Burada dikkat çekici olan nokta, yaşananların hızla kampüs sınırlarını aşarak geniş çaplı bir suçlulaştırma ve toplumsal damgalama sürecine dönüşmesidir. Çünkü amaç yalnızca belirli bir öğrenci hareketliliğini bastırmak değil; gelecekte ortaya çıkabilecek daha güçlü toplumsal itiraz ihtimallerinin daha ortaya çıkmadan denetim altına alınmasıdır. ODTÜ’de yaşananların ardından devreye giren baskı mekanizmaları, özellikle 19 Mart direnişinden bu yana gençlik muhalefetini disipline etme yöntemlerinde önemli bir dönüşümü işaret ediyor. Cezalandırma artık yalnızca hukuki değil; toplumsal ve duygusal düzlemde de örgütleniyor.
Önleyici karşı-reformun mekanizmaları
Bu dönüşümü anlamak için Alberto Toscano’nun “önleyici karşı-reform” kavramı önemli bir çerçeve sunuyor. Toscano’ya göre günümüz faşizmi klasik karşı-devrimlerden farklı işliyor. Klasik karşı-devrimler genellikle güçlü bir işçi hareketine ya da doğrudan devrimci bir tehdide yanıt olarak ortaya çıkıyordu. Oysa bugün ortada böyle büyük ve örgütlü bir devrimci yükseliş yokken bile, gerici ve faşizan siyaset sürekli bir tehlike hissi üreterek hareket ediyor. Toscano bunu “önleyici karşı-reform” olarak adlandırıyor: henüz tam anlamıyla oluşmamış muhalefet ihtimallerinin, kolektif siyasal kapasitenin ve dayanışma ağlarının daha ortaya çıkmadan disipline edilmesi.
Bu yüzden bugün saldırının hedefi yalnızca örgütlü siyasal yapılar değil. Kampüsler, feminist hareket, öğrencilerin yoksul mahallelerde yürüttüğü dayanışma faaliyetleri, işçilerle ya da Kürtlerle kurdukları ilişkiler de risk alanı olarak kodlanıyor. Çünkü mesele gelecekte kurulabilecek politik ortaklaşmaları daha oluşmadan parçalamak. Ve burada dört temel mekanizma öne çıkıyor.
Dijital linç ve sürekli damgalama
İlk mekanizma dijital linç. Eskiden öğrenciler gözaltına alınır, haklarında dava açılır ya da disiplin soruşturması yürütülürdü. Bugün ise öğrenciler aynı zamanda dijital dolaşıma sokuluyor. Sosyal medya hesapları, anonim ağlar ve bazı medya organları aracılığıyla ülke çapında hedef haline getiriliyorlar. Böylece cezalandırma yalnızca hukuki süreçle sınırlı kalmıyor; kişinin bütün toplumsal varoluşuna yayılıyor. Hedef gösterilen öğrenciler artık gündelik hayatın her alanında taşımaları gereken bir damgayla dolaşıma giriyorlar. Bunun etkisi geleceğe yayılan bir korku üretmesi. Gençlere açıkça “hayatınız boyunca bununla yaşayabilirsiniz” mesajı veriliyor.
Ailenin disiplin mekanizmasına dönüştürülmesi
İkinci mekanizma ailelerin baskı sürecine dahil edilmesi. Polis artık yalnızca kampüste değil; evin içinde, ailenin içinde, çocuk odasının içinde. Bir öğrencinin hedef gösterilmesi çok kısa süre içinde aile içi gerilime dönüşüyor. Böylece öğrenci politik özne olmaktan çıkarılıp yeniden aile denetimine geri itiliyor. Ailelerin aranması, ebeveynlerin korku ve suçluluk üzerinden harekete geçirilmesi, gençlerin politik faaliyetleri nedeniyle aile içinde baskı görmesi; faşizan disiplinin toplumsal dokunun içine kadar nüfuz etmesine yol açıyor.
İlayda Zorlu olayının bu kadar sarsıcı olmasının nedenlerinden biri de buydu. Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi İlayda Zorlu’nun ailesi polis tarafından aranmış, “kızınız 8 Mart eylemlerine katılıyor” denilerek aile provoke edilmişti. Ardından İlayda’nın babasından yoğun baskı ve tehdit gördüğü, arkadaşlarına evden kaçmak istediğini söylediği ortaya çıktı. Ölümü ilk anda intihar olarak duyurulsa da daha sonra polis olan babasının silahından çıkan kurşunla hayatını kaybettiği açıklandı. Bu olay, aile üzerinden kurulan baskının gençlik üzerinde nasıl ölümcül sonuçlar yaratabildiğini görünür hale getirdi. “Ailelerimizi aramayın” sloganı bu yüzden çok önemliydi. Çünkü bu slogan yalnızca polis müdahalesine değil, sıradan faşizmin aile ilişkileri üzerinden gündelik hayatın içine kadar yayılmasına karşı da bir itirazdı.
Eski devlet şiddeti repertuarlarının geri dönüşü
Üçüncü mekanizma özellikle 1990’larda Kürtlere ve devrimcilere karşı kullanılan yöntemlerin yeni biçimler altında geri dönüşü. Aile aramaları, sosyal çevre üzerinden baskı kurma, toplumsal teşhir, ajanlaştırma girişimleri, sürekli gözetim altında hissettirme ve kimi durumlarda kaçırma uzun süredir özellikle Kürt hareketi ve devrimci çevreler üzerinde kullanılan yöntemlerdi. Bugün benzer tekniklerin üniversite gençliği ve daha geniş muhalif toplumsal alanlar üzerinde yeniden dolaşıma girdiğini görüyoruz. Geçmiş devlet şiddeti repertuarlarının günümüz kriz yönetimi içinde yeniden devreye sokulması, baskının sürekli bir tehdit ve korku atmosferi üzerinden de işlemesine yol açıyor.
Muhalif görünümlü sokak faşizmi ve karşı-öznellikler
Dördüncü mekanizma ise şiddetin biçim değiştirmesi. Türkiye’de başka üniversitelerde faşist grupların doğrudan fiziksel şiddet, çeteleşme ve “eli palalı” saldırılar biçiminde ortaya çıktığını gördük. ODTÜ’de ise kaba fiziksel şiddetten çok provokasyon, dijital dolaşım, psikolojik linç ve toplumsal teşhir öne çıkıyor. Daha da önemlisi, geçmişteki faşist provokasyonlardan farklı olarak bugün bazı aktörler kendilerini muhalif gençliğin içindenmiş gibi konumlandırarak hareket alanına dahil oluyor. Böylece tehdit yalnızca dışarıdan gelen organize saldırı biçiminde değil; içeriden işleyen, muhalif alanın dilini ve sembollerini kullanan bir mobilizasyon biçimi olarak ortaya çıkıyor.
Bu mekanizma, geç faşizmin giderek genişleyen iç düşman tanımı doğrultusunda çeşitleniyor. Yalnızca doğrudan siyasal örgütler değil; barış, hak ve eşitlik talebini dile getiren daha geniş toplumsal kesimler de hedef haline geliyor. Böylece toplumsal muhalefetin farklı alanları aynı anda kriminalize ediliyor. Bu nedenle yalnızca klasik milliyetçi-faşist yapılar değil; bu yeni iç düşmanlara karşı özel olarak örgütlenen karşı-öznelikler de ortaya çıkıyor. Örneğin feminist harekete karşı kadın kimliği içinden konuşan milliyetçi kadın oluşumlarının öne çıkarılması tesadüf değil. İstiklal Kadın Hareketi benzeri yapılar tam da bu nedenle önem taşıyor. Çünkü burada amaç yalnızca dışarıdan saldırmak değil; muhalif alanın içine benzer bir dil ve görünümle girerek içeriden bölmek, etkisizleştirmek ve meşruiyet krizine sürüklemek. Böylece geç faşizm yalnızca açık baskı yoluyla değil; muhalefetin içinden türetilen karşı-öznelikler aracılığıyla da işliyor. Bu karşı-öznellikler başlangıçta daha çok göçmen karşıtlığı üzerinden yükselirken, giderek Kürt karşıtlığı üzerinden sertleşiyor. Amedspor’un hedef gösterilmesi, Kürtlerle dayanışmanın kriminalize edilmesi ve üniversite alanlarında Kürt karşıtı mobilizasyonun artması bunun önemli işaretleri. Bu nedenle bugün MHP tipi devlet faşizmi ile Zafer Partisi tipi muhalif görünümlü sokak faşizmi arasındaki ilişkiyi dikkatle analiz etmek gerekiyor. Çünkü burada yalnızca iki farklı siyasal çizgi değil, devletin kendi içindeki bir gerilim de açığa çıkıyor.
Devlet faşizmi ve sokak faşizminin iç içe geçişi
Bir yanda “barış süreci” ve “devlet aklı” söylemi işletilirken, diğer yanda sert Kürt karşıtı mobilizasyon toplumsal dolaşımda tutuluyor. Peki devlet neden aynı anda bu iki hatta ihtiyaç duyuyor? Eğer belirli bir barış süreci yürütülüyorsa, neden Kürt hareketiyle dayanışan öğrenciler, kampüs ağları ya da gençlik muhalefeti hedef alınmaya devam ediyor?
Aslında bu durum geç faşizmin kriz yönetimi mantığını anlamak açısından önemli. Çünkü burada “barış süreci”, belirli çatışma biçimlerini kontrol altına alırken, kontrol edilemeyen toplumsal ve siyasal ortaklaşmaları engelleyen bir yeniden düzenleme biçimi olarak çalışıyor. Başka bir deyişle, devlet açısından mesele yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi değil; Kürt meselesinin Türkiye’de daha geniş bir demokratik ve toplumsal ortaklaşma ekseni üretmesini engellemek. Bu nedenle bir yandan kontrollü bir süreç yürütülürken, diğer yandan Kürtlerle dayanışan gençlik alanları baskı altında tutulmaya devam ediyor.
Zafer Partisi tipi muhalif görünümlü sokak faşizmi tam da bu noktada işlevsel hale geliyor. Çünkü bu hat, devletin doğrudan kurmak istemediği sert Kürt karşıtı dili toplumsal dolaşımda tutuyor; kampüslerde sürekli bir iç tehdit atmosferi üretiyor ve toplumsal kutuplaşmayı diri tutuyor. Devlet ise aynı anda hem “barış sürecini yöneten makul aktör” pozisyonunu koruyabiliyor hem de bu mobilizasyonun açtığı hedef gösterme alanını polis ve yargı mekanizmalarıyla işleyebiliyor. Bu nedenle burada gördüğümüz şey basit bir çelişki değil, aynı kriz yönetim rejiminin iç içe geçmiş iki farklı biçimi. Baskı artık yalnızca zor aygıtları üzerinden örgütlenmiyor. Polis, yargı ve üniversite yönetimleri hâlâ merkezi rol oynasa da, cezalandırma giderek toplumsallaştırılmış ve dağıtılmış bir karakter kazanıyor. Dijital medya ağları, aile mekanizması, mahalle baskısı, psikolojik teşhir ve sosyal linç süreçleri devletin doğrudan zoruyla iç içe geçerek hibrit bir disiplin rejimi oluşturuyor. Asıl hedef, gençliğin kolektifleşme kapasitesinin daha ortaya çıkmadan dağıtılması. Geç faşizm tam da burada “önleyici karşı-reform” mantığıyla işliyor.
Korkunun orantısızlığı ve faşist toplumsallaşmanın hızı
Burada korkunun toplumsal dolaşımı da önemli bir işlev görüyor. Belki de geç faşizmin en önemli özelliklerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor: korkunun gerçek riskle kurduğu ilişkinin giderek zayıflaması ve insanların hızla davranışlarını değiştirmeye başlaması. Örneğin hakkında yakalama kararı olan bir öğrenci için yapılan bir ev aramasının ardından apartman yöneticisinin ev sahibini araması, ardından ev sahibinin kiracının evi derhal boşaltmasını istemesi, baskının artık yalnızca devlet ile birey arasındaki bir ilişki olmaktan çıktığını gösteriyor. Çünkü burada dolaşıma giren şey yalnızca hukuki süreç değil; korku. Üstelik bu korku çoğu zaman somut bilgilere dayanarak değil, ihtimalin, söylentinin ve “başına iş açılabilir” duygusunun hızla yayılmasıyla işliyor.
Bir öğrenciyi bulmak için yapılan bir ev araması çok kısa süre içinde apartman ilişkilerini, komşuluk ilişkilerini, kiracılık ilişkilerini ve mülkiyet ilişkilerini yeniden düzenleyen bir mekanizmaya dönüşüyor. Burada dikkat çekici olan şey, ortada gerçek bir risk bulunmamasına rağmen korkunun çok hızlı biçimde toplumsallaşması. İnsanlar artık devletin gerçekten ne yapacağını değil, yapabileceğini hayal ettikleri ihtimaller üzerinden hareket ediyorlar. Böylece en küçük temas bile bulaşıcı risk gibi algılanmaya başlanıyor. Bir kiracının evine polis gelmesi, kısa süre içinde o kişinin mekânsal olarak da riskli görülmesine yol açıyor. İnsanlar hukuki sonuçları hesaplamaktan çok, potansiyel felaket senaryolarına göre davranmaya başlıyorlar. Bu nedenle korku çoğu zaman nesnel riskle orantılı işlemiyor; büyüyor, yayılıyor ve toplumsal ilişkileri hızla yeniden biçimlendiriyor. Apartman yöneticisi kendisini korumaya çalışıyor, ev sahibi riskten kaçınmaya çalışıyor, emlak ilişkisi güvenlik ilişkisine dönüşüyor. Böylece baskı toplumsal ilişkilerin içinden hızla yeniden üretiliyor. Bu nedenle bugün faşizmin zamansallığını yalnızca devletin hızında aramak yeterli değil. Çünkü hız artık toplumun içine de yerleşmiş durumda. İnsanlar beklemiyor, sürecin nasıl ilerleyeceğini izlemiyor. Çok küçük risk ihtimallerinde bile “derhal” pozisyon alıyorlar.
Bu örnek aynı zamanda sınıfsal bir boyutu da açığa çıkarıyor. Çünkü burada korku herkese eşit dağılmıyor. Kiracı olmak, politik olarak işaretlenmiş kişi açısından ciddi bir mekânsal kırılganlık yaratıyor. Aynı olay ev sahibinin başına gelse, kimse ona “derhal çık” diyemez. Ama kiracının mekân üzerindeki hakkı çok daha güvencesiz olduğu için ilişki hızla kesilebiliyor. Böylece korku aşağıya doğru aktarılıyor. Ev sahibi kendi korkusunu kiracıyı çıkararak yönetebiliyor. Bu nedenle burada yalnızca politik damgalama değil, damganın sınıfsal işleniş biçimi de ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada piyasa ilişkilerinin dönüşümü dikkat çekici hale geliyor. Olağan dönemlerde ekonomik ilişki gibi görünen ev sahibi–kiracı–emlakçı ilişkisi giderek güvenlik mantığıyla işlemeye başlıyor. Eskiden ev sahibi daha çok kira ödeme kapasitesiyle, kefille ya da gelirle ilgilenirken, bugün bunlara politik risk hesabı da ekleniyor. İnsanlar yalnızca ekonomik olarak değil, politik olarak da “sorunsuz” kiracı aramaya başlıyorlar. Böylece piyasa ilişkileri ekonomi dışı zor yoluyla yeniden düzenleniyor.
Nefretten çok korkuyla kurulan mesafe
Burada önemli bir dönüşüm daha var. Günümüz faşizan toplumsallığında dışlama her zaman açık düşmanlık üzerinden işlemiyor. Faşist hareketler, sokak faşizmi ya da devletin sert ideolojik aygıtları elbette hâlâ nefret üretimi üzerinden çalışıyor. Ancak gündelik toplumsal ilişkilerde, özellikle kendisini muhalif olarak tanımlayan çevrelerde dışlama giderek korku üzerinden işliyor. İnsanlar hâlâ “biz sizi biliyoruz, sizden memnunuz” demeye devam ediyorlar. Ama aynı anda mesafe koyuyorlar. Dışlama artık çoğu zaman açık nefret biçiminde değil; riskten kaçınma, uzak durma ve ilişkiyi sessizce çözme biçiminde ortaya çıkıyor. Politik kimlik giderek bulaşıcı bir risk gibi algılanmaya başlanıyor.
Burada neoliberal güvencesizlik de belirleyici hale geliyor. Güvencesizlik yalnızca ekonomik bir durum değil; toplumsal davranışları şekillendiren bir yönetim tekniği haline geliyor. İnsanlar işlerini, evlerini, sosyal çevrelerini ve gündelik hayatlarını kaybetme korkusuyla hareket ediyorlar. Bu nedenle en küçük risk ihtimali bile total çöküş gibi algılanabiliyor.
Bu noktada tarihsel karşılaştırma da önemli hale geliyor. 1970’lerde devlet şiddeti çok daha çıplak, çok daha doğrudan ve çok daha sertti. İşkence, baskı, gözaltı ve siyasal kriminalizasyon çok daha görünürdü. Ama buna rağmen toplumsal ilişkiler her zaman bugünkü kadar atomize değildi. Mahalleler, öğrenci çevreleri, aile ağları ya da kolektif siyasal kültür bazı durumlarda koruyucu tamponlar oluşturabiliyordu. İnsanlar aranan birini koruyabiliyor ya da “bizden biri” olarak görebiliyordu. Bugün ise paradoksal biçimde devlet şiddeti bazı alanlarda daha düşük yoğunluklu ya da daha dağınık görünebilir. Ama toplumsal korku çok daha yaygın, çok daha içselleştirilmiş ve çok daha hızla önlem almaya dönüşmüş durumda.
Karşı-toplumsallık olarak dayanışma
Dolayısıyla ODTÜ’de yaşananlar yalnızca bir üniversite provokasyonu değil. Aynı zamanda korkunun toplumsallaşmasının, risk algısının ölçüsüzleşmesinin, politik kimliğin bulaşıcı damgaya dönüşmesinin, toplumsal zamansallığın hızlanmasının ve gündelik ilişkilerin güvenlik mantığıyla yeniden örgütlenmesinin bir örneği. Çünkü süreç yalnızca gençleri hedef almıyor. Aileler ve daha geniş bir çevre de baskı mekanizmasının doğrudan parçası haline getiriliyor. Çocuklarının politik faaliyetleri üzerinden aranmak, tehdit edilmek ya da suçluluk duygusuyla baş başa bırakılmak, ebeveynleri de bu disiplin rejiminin içine çekiyor. Geniş çaplı ev aramaları arkadaşları, akrabaları, tanıdıkları, mahalleleri potansiyel hedef haline getiriyor. Böylece belirli bir çevre sürekli görünür, kırılgan ve cezalandırılabilir halde tutuluyor.
Bu nedenle bir ebeveyn hedef gösterildiğinde başka ebeveynlerin onun yanında durması, bir ev arandığında komşuların sessizce dağılmaması hem etik, hem de politik bir tutum. Çünkü geç faşizm yalnızca devlet zoruyla değil, toplumsal bağların çözülmesiyle güç kazanıyor. Buna karşı kurulacak her dayanışma ilişkisi bu mekanizmayı bozan bir karşı-toplumsallık üretme pratiği anlamına geliyor.
Unutmamak gerek: Bazı faşist rejimler bir gün yenilebilir. Ama geriye insanların birbirini yalnız bıraktığı anların sessizliği kalır. Ve bazen bir dönemin en ağır mirası, tam da o sessizlik olur.
Resim: Edward Hopper, Sun in an Empty Room, 1963
