Yirmi yıl önce Silikon Vadisi, dünyayı birbirine bağlayan, sınırları aşındıran ve hiyerarşileri yıkan bir “özgürlük ütopyası” vaat ediyordu. Google’ın “kötü olma” (don’t be evil) mottosu ve Facebook’un dünyayı “açık ve bağlantılı” hale getirme vizyonu, neoliberal küreselleşmenin teknolojik yüzüydü. Ancak bugün, şirketin Twitter hesabında yayınlanan Palantir’in manifestosu ve CEO Alex Karp’ın sertleşen retoriği, bu pembe tablonun yerini “teknofaşizm” olarak adlandırabileceğimiz, çelik ve silikonun birleştiği daha karanlık bir gerçekliğin iktidar yürüyüşünü anlatıyor.
1. Yeni Sağın hiyerarşi dili ve teknolojinin “tarafsızlığı”
Teknoloji, kendi tarihselliği içinde ele alındığında, hiçbir zaman tarafsız bir olgu olmamıştır ve olamaz. Tam aksine, teknoloji özellikle savaşlar ve askeri ihtiyaçlarla birlikte büyümüş, gelişimini iktidar mücadelelerinin bir aracı olarak sürdürmüştür. Tarafsızlık gibi bir kavram, teknolojinin özüne ait olmayıp, yalnızca siyasi iktidarların elindeki bir araçtır. Bu nedenle, iktidarlar da teknolojiyi kaçınılmaz olarak kendi imkanları ve egemenliklerini tahkim etmek için kullanmak isteyeceklerdir. “Tekolojiyi” ilerletenler de iktidarın koruması altında daha hızlı ilerlemek isteyecektir.
Palantir de manifestosunda açıkça itiraf ettiği gibi iktidara sığınma ve ABD “imparatorluğunun” çıkarlarına hizmet çağrısı ile herkesten bunun beklendiğini belirtmiştir. Manifestoda da “Silikon Vadisi ülkeye ahlaki borçludur” deniyor. Biliyoruz ki; Palantir örneğinde bu borç soyut bir “ülkeye minnet” meselesi değil; doğrudan devlet fonları, istihbarat kurumları, askeri ihaleler ve güvenlik aygıtları üzerinden kurulmuş bir sermaye birikimi hikâyesidir.
Palantir’in “ülkeye ahlaki borç” çağrısı, gerçekte tersinden okunmalıdır: Palantir, servetini ABD devletinin güvenlik, istihbarat ve savaş aygıtına borçludur. Şirket, piyasanın özgür rekabetinden doğmuş masum bir teknoloji girişimi değil; devletin gözetim, güvenlik ve askeri kapasitesini yazılım biçiminde yeniden örgütleyen bir savaş sermayesi aygıtıdır.
Palantir 2004’te Peter Thiel, Alex Karp ve diğer kurucular tarafından kuruldu; erken döneminde CIA’in girişim sermayesi kolu In-Q-Tel yatırım yaptı ve şirket, fraud detection / veri analitiği mantığını istihbarat, terörle mücadele ve daha sonra askeri hedefleme sistemlerine doğru genişletti. Palantir’in kendi 2024 10-K raporunda AIP’nin hem ticari hem de kamu müşterileri için geliştirildiği, LLM (Büyük Dil Modeli) ve diğer yapay zekâ modellerini kurumsal veri ve operasyonlarla karar alma süreçlerine bağlamayı hedeflediği belirtiliyor.
Dolayısıyla; onlar her şeyini borçlu, biz ise hiçbir şey.
Palantir’in kendisini “Batı medeniyetinin ve değerlerinin savunucusu” olarak konumlandırması, alışılageldik sözde bilimsel temelli ırkçılıktan ziyade günümüz yeni sağının ana ideolojik ajanı Kültürcü/Medeniyetçi Irkçılığın kusursuz bir yansımasını da sunuyor. Metin içerisinde modernitenin sunduğu “boş çoğulculuğa karşı çıkmalıyız” ve “bazı kültürler ileridir, bazıları gerici ve ilericidir” gibi tezler kendine yer buluyor. Çok açık bir şekilde yıllardır ABD kültürel hegomonik birikimi üzerine tertemiz bir üstünlük kurarak kendi iktidar yanlılığına ahlaki ve “haklı” bir zemin yaratmaktadır.
Bu çaba, yalnızca dış düşmanlara yönelik değildir, aynı zamanda “kültür savaşları” üzerinden iç düşmanlar yaratmak taktiğiyle de beslenir. “Batı değerleri savunusu” post-globalist yeni sağın makbul kimlikler üzerinden neoliberal küreselleşmenin ortaya çıkardığı kültürel akışkanlığa karşı “geri itme” (backlash) stratejisine dayanır. Hatta ‘woke’ gibi görünen kültürel tartışmaların dahi; çoğulculuğu ve ilerici, demokratik hareketleri ‘Batı’yı zayıflatan’ unsurlar olarak kodlayarak, sağın otoriter kültürel konsolidasyonuna zemin hazırlayan bir araç olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu bakımdan teknolojinin tarafsızlığı tezi, bu kültürel hiyerarşiyi dayatmak ve iç-dış tüm muhalefeti bertaraf etmek için bir savaş aracı olarak işlev görür.
2. Palantir’in Manifestosu: Tarafsızlığın sonu ve ideolojik teknoloji
Palantir’in manifestosu, teknolojinin tarafsız olmadığının itirafıdır, fakat bu itirafı toplumun özgürleşmesi için değil, ABD merkezli savaş ve güvenlik aygıtının tahkimatı için kullanır. Bu nedenle Palantir’e verilecek yanıt teknoloji boyutu ile sınırlı olamaz; teknolojinin mülkiyeti, amacı ve denetimi üzerine sınıfsal-demokratik bir mücadele anlamını da içermeli.
Konuya gelirsek, Alex Karp’ın uzun süredir savunduğu ve Palantir’in kurumsal kimliğine işlediği temel fikir şudur: Teknoloji tarafsız değildir ve tarafsız kalmamalıdır. Silikon Vadisi’nin geleneksel “liberal-liberteryen” çizgisinin ilerleyiş ritmi ile yeni bir konuma ulaşan Palantir (ki şirket ismini Yüzüklerin Efendisi serisinde Orta Dünya tiranlarının hikayenin kahramanlarını gözetlemek için kullandığı kürelerden almaktadır), kendisini açıkça “Batı medeniyetinin ve değerlerinin savunucusu” olarak konumlandırıyor.
Karp’a göre, yazılım artık sadece verimlilik sağlayan bir araç değildir. Yazılım savaşta ve jeopolitik rekabette belirleyici olan en birincil silahtır. Manifestoda vurgulanan “savunma yazılımı” kavramı, aslında devlet aygıtı ile devasa teknoloji şirketlerinin organik bir birleşimidir. Bu birleşme, neoliberal dönemin “devlet küçülsün, piyasa yapsın” çizgisini terk ederek, “devlet güçlensin ama bunu özel teknoloji tekelleri aracılığıyla yapsın” politikasını benimser. Bu, faşizmin klasik tanımı olan “devlet ve sermayenin füzyonu”nun dijital çağa uyarlanmış halidir. Palantir, teknokratları ve mühendisleri yeni cumhuriyetin kurucu öznesi gibi çağırarak, halk egemenliği yerine mühendis-şirket-devlet elitlerinin karar alma üstünlüğünü dayatmakta ve devlete sadece hizmet satmakla kalmayıp, aynı zamanda devletin karar alma mekanizmalarını (algoritmalar aracılığıyla) bizzat inşa etmektedir.
3. Neoliberalizmin çöküşü ve güvenlikleştirilmiş kapitalizm
1990’larda yükselen neoliberal paradigma, piyasanın her şeyi çözeceğini ve devletin küçülmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak 2008 finansal krizi, pandemi ve yükselen jeopolitik gerilimler bu anlatıyı yıktı. Neoliberalizmin “yumuşak gücü” yerini, devletin teknoloji eliyle yeniden sahneye çıktığı bir döneme bıraktı.
Palantir’in yükselişi, neoliberalizmin “serbest piyasa” masalının bittiğinin kanıtıdır. Artık karşımızda, devletin stratejik çıkarları için teknoloji devlerini birer “ulusal şampiyon” (national champions) olarak kullandığı bir yapı var. Bu yeni dönemde, ekonomideki kâr maksimizasyonunun hemen yanına “ulusal güvenlik” ve “stratejik üstünlük” tekrar yerleşmiştir. Karp’ın manifestosu, bu geçişin siyasi beyannamesidir: “Eğer Batı teknolojide üstünlüğünü kaybederse, Batı değerleri de yok olur.” Bu retorik, güvenlik için teknolojik gelişmeyi kaçınılmaz bir varoluşsal savaşa dönüştürerek her türlü ilkesel denetimi ve sistemden her türlü kopuşu başın üstünde sallanan bir kılıç olarak tanımlar.
Bu bağlamda, Palantir manifestosunun “dijitalleşme” olarak sunduğu şey, temelde üç stratejik dönüşüme işaret eder:
Yazılımın savaş aygıtına dönüştürülmesi: Manifestodaki “sert güç bu yüzyılda yazılım üzerine kurulacak” vurgusu, dijitalleşmenin merkezine askeri üstünlüğü koyarak yazılımı birincil savaş aracı haline getirir.
Yapay zekânın egemenlik altyapısı haline gelmesi: “AI weapons will be built; question is who builds them” (Yapay zekâ silahları yapılacak; mesele kimin yapacağıdır) ifadesi etik tartışmayı baştan kapatır; yapay zekâyı tartışılacak bir toplumsal tercih olmaktan çıkarıp, kaçınılmaz stratejik bir zorunluluk olarak sunar.
Devletin teknoloji şirketleriyle yeniden merkezileşmesi: Bu zorunluluk, neoliberal dönemin “devlet küçülsün, piyasa yapsın” çizgisini terk ederek, “devlet güçlensin ama bunu özel teknoloji tekelleri aracılığıyla yapsın” ilkesini merkeze alır.
Manifestonun, Silikon Vadisi’nin uzun süre reklam, tüketim ve dikkat ekonomisi ürettiğine dair yaptığı aplikasyon ekonomisi eleştirisi ilk bakışta doğru görünse de, Palantir’in sunduğu alternatif özgürleştirici teknoloji değil; yeni bir denetim ve kitle yönlendirme mekanizmasıdır. Şirket, mevcut sistemden yeni bir şey vaat etmek yerine, sadece bu faşizan füzyonu ve devlet-şirket iş birliğini derinleştirme propagandası yapmaktadır.
3. Feodalizm mi, faşizm mi?
Günümüzde Yanis Varoufakis gibi düşünürler, hâkim ekonomik sistemi “teknofeodalizm” olarak tanımlıyor. Bu görüşe göre, teknoloji devleri artık kâr değil “rant” topluyor; kullanıcılar ise bu dijital mülklerde çalışan birer modern serf. Ancak bu iki kavramı (teknofeodalizm ve teknofaşizm) tamamen dışlayan karşıtlar olarak kurmamak daha doğru olabilir; zira bazı alanlarda platform tekelleri rantçı/feodal özellikler taşırken, Palantir gibi örneklerde bu rant mantığı güvenlik devletiyle birleşip faşizan bir karakter kazanmaktadır. Palantir örneği, teknofeodal analizin eksik kaldığı bir noktayı deşifre ediyor: Devletin rolü.
Teknofeodalizm tezi, devletin zayıfladığını ve yerini platform lordlarına bıraktığını varsayıyor. Oysa teknofaşizmde devlet zayıflamaz; aksine, teknoloji şirketlerini kendi gücünü projeksiyon etmek için birer protez gibi kullanır. Palantir’in göçmen takibi, terörle mücadele ve savaş alanı simülasyonları için sunduğu yazılımlar, bir “lord-serf” ilişkisinden ziyade, “egemen-tebaa” ilişkisini teknolojik olarak işler.
Teknofeodalizm ekonomik bir sömürü biçimini tarif ederken, teknofaşizm bu sömürünün üzerine ideolojik bir üst yapı, askeri bir şiddet kapasitesi ve toplumsal bir disiplin rejimi inşa eder. Karp’ın “Batı’yı Kurtarma” misyonu, ekonomik rantın çok ötesinde, siyasi-askeri hegemonya inşasıdır. Küresel ölçekte bakıldığında ise Palantir, ABD emperyalizminin dijital sinir sistemini inşa etmeye aday merkezi bir aktör olarak konumlanmaktadır. Bu teknofaşist model, ulus-ötesi gözetim, hedefleme ve müdahale kapasitesiyle donatılmış yeni bir emperyal teknoloji rejiminin programıdır.
4. Teknolojik savaş ve toplumsal disiplin
Palantir’in manifestosunda bahsi geçen “savunma” sadece dış düşmanlara karşı değildir. Nasıl 20. yy’da faşizm cephedeki saldırganlığını kendi şehirlerinde de kullandıysa, bugün de savaş alanında düşman tespit etmek için kullanılan yapay zeka algoritmaları, şehirlerdeki “suç eğilimli” bireyleri tespit etmek (predictive policing) veya sınır boylarında göçmen hareketliliğini izlemek için de kullanılıyor.
Burada karşımıza çıkan şey, Bentham’ın bahsettiği “panoptikon”un dijital ve proaktif bir versiyonudur. Devlet, Palantir gibi şirketler aracılığıyla toplumu bir veri yığınına dönüştürür. Bu veri yığını içinde “anomali” olarak kodlanan her şey (bu bir protestocu da olabilir, bir göçmen de) sistem tarafından otomatik olarak elenmesi gereken bir “hata” muamelesi görür. Karp’ın retoriğindeki “etkililik” ve “kararlılık” vurgusu, her türlü alışıldık hukuki normu ortadan kaldıracak bir yeni anlayışa işaret ediyor.
5. Teknofaşizmin etiği: “Biz ve onlar”
Manifestonun en ürkütücü kısımlarından biri, dünya’nın yarısından fazlasını düşman ve karşısında durulması gereken insanlar olarak kodlamasıdır. Bir yanda “ilerici, demokratik ve teknolojik olarak üstün Batı”, diğer yanda ise “geri, vahşi, barbar Doğulu kötü adamlar (Putin, Xi, Kim vs.)” anlatımına devam edip kendi konumunu bir nevi Amerikan kültürünün süper kahraman anlatıları üzerine inşa ederek kurtarıcı saflarında resmetmiştir. Bu manevi üstünlük taslaması, teknofaşizmin özellikle Batıda kitleleri ikna etmek için kullandığı en büyük silahtır.
Bu mantığa göre, eğer Palantir gibi şirketler bu teknolojileri geliştirmezse, “kötü adamlar” geliştirecektir. Bu “kaçınılmazlık” argümanı, teknoloji şirketlerine sınırsız, yasaksız bir hareket alanı açar. Silikon Vadisi’nin bir zamanlar “dünyayı iyileştirme” iddiası, şimdi “kötüden korunma” adına her türlü baskı ve yok etme aracını meşrulaştıran bir silaha dönüşmüştür. Bu konuda İran’da okula yapılan saldırıda Palantir’in geliştirdiği tahminleme algoritması sorumlu olduğu halde ABD’de hiç bir sorumlunun ortaya çıkmaması; İngiliz kamu sağlık sistemi NHS’in optimize edilmesi işini alan Palantir’in bu iş için Gazze soykırımından elde ettiği verileri kullandığına ilişkin basına yansıyan iddialara yönelik tepkisizlik önemli örneklerdir. Bu, klasik faşizmin “dış tehdit üzerinden iç konsolidasyon” stratejisinin dijital çağa kusursuz bir uyarlamasıdır.
6. Silikon perde ve demokrasinin geleceği
Artık kılavuz istemeyen gerçek şudur: Batıda bir “Silikon Perde” inmektedir. Bu perde, sadece ülkeler arasına değil, yurttaş ve yasa arasına da çekilmektedir.
Neoliberalizmin çöküşüyle boşalan alanı dolduran teknofaşizm, bize yeni(den) bir güvenlik rejimi “vaat” ediyor. Gericiliğini hiç bir şekilde saklama ve takiye etme ihtiyacı duymayan bu yeni günde, devlet gücü ve şirket kârı (devlet eliyle sermaye aktarımı) daha önce hiç olmadığı kadar iç içe geçmiş durumda. Karşımızda pasif bir rant ekonomisi değil, küresel ölçekte son derece aktif, saldırgan ve ideolojik bir yapı var.
Palantir ve benzeri yapıların inşa ettiği bu yeni dünya düzeninde, insan toplulukları yerlerini sayı öbeklerine, barış yerini “sürekli hazırlık halindeki bir savaş” ekonomisine bırakmaktadır. Eğer teknofaşizmin bu yükselişine karşı durulacaksa, bu sadece ekonomik bir itirazla değil, teknolojinin hangi sınıfın ve müttefiklerinin çıkarına ve hangi etik değerlerle yönetileceğine dair derin bir siyasi mücadeleyle mümkün olacaktır.
Alex Karp’ın Manifestosu kapitalizmn neoliberal programının içine düştüğü krizden doğan yeni emperyal teknoloji rejiminin programıdır. Bu ilanı doğru anlamak, gelecekte “dijital tebaa” olmaktan kurtulmanın ilk adımıdır. Onlar ABD’ye ve yarattığı savaş düzenine borçludur; çünkü servetleri devletin istihbarat, savaş ve gözetim aygıtlarıyla kurduğu organik ilişkiden doğmuştur. Bizim ise bu “imparatorluğa” hiçbir borcumuz yoktur. Aksine, bizim görevimiz bu teknolojik savaş rejiminin karşısına halkçı, özgürlükçü ve enternasyonalist bir siyaset ve alternatif bir teknoloji yapısı ortaya koymaktır.
