Bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması, devletin kullanabileceği en ağır yetkilerden biridir. Bu nedenle hukuk devletinde özgürlükten yoksun bırakılan her kişinin hakkı, onuru ve güvenliği daha fazla korunmak zorundadır.
Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in dört yıldır bulundukları Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan İzmir Şakran Cezaevi’ne sevk edilmesi, yalnızca bir yer değişikliği olarak değerlendirilemez. Çünkü mesele sadece bir cezaevi transferi değildir. Mesele, devletin vatandaşına karşı kullandığı gücün ne kadar şeffaf, ölçülü ve hukukla bağlı olduğudur.
Bir sevk kararının gerekçesinin açıklanmaması, ailelerin ve avukatların yeterli bilgiye ulaşamaması, zaten özgürlüğü kısıtlanmış insanların üzerindeki belirsizliği daha da artırır. Hukuk devleti, belirsizlik üzerine kurulamaz. Devletin attığı her adımın açıklanabilir, denetlenebilir ve hukuki bir gerekçeye dayanması gerekir.
Gezi davası, Türkiye’de uzun süredir yalnızca bir dava dosyası olarak değil, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı tartışmalarının merkezinde yer alan bir süreç olarak görülüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik değerlendirmeleri de bu tartışmanın uluslararası boyut kazandığını gösteriyor.
Buradaki temel soru şudur: Bir ülkede hukuk, iktidarın gücünü sınırlayan bir mekanizma mı olmalıdır; yoksa devlet gücünün vatandaş üzerinde uygulandığı bir araç mı?
Tutukluluk ve ceza uygulamaları, demokratik toplumlarda hiçbir zaman cezalandırma veya yıldırma aracına dönüşmemelidir. Çünkü hukukta esas olan, kişinin suçluluğunun bağımsız ve adil bir yargılama sonucunda ortaya konulmasıdır. Yargı süreçleri devam ederken veya hukuki tartışmalar sürerken insanların yıllarca özgürlüklerinden mahrum kalması, toplumda adalet duygusunu zedeleyen en önemli sorunlardan biridir.
Çiğdem Mater ve Mine Özerden örneği üzerinden ortaya çıkan asıl mesele, tek tek kişilerin kim olduğu değildir. Asıl mesele, devletin kendisine muhalif görülen, eleştirel duran veya farklı düşünen insanlara karşı nasıl bir hukuk standardı uyguladığıdır.
Demokrasi, sadece sandıkta oy kullanmak değildir. Demokrasi; eleştiriye tahammül, farklı düşüncelere saygı, adil yargılanma hakkı ve devletin kendi gücünü sınırlandırabilme iradesidir.
Bir hukuk devletinde cezaevindeki insan bile devletin güvencesi altında olmalıdır. Çünkü hukuk en çok güçlülerin değil, güce karşı savunmasız kalanların ihtiyacıdır.
Avukat Hürrem Sönmez’in “Devlet vatandaşına kötülük yapmaz diye düşünmek istiyorum, fakat bu yapılan bir kötülük” sözleri aslında daha büyük bir kaygıyı ifade ediyor: Vatandaşın devlete duyduğu güvenin aşınması.
Devletin büyüklüğü, kaç kişiyi cezalandırabildiğiyle değil; adaleti ne kadar tarafsız ve güvenilir biçimde sağlayabildiğiyle ölçülür.
Bugün tartışılması gereken yalnızca bir cezaevi sevki değildir. Tartışılması gereken, Türkiye’de hukukun herkes için aynı güvenceyi sağlayıp sağlamadığıdır.
Çünkü hukuk zayıflarsa, yalnızca bir grubun değil, toplumun tamamının güvenliği zarar görür.
