Zeytin dalı, tarih boyunca silahların sustuğu, yaşamın yeniden başladığı ve insanın toprakla bütünleştiği anın en bilinen işaretidir. Ama bugün gelinen noktada, Akbelen’den Gazze’ye kadar gördüğümüz şey, bu barış simgesine karşı açılan sistematik bir savaştır. Buna tesadüf diyebilmemiz mümkün değil. Bir yanda Netanyahu’nun askerleri, diğer yanda Erdoğan rejiminin şirketleri zeytini bir “direniş odağı” olarak görüp tasfiye etmekte birleşiyor.
Orman, köylünün de ülkenin de can damarıdır. Tarım yapan köylü şirkete mahkum olmaz. Toprağına tutunur, nesiller boyu süreklilik kurar. Yağma ikliminden beslenen iktidarlar için, köylünün toprağıyla kurduğu bu barışçıl bağ ve üretebilme gücü yok edilmesi gereken bir engeldir. Akbelen’de yaşananlar, kalkınma için gerekli bir “enerji yatırımı” olarak lanse edilse de gerçek aslında bunun tam tersini işaret ediyor. Yapılan en başta devlet gücünün açıkça şirket lehine seferber edildiği bir mülksüzleştirme operasyonudur.
2019’dan bu yana ilmek ilmek örülen plan
Her şey 2019-2020’de Akbelen ormanının bir gecede korunması gereken bir ekosistem olmaktan çıkarılıp termik santrallere kömür sağlayacak bir “rezerv alanı” olarak gösterilmesiyle, hatta daha net bir tabirle doğanın hayat kaynağı yerine para kaynağı haline getirilmesiyle başlıyor. Takvimdeki rakamlar büyüdükçe yani 2021-2023 yıllarına geldiğimizde direnişimiz de büyüdü. Elbette bununla orantılı olarak devletin müdahalesi de sertleşti. Köylülerin nöbeti jandarma ve TOMA barikatlarıyla karşılandı. Ülke yangınlarla kavrulurken bile o dozerlerin durmaması, rejimin doğaya bakışının özeti niletiğinde: Yakamıyorsak yıkarız, yıkamıyorsak yakarız! Son iki yılda bütün ÇED raporlarına rağmen 10 Ocak 2026 tarihli o “acele kamulaştırma” kararıyla eşik noktasına gelinmesi, gözü doymaz şirketlerin kârını artırmak için, hukukun sadece savaş veya olağanüstü durumlar için öngördüğü bir aracın halka karşı kullanılmasından ibarettir.
İki rejim, tek yöntem
Burada Netanyahu ve Erdoğan’ın yöntemi aynıdır: Netanyahu, Filistinli köylünün evini yıkıp zeytinini sökerken neyi hedefliyorsa Erdoğan da Akbelen’de aynısını hedefliyor. Bir halkın toprakla olan bağını koparırsanız, mensuplarını köksüz birer ucuz iş gücüne dönüştürürsünüz. Aralarındaki tek fark var: Netanyahu’nunki kolonyal bir işgalken, Erdoğan’ınki neoliberal işgaldir.
Türkiye’deki kırımın en karanlık yüzünü Esra Işık’ın tutuklanma sürecinde gördük. Köyünü, ormanını, zeytinliklerini korumak isteyen suçsuz, çevreci bir kadın demir parmaklıklar ardına atılırken, eş zamanlı olarak ailesine ait evin kamulaştırılması tesadüf olabilir mi? Elbette hayır. Bu, devletin sadece Esra’ya değil, bütün çevrecilere yönelttiği apaçık bir gözdağıdır. “Bize karşı gelirsen sadece ağacını değil, başını sokacak çatını da alırız” demektir. Bu hamle hukukun bittiği, intikamın başladığı noktadır. Devlet, yandaş şirketlerin çıkarlarını korumak için kendi halkının, o halka mensup bir ailenin ocağına incir ağacı dikmeyi “kamu yararı” kılıfıyla pazarlamaktadır.
Akbelen herhangi bir yer değil, bir eşiktir
Bugün İkizköy’de sökülen her zeytin ağacı ve gasp edilen her hane bu toprakların gelecekte kurabileceği toplumsal barıştan koparılan bir parçadır. Barışın simgesini iş makineleriyle deviren akıl, sadece bir ağacı değil, huzur ihtimalini de katletmektedir. Kendi ormanını kesen, kendi köylüsünü evsiz bırakan bir yönetim anlayışını artık sadece “çevre politikasıyla” açıklayamayız. Bu doğrudan bir rejim meselesidir. Akbelen bir eşiktir. Ya bu ekokırım mimarlarına karşı ortak geleceğimizi savunacağız ya da sökülen her kökle birlikte biraz daha mülksüzleşeceğiz. Zeytin nefreti, AKP’nin barışa ve yaşama duyduğu hıncın en çıplak halidir. Kendi halkına düşman olan faşist rejime karşı biz, o ağacın gölgesini de, o evin onurunu da savunmaktan vazgeçmeyeceğiz
