Bugün 23 Nisan. Okullarda, meydanlarda, Meclis’te, yine çocuklardan söz edilecek, nutuklar atılacak.
Sınıflar süslenecek, kürsüler kurulacak, şiirler okunacak. Küçük ellere bayraklar verilecek, yüzlere boya sürülecek. Büyükler çocuklara gülümseyerek bakacak. Televizyonlarda “geleceğimiz” denilecek.
Sonra tören bitecek.
Ve o çocukların bir kısmı yarın yine atölyelere gidecek.
Bir kısmı sanayi sitesinde tornanın başına geçecek.
Bir kısmı tarlada güneşin altında çalışacak.
Bir kısmı okul kapısında korkuyla bekleyecek.
Bir kısmı ise çoktan bu hayattan koparılmış olacak.
AKP iktidarının uzun yıllardır ve adım adım, çocukları koruyan değil, onları ucuz iş gücü, geleceğin ev kadını, sessiz kalabalık ve istatistik kalemi olarak gören bir düzen kurdu.
Son adımlarından biri de MESEM’ler oldu. Mesleki Eğitim Merkezi adı verilen sistem “eğitim” başlığıyla sunuldu ama gerçekte binlerce çocuğu patronların pençesine bıraktı. İSİG Meclisi’nin yayımladığı son veriler, tabloyu bütün çıplaklığıyla gösteriyor. 2013-2026 arasında çalışırken yaşamını yitiren çocuk sayısı en az 852. Sadece 2025 yılında en az 94 çocuk işçi hayatını kaybetti. Tek başına Bu sayılar bile ülkenin vicdanını sarsmaya yeter.
Ama burada vicdan değil, inkâr konuşuyor.
Çocukların iş cinayetlerinde öldüğü bir ülkede yetkililer hâlâ “çocuk işçiliği değil” diyebiliyor. Çocuğun eline kitap değil kaynak makinesi veriliyor, sonra buna meslek edindirme deniyor. Çocuk sabah okula değil fabrikaya gidiyor, sonra adına başarı hikâyesi yazılıyor.
Bir başka karanlık sayfa ise çocukların sağlık ve güvenlik hakkının çökertilmesidir. Geçen yıl kamuoyuna yansıyan skandallar, yeni doğan bebeklerin bile rant ağlarının konusu hâline getirildiğini gösterdi. Daha ilk nefeslerini alırken bile hastanelerde bir “yenidoğan çetesi”nin eline düşürülen çocuklardan söz ediyoruz.
Ve şimdi okullar…
Son günlerde Maraş ve Urfa’da okullarda yaşanan saldırılar, çocukların ve eğitim emekçilerinin can güvenliğinin kalmadığını bir kez daha gösterdi. Okul dediğimiz yer, çocuğun kendini güvende hissettiği bir sığınak olmalıydı. Ama bu ülkede okul kapıları artık korkuyu da içeri alıyor.
Bu tablo tesadüf değil.
Eğitimi bilimden koparırsanız, liyakati dağıtırsanız, okulları tarikatlara, piyasaya ve keyfiliğe bırakırsanız sonuç budur. Çocukların gelişimi yerine itaati, özgürlüğü yerine korkuyu koyarsanız sonuç budur.
Bütün bunların başında ise Milli Eğitim Bakanlığı vardır.
Yusuf Tekin, yalnızca müfredattan değil, okul güvenliğinden de sorumludur. Çocukların işçileştirilmesinden, eğitimin piyasaya açılmasından, okullarda tehlike ve şiddetin artmasından da sorumludur. İki günde iki okula silahlı saldırı yaşanıyorsa, çocuklar tacize ve tecavüze uğruyorsa, fabrikalarda ölüyorsa, aileler çocuklarını okula gönderirken endişe ediyorsa artık bakanın o koltukta oturmasının izahı kalmamıştır.
23 Nisan vesilesiyle çocuklara nutuk atmaya gerek yok.
Çocuklar şiir değil güvenlik istiyor.
Marş değil beslenme istiyor.
Tören değil adalet istiyor.
Ucuz işçilik değil oyun istiyor.
Korku değil gelecek istiyor.
Bu yüzden bugün söylenecek en doğru söz şudur:
Çocukların hayatı için,
çocukların eğitimi için,
çocukların güvenliği için,
Yusuf Tekin istifa etmelidir.
Çünkü çocukların korunmadığı, sömürüldüğü, iş cinayetlerine kurban gittiği, öldürüldüğü bir yerde kutlama değil, hesap verme zamanı gelmiştir.
