Bugün CHP’de yaşananları yalnızca “parti içi mesele” olarak görmek hayli yanıltıcı olur. CHP tarihsel olarak her zaman farklı kliklerin, kanatların ve hiziplerin çatıştığı; partiye egemen olmaya çalıştığı, iç gerilimlerin hiçbir zaman eksik olmadığı bir yapı oldu. Ancak bugün tanık olduğumuz şey yalnızca sıradan bir parti içi kriz değil. Yargı sopasıyla parti içi dengelerin yeniden dizayn edilmesi, muhalefetin rejim açısından kabul edilebilir sınırlara çekilmesi ve rejim için risk oluşturabilecek unsurların törpülenmesi söz konusu. Kısacası mesele, CHP üzerinden Türkiye’deki rejimin yeniden dizayn edilmesidir. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP içerisinde onunla birlikte hareket edenlerin yeniden öne itilmesi de tam olarak bu bağlamda anlam kazanmaktadır.
Erdoğan yalnızca bir lider değil…
Türkiye uzun süredir yeni bir rejim biçimine doğru yeniden yapılandırılıyor. Mesele artık yalnızca Tayyip Erdoğan’ın kişisel hırsları ya da anayasal sınırları zorlayan yönetim tarzı değil; çok daha derin, çok katmanlı ve tarihsel bir rejim dönüşümüdür. Bu nedenle Erdoğan’ı yalnızca bir kişi olarak okumak eksik kalır. Erdoğan, belirli bir tarihsel blokun simgesel merkezi, farklı güç odaklarını bir arada tutan bir yapıştırıcı işlevi görüyor. AKP, MHP, ulusalcı odaklar, güvenlik bürokrasisi, tarikat ağları, mafyatik ilişkiler ve sermaye çevreleri; tüm gerilimlerine rağmen aynı rejim mimarisi içerisinde eklemlenmiş durumdalar. Erdoğan yalnızca bir lider değil, oligarşinin farklı kliklerini bir arada tutan düğüm noktasıdır.
Ancak tam da bu nedenle rejimin temel meselelerinden biri artık yalnızca Erdoğan’ı ayakta tutmak değil; Erdoğan sonrasını kontrollü biçimde dizayn etmektir. Çünkü mevcut sistem büyük ölçüde Erdoğan’ın kişisel karizması, kriz yönetme kapasitesi ve farklı klikleri dengede tutabilme becerisi üzerine kuruludur. Bu durum aynı zamanda sistemin kırılganlığıdır. Erdoğan’ın yokluğu salt bir lider kaybı değil; rejimi bir arada tutan merkezî bağın zayıflaması anlamına gelebilir.
Bu nedenle son dönemde yaşanan birçok gelişme yalnızca güncel siyasi hesaplarla değil, Erdoğan sonrası geçiş rejiminin altyapısını hazırlama çabası olarak da okunabilir. Muhalefetin tamamen tasfiye edilmemesi ama sürekli yeniden dizayn edilmesi, “makbul muhalefet” sınırlarının çizilmesi, CHP’nin içeriden yeniden yapılandırılmaya çalışılması, Kürt hareketinin kontrollü biçimde sistem içerisine çekilmeye çalışılması, milliyetçiliğin sürekli teyakkuz hâlinde tutulması… Bütün bunlar, Erdoğan sonrasında da devam edebilecek daha kurumsallaşmış bir otoriter rejimin hazırlıklarıdır bir bakıma.
Bir neo-faşizm biçimi
Aslında Erdoğan’ın uzun süredir zihnindeki modelin; seçimlerin sürdüğü ama gerçek iktidar değişimi ihtimalinin büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı, kontrollü muhalefetin bırakıldığı ama devletin merkezî ideolojik hattının tartışmaya kapatıldığı bir rejim olduğu gayet net. Erdoğan’da kristalleşen Türkiye oligarşisinin gönlündeki rejimin Azerbaycan benzeri bir model olduğu ve bugün neredeyse muradına ermek noktasına geldiği söylenebilir. Muhalefetin tamamen yok edilmediği ama iktidar olmasının sistematik biçimde engellendiği; seçimlerin yapıldığı ama sonuçlarının rejim açısından gerçek bir risk üretmediği; medya, yargı, sermaye ve güvenlik aygıtlarının büyük ölçüde merkezîleştirildiği bir yapı…
Tam da bu noktada Türkiye’de ortaya çıkan yapıyı bir neo-faşizm biçimi olarak tanımlamakta beis yoktur. Türkçülük sosuna bulanmış İslamcılık, sürekli canlı tutulan beka duygusu, güvenlikçi devlet paradigması, medya manipülasyonu, yargının siyasal aparat hâline gelmesi, kontrollü seçimler, muhalefetin kriminalize edilmesi ama tamamen ortadan kaldırılmaması, paramiliter-milliyetçi dilin normalleşmesi ve piyasa düzeninin dinsel-milliyetçi söylemle tahkim edilmesi… Bir başka ifadeyle; Türk-İslam-piyasa sentezi etrafında şekillenen, seçimleri tamamen kaldırmayan ama siyasal rekabeti giderek anlamsızlaştıran bir rejim…
Bu bağlamda Kılıçdaroğlu çizgisi giderek daha fazla “rejim içi kontrollü muhalefet” aparatına dönüşen bir pozisyona yerleşmektedir. Önümüzdeki dönemde AKP-MHP hattıyla “milli mutabakat” zemininde buluşması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Mesele İmamoğlu’nun ya da Özel’in “iyi liderler” olup olmaması değil
Öte yandan CHP’nin diğer kanadı konusunda da romantik yanılsamalara kapılmamak gerekir. Bu kanat düzen dışı, anti-kapitalist ya da radikal demokratik dönüşüm aktörleri değildir. Son kertede burjuva siyasetinin aktörleridirler. Özellikle Ekrem İmamoğlu çizgisi; neoliberal belediyecilik, sermaye dostu kalkınmacılık ve merkez sağa açılma stratejileriyle şekillenmiş bir hattı temsil etmektedir. Bugün rejimle yaşadığı gerilim, onun sınıfsal ya da ideolojik olarak solcu olmasından değil; Türkiye’de oligarşik blok içerisindeki güç mücadelelerinden kaynaklanmaktadır. Hatta iktidar imkânlarını uzun süre elinde tuttuğunda rant ilişkilerinden, sermaye ağlarından ya da patronaj siyasetinden bütünüyle bağımsız davranacağını varsaymak için güçlü nedenler de yoktur. Ancak mesele zaten İmamoğlu’nun ya da Özgür Özel’in “iyi liderler” olup olmaması değildir. Mesele bu figürlerin, Türkiye’de liberal-burjuva demokratik alanı görece genişletebilecek adımlarının emekçiler, sosyalistler, feminist hareket, LGBTİ+ hareketi ve Kürt siyaseti açısından nefes alma imkânları yaratabilecek olmasıdır. Bu nedenle bazen savunulan şey kişiler değil, siyasal alanın kendisidir. Çünkü neo-faşist rejimlerin en önemli özelliklerinden biri, toplumsal muhalefetin nefes alabileceği tüm alanları giderek daraltmalarıdır.
Seküler görünümlü yeni bir milliyetçi zehirlenme
Seküler milliyetçi muhalefet konusunda da ciddi bir yanılsama üretilmektedir. Bugün söylemsel düzeyde sert muhalif pozisyonlar alan İYİ Parti ya da Zafer Partisi gibi yapıların, defalarca görüldüğü üzere, uygun koşullarda rejimle uzlaşmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Türkiye sağında devlet refleksi çoğu zaman ideolojik farklılıkların önüne geçmektedir. Sinan Oğan örneği bunun yakın dönemdeki en açık göstergelerinden biri olmuştur. Dahası ve bilhassa dikkat edilmesi gereken husus; bu çizginin özellikle gençlik içerisinde seküler görünümlü yeni bir milliyetçi zehirlenme üretmesidir.
Kürt hareketinin toplumsal zemini 1990’ların zemini değil
Kürt meselesi ise bu yeni rejim mimarisinin en kritik düğüm noktalarından biri olmaya devam ediyor. Ancak burada da eski inkâr paradigmasının birebir sürdüğünü söylemek yeterli değildir. Özellikle Ortadoğu’daki jeopolitik dönüşümler düşünüldüğünde, Kürtleri bütünüyle dışlayan bir strateji artık sürdürülebilir görünmüyor. Fakat önerilen şey demokratik eşitlik de değildir. Daha çok, devletin çizdiği sınırlar içerisinde “tanınabilir”, kontrollü ve her an geri alınabilir bir içerme modeli önerilmektedir. Bir tür neo-Osmanlıcı merkez tahayyülü içerisinde Kürtlerin sisteme eklemlenmesi hedeflenmektedir: “Bizim izin verdiğimiz ölçüde varsınız” yaklaşımı…
Bu nedenle barış ihtimali sürekli gündemde tutulurken somut demokratikleşme adımlarının ertelenmesi tesadüf değildir. Çünkü “çözüm ihtimali” aynı zamanda muhalefeti bölmenin, DEM Parti’yi belirli bir hatta tutmanın ve toplumsal beklentileri yönetmenin aracına dönüşmektedir. Ancak Kürt hareketinin toplumsal zemini de artık 1990’ların zemini değildir. Kent ve kır yoksullarına dayanan daha homojen bir hareket değildir artık. Kürt sosyolojisi ciddi biçimde dönüşmüştür. Kentleşme, orta sınıflaşma, yeni kuşak deneyimleri… Aynı zamanda kırk yılı aşan çatışmalı süreç ciddi bir toplumsal yorgunluk üretmiştir. DEM Parti’nin yaşadığı stratejik sıkışmanın bir boyutu da budur.
Süreklileşmiş örgütlü direniş refleksi yetersiz
Türkiye sosyalist solu ise, bütün iddialı söylemine rağmen; halkın örgütlü gücü, dayanışma ve sokak vurgusuna rağmen bunları örgütleyebilme kapasitesinden ciddi ölçüde yoksundur. Öyle ki, uzun zamandır kendisini yeniden örgütleyebilme gücünü dahi önemli ölçüde kaybetmiştir.
Türkiye toplumunun genel durumu ise ayrıca karmaşıktır. Toplum tamamen edilgen değildir; ancak süreklileşmiş örgütlü direniş refleksinden de büyük ölçüde yoksundur. Büyük patlamalar, kitlesel öfke anları ve dayanışma pratikleri ortaya çıkabilmektedir. Gezi Parkı protesto ya da 19 Mart bunun en önemli örneklerinden biriydi. Kadın hareketinin sürekliliği, LGBTİ+ hareketinin ağır baskıya rağmen görünürlüğünü koruması, deprem dayanışmaları ya da kayyımlara rağmen Kürt siyasal mobilizasyonunun sürmesi ise apayrı bir yerde durmaktadır.
Rejim farklı biçimlerde kendisini yeniden üretebilir
Diğer yandan, 2024 seçimlerinde daha önce AKP’ye oy vermiş ama iktidarı cezalandırmış kesimlerin, ekonomik göstergeler kısmen düzeldiğinde yeniden iktidara yönelebileceğini de hesaba katmak gerekir. Bu tabloya muhalefetteki dağınıklık da eklendiğinde, önümüzdeki seçimlerde AKP’nin yeniden birinci çıkması ya da rejimin farklı biçimlerde kendisini yeniden üretmesi sürpriz olmayacaktır.
Üstelik bu rejim yalnızca içerideki dinamiklerle ayakta durmamaktadır. Özellikle “Arap Baharı” sonrasında Türkiye, Batı açısından Ortadoğu’nun yeniden dizaynında vazgeçilmez bir aparat hâline gelmiştir. ABD ve Avrupa zaman zaman Erdoğan’la gerilim yaşasa da; göç yönetimi, NATO dengeleri, enerji koridorları ve bölgesel güvenlik mimarisi açısından Türkiye’den bütünüyle vazgeçmek istememektedir. Erdoğan rejimi zaman zaman hizaya çekilmekte, terbiye edilmekte; fakat tamamen tasfiye edilmemektedir. Çünkü işlevselliği sürmektedir.
Mesele “iyimser olmak” değil
Bütün bunlar elbette ağır bir karamsarlık üretmektedir. Ve bu karamsarlığın önemli kısmı da gerçeklikten beslenmektedir. Ancak tarih hiçbir zaman tamamen doğrusal ilerlemez. En güçlü görünen rejimler bile bazen beklenmedik kırılmalar yaşayabilir. Çünkü neo-faşist sistemler dışarıdan göründükleri kadar sağlam değildir; sürekli kriz yönetmek, ekonomik kaynak dağıtmak, farklı klikleri dengede tutmak ve toplumsal rızayı yeniden üretmek zorundadırlar.
Belki bugün mesele “iyimser olmak” değildir. Belki mesele, geleceğin tamamen kapanmadığını hatırlayabilmektir. Çünkü neo-faşist rejimlerin en büyük başarısı yalnızca kurumları ele geçirmek değil; insanların değişim ihtimaline dair inancını yok etmektir. Türkiye’de bugün yaşanan en derin siyasal krizlerden biri de tam olarak budur: Toplumun geniş kesimlerinin geleceğe müdahale edebilme kapasitesine dair inancını kaybetmeye başlaması.
Ve belki tam da bu nedenle umut, artık salt bir duygu olmanın ötesinde politik bir ısrar biçimidir.
