tasfiye pratiği arasındaki çelişki
AKP-MHP iktidarı bir yandan Kürt meselesinde “müzakere”, “yumuşama” ve “barış” söylemlerini dolaşıma sokarken; diğer yandan bu sürecin gerçek bir demokratik çözüme evrilmesini engelleyecek tüm siyasal ve toplumsal güçleri tasfiye etmeye yöneliyor. Elbette bu çelişki tesadüfi değil.
Devlet aklı açısından mesele, Kürt sorununu çözmek değil; ülke içinde ve bölgedeki riskleri azaltarak, fırsatları maksimum düzeyde kullanabilecek bir siyasal ortam yaratmaktır. Bunun için Kürt özgürlük hareketinin Türkiye soluyla, kadın hareketiyle, emek mücadelesiyle, Alevilerle, seküler demokratlarla ve diğer toplumsal dinamiklerle kurduğu tarihsel bağlar koparılmak isteniyor. ESP’ye yönelik saldırı tam da bu noktada anlam kazanıyor. Devrimci bir özne olarak ESP, Kürt özgürlük mücadelesi ile Türkiyeli sosyalistler, ezilenler ve sınıf eksenli mücadeleler arasında kurulan politik köprünün önemli halkalarından biridir.
Toplumsal muhalefeti parçalama stratejisi
Faşizmin kurumsallaşma sürecinde iktidarın temel hedeflerinden biri, toplumsal muhalefeti ortak bir politik hat etrafında birleşemez hale getirmektir. Bu nedenle saldırılar yalnızca sosyalist örgütlere değil; kadın hareketinden LGBTİ+ mücadelesine, ekoloji direnişlerinden Alevi toplumuna, işçi sınıfı direnişlerinden emeklilerin mücadelesine ve hatta sistemin partisi olan CHP’ye dek yönelmekte.
Bu kesintisiz saldırı hattı, faşizme karşı mücadelede yanyana durma potansiyeli taşıyan tüm dinamikleri ya kriminalize ederek ya da birbiriyle yürüyemez hale getirerek yalnızlaştırmayı ve etkisizleştirmeyi hedefliyor. Böylece hem devrimci siyaset darbelenmek hem de Kürt halkı toplumsal müttefiklerinden yoksun bırakılmak ve böylece kırıntı düzeyindeki demokratik haklar tamamen boğularak faşizm bir yönetim rejimi olarak kurumsallaştırılmak, gelinen aşama anayasal güvence altına alınmak isteniyor.
Bölgede yeni dizayn ve ülkede rejimin tahkimi
ESP’ye yönelik saldırı, yalnızca Türkiye içi siyasal dengelerle açıklanamaz. Ortadoğu’da emperyalist güçlerin yürüttüğü yeni dizayn süreci -Abraham Planı, yeni Sünni eksen arayışları ve bölgesel yeniden paylaşım projeleri- Türkiye’deki rejim inşasıyla doğrudan bağlantılıdır.
AKP-MHP iktidarı, bu yeni emperyalist dizaynda kendisine biçilen rolü yerine getirebilmek, ortaya çıktığını düşündüğü fırsatlardan maksimum düzeyde yararlanabilmek için içeride mutlak bir siyasal kontrol ve toplumsal sessizlik yaratmak istiyor. Kürt özgürlük hareketinin teslimiyeti kabul etmeyen çizgisi, devrimci sosyalistlerin anti-emperyalist ve halkçı perspektifi bu nedenle hedef alınıyor.
Süreklileşen saldırılara karşı, sürekli direniş
ESP operasyonu, Türkiye’de sosyalist ve devrimci hareketlere dönük ilk saldırı değil şüphesiz. Cumhuriyet, kuruluşundan bu yana, gerek tek adam iktidarı ve darbe süreçlerinde, gerekse de görece demokratik işleyişin var olduğu süreçlerde sosyalist harekete yönelik benzer tasfiye girişimleriyle ilerledi. Ancak bu saldırılar ne devrimci örgütleri sonlandırabildi ne de devrimci mücadeleyi durdurabildi. Aksine her seferinde yeni biçimler ve yeni yollarla mücadele sürdü, sürüyor.
Bu gerçek, faşist iktidarın en büyük korkusu aynı zamanda: Yıllardır var gücüyle, baskı, zor ve katliamlarla, bütün devlet imkanlarını kullanarak muhalefeti bastırmaya, diz çöktürmeye çalışsa da bunu başaramamış olması, gelecek planları açısından en büyük tehdit olarak görülüyor.
Devrimci mevziiyi savunmak: Hepimiz ESP’liyiz
Bütün bu çerçeveden bakıldığında, bugün ESP’ye sahip çıkmak, devrimci dayanışmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu tutum, faşizmin kurumsallaşmasına karşı devrimci mevzinin savunulmasıdır. Türkiye’de ve bölgede halkların eşit, özgür ve birlikte yaşam perspektifini savunmanın zorunlu bir parçasıdır.
Önümüzdeki süreçte daha da saldırganlaşacağı aşikar olan AKP-MHP faşist iktidar bloğuna karşı devrimcilerden demokratlara en geniş mücadele cephesini kurmaktan başka bir yolumuz yok. Faşizme karşı mücadelede önderliği sistem içi güçlere kaptırmamadan kapitalizmi aşacak üçüncü kutbun önünü açabilmek de ancak bu geniş cephenin içerisinden yükselteceğimiz mücadeleyle mümkün olacaktır.
Faşizmi yenmek, demokrasiyi ve barışı kazanmak, sosyalizme doğru yürüyüşümüzün önünü açmak için birlikte mücadele edecek, birlikte kazanacağız!
Kaynak: ETHA
