Arabanın camı yarım açıktı. Yaz sıcağı içeri doluyordu. Yol uzayıp gidiyordu. Dağların arasından mı geçiyorduk, ova mıydı, artık tam hatırlamıyorum. Çocukluk anıları biraz böyledir zaten; bazı şeyleri siler, bazı sesleri olduğu gibi bırakır. Ben o yolculuktan en çok geriye kalan sesi hatırlıyorum.
Kasetçaların içine bir kaset giriyor, sonra çıkıyor. Annem başka bir kaset takıyor. Babam tekrar değiştiriyor.
Annem Zeki Müren dinlemek istiyor. Babam ise Şivan Perwer açıyor ısrarla. Bir tarafta Türkçe bir şarkı yükseliyor, ardından Kürtçe bir stran başlıyor. Çocuk aklımla o zaman bunu bir kavga gibi değil, iki halkın aynı arabada yolculuk etmesi gibi dinlemiştim galiba.
Annem yörük bir Türk kadını babam ise Kürtlüğüyle her zaman gurur duyan bir adamdı. Ama ben onların birbirinin kimliğine düşman olduğunu hiç görmedim. En zor zamanlarda bile annemin Kürt halkının yanında durduğunu gördüm. Babamınsa Kürt olduğunu söylemekten bir an bile çekinmediğini…
Rahmetli babam Kürtçenin neredeyse her lehçesini konuşurdu. Kurmancî, Soranî, Zazakî… Bir insan dilini bu kadar mı sever gerçekten diye düşünürdüm bazen. Kürtçe onun için yalnızca konuşulan bir şey değildi. Bir hafızaydı. Bir aidiyetti. Bir onurdu.
Ama bize öğretemedi.
Belki yoğun çalışmaktan, belki hayatın hengâmesinden, belki de bu coğrafyada herkesin içine sinsice yerleştirilen korkulardan… Bilmiyorum.
Bugün dönüp baktığımda, Kürtçe bilmemeyi hayatımın eksik yanlarından biri olarak görüyorum. Çünkü Kürtçe benim için “yabancı bir dil” değildi hiçbir zaman. Babamın diliydi. Dedelerimin diliydi. Memleketimin diliydi. Kürdistan’ın diliydi.
Ben başka dilleri de öğrenemedim zaten. Kendime bazen şakayla karışık “dil öğrenme özürlüsü” diyorum. Ama Kürtçe söz konusu olunca mesele yalnızca öğrenememek değildi. Sanki insanın ait olduğu evin kapısını açamaması gibi bir şeydi bu.
Yine de hayatım boyunca Kürtçenin yanında durmaya çalıştım.
Konuşamasam bile…
Bazen Ege’de küçük bir sahil kasabasında inadına Kürtçe müzik açtım. İnsanlar dönüp baktığında birkaç kırık kelimeyle Kürtçe cevap verdim. Yürüyüşlerde Kürtçe slogan attım. Çünkü o dilin görünmesini istedim. Yok sayılmamasını istedim. İnsanların korkmadan konuşabilmesini istedim.
Çünkü bir dil yalnızca kelimelerden oluşmuyor.
Bir annenin çocuğunu çağırış biçimi oluyor bazen. Bir ağıt oluyor. Bir dengbêjin gecenin ortasında söylediği stran oluyor. Bir halkın yarım bırakılmış hikâyesi oluyor.
Bugün 15 Mayıs. Kürt Dil Bayramı.
Kürtler için bu tarihin ayrı bir anlamı var. 15 Mayıs 1932’de Celadet Ali Bedirxan’ın Latin harfleriyle yayımladığı Hawar dergisinin ilk sayısı çıkmıştı. O dergi herhangi bir yayın değildi; inkâr edilen bir dilin “Ben buradayım” deme biçimiydi. Bugün hâlâ 15 Mayıs’ın Kürt Dil Bayramı olarak anılmasının nedeni biraz da budur. Bir halkın sesinin tamamen susturulamadığını hatırlatır.
Belki bu yüzden bazı diller yalnızca dil değildir.
Kürtçe de öyle.
Ben Kürtçe konuşamıyorum belki. Ama bir insan kendi yakınlarının sesini unutabilir mi? Kendi toprağının rüzgârını yabancı sayabilir mi?
Hayır.
Bugün bir kez daha bunu hissediyorum.
Ve nedense aklıma yine Aram Tigran geliyor.
Bir Ermeni olarak Kürtçe söylediği o şarkı…
“Şirîn û xweş e zimanê Kurdî…”
Belki de bazen bir dili en çok, onu dile getirenlerin acısını anlayanlar sever. Belki bu yüzden Aram Tigran’ın sesi hâlâ birçok Kürdün kalbine dokunuyor. Çünkü o sesin içinde sınırları aşan bir şey vardı: Halkların birbirine benzeyen yaraları.
Bugün Kürtçe konuşabilenler konuşsun uzun uzun.
Çocuklarına öğretsinler.
Şarkılar söylesinler.
Çünkü bazı diller kaybolursa, yalnızca kelimeler kaybolmaz.
Bir halkın çocukluğu solar, hafızası eksilir.
Keşke bu yazıyı Kürtçe yazabilseydim.
