Bir zamanlar bu ülkede insanlar sadece düşüncelerinden dolayı fişlenirdi. Kürt olduğu için, Alevi olduğu için, solcu olduğu için, Ermeni olduğu için, “farklı” olduğu için hedef gösterilirdi. Mahallelerde işaretlenen evler olurdu. Gazeteler manşet atar, siyasetçiler kitleleri işaret eder, sonra birileri çıkar “halkın öfkesini” organize ederdi. Bugün geçmişten çok uzakmışız gibi davranılıyor ama bazı cümleler duyulduğunda insanın ensesinde aynı soğukluk dolaşıyor.
Şimdi sahnede başka bir aktör var. Zafer Partisi.
Partinin başındaki isim ırkçı siyaset adamı Ümit Özdağ ise yıllardır göçmen düşmanlığını, Kürt karşıtlığını ve toplumsal kutuplaşmayı siyasi kariyerinin merkezine yerleştiren bir siyasetçi olarak öne çıkıyor. Her konuşmasında yeni bir hedef gösteriliyor. Bazen mülteciler, bazen Kürtler, bazen başka halklar… Ama değişmeyen tek şey nefretin sürekli yeniden üretilmesi oluyor.
Her gün biraz daha fazla nefret üreten, göçmenleri hedef gösteren, mültecileri toplumsal çürümenin sebebi ilan eden, sokaktaki yoksulluğun, işsizliğin, öfkenin bütün yükünü savunmasız insanların sırtına yıkmaya çalışan bir siyaset dili kuruluyor. Ve bu dil artık “politik rekabet” sınırını aşmış durumda.
Çünkü mesele artık sadece sert muhalefet değil. Mesele, insanları insan olmaktan çıkaran bir propaganda düzeni.
Son dönemde Amedspor üzerinden yürütülen tartışmalar da bunun yeni örneklerinden biri oldu. Bir futbol kulübü bile tahammül edilemeyen bir kimliğe dönüştürüldü. Tribünlerde başlayan düşmanlık sosyal medyada büyütüldü, ekranlarda köpürtüldü. “Amedspor kapatılsın” diye kampanya yapanların derdi hiçbir zaman spor olmadı. Çünkü mesele futbol değil, mesele Kürtçe bir isme bile tahammül edemeyen siyasi bir iklim yaratmak.
Ve sonra dönüp “Ama biz sadece fikir söylüyoruz” diyorlar.
Hayır.
Bir halkı hedef göstermek fikir değildir. Bir topluluğu sistematik biçimde düşmanlaştırmak ifade özgürlüğü değildir. İnsanları “istila”, “parazit”, “temizlik” gibi kavramlarla anmak siyaset değildir. Bu, tarihin defalarca gördüğü organize nefret dilidir.
Bugün Türkiye’de bir mülteci sokakta yürürken tedirginse, Kürtler her siyasi krizde yeniden hedef tahtasına konuyorsa, insanlar sosyal medyada kimliğini gizlemek zorunda hissediyorsa bunun nedeni sadece ekonomik kriz değildir. Bunun nedeni nefretin örgütlü hale gelmesidir.
Ve örgütlü nefret, demokrasi değildir.
Demokrasi, en zayıf olanın da güvende hissettiği rejimdir. Eğer bir ülkede bazı insanlar sürekli hedef gösteriliyorsa, o ülkede sadece “ötekiler” değil, toplumun tamamı zehirlenmeye başlamış demektir.
Bu yüzden mesele yalnızca bir partinin oy oranı değil.
Mesele, bu ülkenin geleceğinde pogrom dili mi olacak, birlikte yaşam mı?
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde açık nefret propagandası yapan oluşumlara karşı hukuki tartışmalar yürütülüyor. Çünkü tarih şunu gösterdi: Faşizm bir sabah ansızın gelmez. Önce televizyon ekranlarında normalleşir. Sonra sokakta slogan olur. Sonra insanların hayatına çöker.
Türkiye zaten yeterince karanlık gördü.
Maraş’ı gördü.
Çorum’u gördü.
Sivas’ı gördü.
Roboskî’yi gördü.
6-7 Eylül’ü gördü.
Gezi’yi gördü
Bu ülkenin hafızası, hedef göstermenin nelere dönüştüğünü biliyor.
O yüzden bugün susmak değil, açık konuşmak gerekiyor:
Nefreti siyaset yapan yapılar meşru değildir.
İnsan hayatını oy devşirme aracına dönüştüren anlayış demokratik değildir.
Ve evet, halkları birbirine kırdırmayı siyaset haline getiren bir parti tartışılmalıdır. Çünkü bazen bir ülkeyi korumanın yolu, nefretin “normal siyaset” gibi davranmasına izin vermemekten geçer.
Çünkü bugün “Amedspor kapatılsın” diye bağıranlar, yarın başka halkların varlığını tartışmaya açacaktır. Bugün mültecilere yönelen öfke, yarın başka kimliklere çevrilecektir. Nefretin sınırı olmaz.
Bu yüzden mesele yalnızca bir parti meselesi değildir. Mesele, bu ülkenin birlikte yaşama ihtimalidir.
Ve tam da bu yüzden, nefret siyasetini örgütleyen, halkları hedef gösteren, toplumsal barışı sistematik biçimde zehirleyen Zafer Partisi kapatılsın demek, demokrasiye düşmanlık değil; aksine halkların birlikte yaşayabilme hakkını savunmaktır.
