Ülkede bütün kartların yeniden karıldığı, bütün düşüncelerin değişmek zorunda olduğu bir dönem yaşıyoruz. Eski taktik düşüncelerin bugüne söylediği ne varsa değişmiş; biz de buna göre kendimizi değiştirmek zorundayız; yürüyüşümüzü, örgütlenmemizi değiştirmek zorundayız. Artık geçit verilmeyecek olan sınırlar silinmiş ve mevcut iktidar hiçbir kural tanımadan, hiçbir değiştirilme olasılığı bırakmamacasına tek adamlığını ilan etmenin eşiğine gelmiştir.
Bu noktanın altyapısı, herkesin malumu olduğu üzere emperyalist Ortadoğu planlarıdır. Enerji kaynaklarını, su yollarını, ulaşım ağlarını, dünya halklarının haklarını bütün kıtalarda ele geçirmek amaçlı planlardır. Bu planın Ortadoğu’daki adı BOP’tur (Büyük Ortadoğu Projesi). NATO ve İsrail’in koçbaşlığında Ortadoğu’da egemenlik; bütün direnişlere rağmen, emperyalizmin kuklası rejimlerin de yardımıyla Ortadoğu’yu ateş çemberi içine atmıştır.
Bu bağlamda demokrasi ve barış mücadelesi, sosyalizm mücadelesiyle bağını asla koparamaz. Bu noktayı unutmadan şimdi ülkemizdeki son “butlan” meselesinin bazı yönlerine bakalım: Butlan davası, görünen biçimiyle iktidarın siyasi hedeflerine paralel olarak sürdürülmüş ve ilerletilmiştir. Karardan önce Trump ile Erdoğan’ın telefon görüşmeleri, butlan için onayın alındığını göstermektedir. Butlan kararı uygulanarak Türkiye’de nasıl bir rejim hedeflendiği Tom Barrack tarafından söylenen şu sözlerden anlaşılmaktadır: “Ortadoğu’da demokrasiye gerek yoktur; zora dayanan, tatlı sert bir meşrutiyetin geçerli olan bir yönetim yeterlidir.” Bu sözlerle tek adam rejimine yol verilmiştir. Bu izinden sonra mahkeme kendine düşeni yapmış; günü bile planlandığı, yazıldığı söylenen karar paylaşılmıştır.
Bu gerçek bütün kabalığı ile ortadadır ama iktidar, azıcık olaylara bakan herkesin görebildiğine gözünü kapatmıştır. Seçimlerin meşruluğunu denetleyen ve seçimler konusunda tek söz sahibi olan YSK yok hükmünde sayılmıştır. Bu kurum, karardan önce yeniden tahkim edilmiş ve yeni gelen YSK yönetimi de YSK’nın önceki bütün kararlarını yok sayarak Anayasa’ya göre yetkisiz bir mahkemenin kararına sahip çıkmıştır. Bu kararın getirdiği nokta; burjuva demokrasisinin de güvencesi olan seçimlerin güvenirliğinin ortadan kalkmış olmasıdır. Seçimlerin rekabetçi olmasının önü de kesilmiştir.
Neden bu yola girilmiştir?
Ekonomide ve siyaset alanında baş edilemez sorunlar ve bu sorunlar karşısında yaşanılan başarısızlıklar, iktidarın siyaset yapma zeminlerini daraltmış, adeta yok etmiştir. İktidar için elindekileri tutmanın tek yolu iktidarda kalmaktır, başka bir yolu kalmamıştır. İktidar hiçbir toplumsal alanda kitleleri mutlu edecek bir adım atamıyor. İşçilerin normal çalışma ücretlerini bile ödemeyen şirketleri korurken; işçilere karşı her türlü zoru kullanmaktan, çalışmalarına karşılık olarak almaları gereken parayı bile vermeyen patrona karşı haklarını almak için kurdukları sendikaların yöneticilerini tutuklamaktan çekinmiyor. Ülkenin bütün bölgeleri, milyonlarca insanın yaşam alanları maden arama ruhsatlarıyla uluslararası şirketlere peşkeş çekilmekte; topraklarını, yaşam alanlarını savunan köylülere de şiddet kullanmaktan kaçınılmamaktadır.
Emeklilerin yüzde altmışı artık yeniden çalışmak ya da iş aramak zorunda kalmaktadır. Evsiz emeklilerin tek başlarına hayatlarını sürdürmeleri adeta imkânsız hale getirilmiştir. Asgari ücretle çalışan 4 aile üyesi bile toplamda yoksulluk sınırını geçememektedir. Köylüler ise tarlasını ekecek güçte bile değildir. Gençlik yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik sarmalında kıvranmaktadır. Her geçen gün yağmur gibi yağan zamlar, emekçilerin hayatını çekilmez hale getirmektedir.
Ülkenin kangren hale gelmiş, toplumsal hayatı çürüten Kürt sorununun çözümünde ise silah bırakan tarafın sivil siyaset yapma isteği ve hakkı yokuşa sürülmektedir; Kürtlerin dil ve statü istekleri yok sayılmaya devam edilmektedir. Devletin “terörsüz Türkiye” söylemine karşılık Kürt hareketinin ve Türkiye halklarının “barış süreci” dedikleri, ülkeyi demokratik bir toplum olarak yeniden kurmak için sivil siyasete katılma istekleri daima anlamsız itirazlarla ertelenmekte, anayasal zorunluluklar bile tanınmamakta ve binlerce tutuklu hapishanelerde tutulmaktadır. Kayyumlar, gözaltılar ve tutuklamalar devam etmektedir. Barışa giden yol; kâh Suriye kâh İran savaşı bahane edilerek, çözüme ilişkin atılan adımlar unutturularak başa döndürülmeye çalışılmaktadır.
Bu problemlerin karşısında güçlenen direnişte halk yeni yönelimler benimsemiş; CHP ve İmamoğlu seçeneği iktidarın oyununu bozmaya başlamıştır. Nereden bakılırsa bakılsın, muhalif cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu yüzde 65 oy alabilecek bir potansiyeldedir. Tayyip Bey geldiği gibi de gidemeyecektir. Kürt hareketi, Newroz’da bütün gücüyle ayakta olduğunu, demokratik toplum isteğinin arkasında durduğunu göstermiştir.
Bu talepleri karşılayamayacak olan ve bu yoldaki samimiyetsizliği her geçen gün açığa çıkan iktidar için, kısaca anlattığımız bu gerilimler ve gerilimler karşısındaki çözümsüzlük/çaresizlik tam bir hukuksuzluğa yönelmekten başka bir yol bırakmamıştır. Son olarak yürüyüşünün rotasını; seçimlerin anlamını boşaltmaya ve rakiplerini yok etmeye yöneltmiştir. Çözümün anahtarını elinde tutarak Kürt hareketini nötr hale getirmeye, CHP şahsında güçlenen düzen içi muhalefeti de parçalayıp etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Bu muhalif güçlerin birleşmesini önlemek için de en geri tabanın duygularına hitap etmeyi sürdürmektedir. Sorun CHP’nin iç meselesi olarak alınamaz. Bu noktanın altını kalın çizmek gerekiyor. Hedef tam tahakkümcü tek adam düzenini pekiştirmektir. Yani sonuçları bütün ülkede insanların hayatını çok olumsuz etkileyecek karanlık bir dönemdir.
Bu şartlar altında devrimci aktörlerin demokratik bir program etrafında birlikte olmaktan başka hiçbir yolu kalmamıştır. Bugün muhalif kesimde yer alan dinamikleri ayrıştıran bütün noktalar tali durumuna düşmüştür. Demokrasi ve barış güçlerinin bütün gücüyle faşizmi geriletecek, toplumu direnişe götürecek bir birliği kurmak için hiç vakit geçirmeden, amasız, fakatsız ileri çıkması tarihsel, güncel ve vicdani bir zorunluluktur.
