
Türkiye kapitalizmi son çeyrek asırda tarihinin en büyük ataklarını yaptı.
İşçi sınıfına yönelik olağanüstü bir sömürü mekanizması inşa edildi. Bu mekanizmanın siyasi iktidarın “hayırsever kapitalizm” uygulamalarıyla meşrulaştırılması ve yüksek düzeyde rızanın yaratılması sağlandı. Bunun yanı sıra küresel konjonktürdeki gelişmeler ve emperyal güç dağılımında yaşanan farklılaşmalar, Türkiye kapitalizmi için yeni olanaklar sundu. En başta Ortadoğu’da yaşanan altüst oluş ve ortaya çıkan yağma, yıkım ve sürekli savaş atmosferi, yeni nüfuz ve ekonomik alanların yaratılması anlamına geldi.
Küresel jeopolitiğin odak coğrafyası olan Ortadoğu, emperyalizmin av sahasına dönüştü. Irak’ın işgali, Kaddafi rejiminin yıkılışı, Yemen’de yaşanan iç savaş, Filistin jenosidi, Hamas ve Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi, Suriye’de Baas rejiminin çöküşü, İran ve İsrail savaşı ilk akla gelenlerdir. Bu olgular ve son olarak Venezuela saldırısı, bir dönemin kapanışını işaret etmektedir.
Türkiye kapitalizminin kapasitesinin güçlendiği ve entegrasyonun derinleştiği bu dönem, aynı zamanda hızlı bir militarizasyon süreci olarak yaşandı. Ülke içinde yaşanan savaş ve bölge ülkelerindeki destabilizasyon koşulları, bir dizi işgal ve askerî müdahalenin önünü açtı.
Bu adımlar, Türkiye kapitalizminin emperyal yönelimleri, arzuları ve bölge gücü olma çabaları olarak yorumlandı. Irak ve Suriye’nin dışında Balkanlar, Kafkasya ve Afrika’ya yönelik ekonomik, askerî ve diplomatik hamleler derinleşti ve ciddi ilişki ağları kuruldu. Aktüel olarak Türkiye kapitalizminin yönelimleri, alt emperyalizm tartışmalarını soyut bir tartışmadan öteye taşımaktadır. Ve önümüzdeki dönemin yönelimlerini, kapitalist devlet ve finans kapitalin stratejilerini anlamak için önemli bir kavram seti olarak karşımızda durmaktadır.
R. M. Marini ve alt emperyalizm kavramı
Önce kavramın yaratıcısı hakkında bilgi vermek ve daha önce kullanıldığı bağlamları açmak yararlı olacaktır. Kavramın yaratıcısı Ruy Mauro Marini’dir. Marini, 1960’lı yıllarda şekillenen kapitalizmin gelişme dinamiklerine yönelik analizleriyle dikkat çeken Bağımlılık Okulu içinde yer alan Brezilyalı Marksist bir iktisatçıdır. Marini, çalışmalarını bağımlılık ve bağımlılığın konjonktürel biçimlenişleri üzerine yapar. Kendi ifadesiyle bağımlılığın diyalektiğini çözmeye çalışır.
Marini, 1964’te Brezilya’da gerçekleşen darbe sonrası Brezilya kapitalizminin yaşadığı sıçramayı ve çevre ülkelere yönelik emperyalist yönelimlerini kapsamlı bir şekilde analiz eder. Bu doğrultuda alt emperyalizm kavramını geliştirir.
Brezilya darbesi sadece yerelde yaşanan bir siyasi gelişme değil, küresel düzeyde yeni bir momentuma geçiştir ve emperyal konseptteki değişikliği gösterir. Darbe, bir anlamda küresel karşıdevrimci sürecin ilk adımıdır. 1970’li yıllarda başta Latin Amerika’da olmak üzere yaşanan darbelerin ve karşıdevrimci sürecin başlangıcıdır. Türkiye’de gerçekleşen 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri de bu konseptin devamı ve yansımalarıdır. Bu karşıdevrimci darbeler dalgası, neoliberalizmin periferide inşa edilmesinin önünü açacaktır.
Marini, I. Wallerstein’ın dünya sistemleri analizinden esinlenir. Kuramının inşasında Wallerstein’ın parametrelerinin izleri görülür.

Bağımlılık Okulu, Wallerstein’ın çıkış noktasıdır. Wallerstein, okulun temel yaklaşım ve tezlerini baz alarak bu tezleri aşar ve daha kapsamlı ve sistemli çözümlemelere ulaşır. Özellikle tarihsel modellemeler oluşturur ve kapitalist dünya sistemi üzerine yoğunlaşır. Tarihsel bir perspektifle kapitalist dünya ekonomisini analiz eder ve kapitalist egemenliğin oturduğu bağlamlar üzerine yoğunlaşır. Kapitalizmin ancak bir dünya sistemi olarak anlaşılabileceğini ve analiz edilebileceğini vurgular.
Wallerstein, dünya sistemini üçlü bir hiyerarşi üzerinden tanımlar: merkez, çevre ve yarı çevre. Bu yapı, kapitalizmin gelişmişlik düzeyi, kapasitesi, teknoloji ve sermayeyi kullanma olanakları, artı değerin elde edilişi ve aktarımı ile bir dizi başka faktör üzerinden farklılaşır.
Merkez ülkeler metropol kapitalist ve emperyalist devletleri temsil eder; yüksek teknoloji kullanır ve sermaye yoğun üretim yaparlar. Çevre ya da periferi ülkeler ise bağımlılık ilişkisinin bir ifadesidir ve küresel işbölümündeki yerleri ağırlıkla ham madde kaynağı ve ucuz emek havzaları olmalarıyla belirlenir.
Wallerstein’ın bağımlılık ekolünden farklı olarak geliştirdiği yarı çevre kavramı önemlidir ve bu kavram Marini’nin yoğunlaştığı alan olarak dikkat çeker. Wallerstein, yarı çevreyi merkez ve periferi arasında bir tür tampon olarak konumlanan, dünya sisteminin istikrarını sağlamada denge rolü oynayan ülkeler olarak ele alır. Bu konumlanmaların tarihsel olarak şekillendiğini ve kapitalist ilişkilerin biçimlenişine tekabül ettiğini vurgular. Ayrıca bu konumlanmaların kapitalizmin yeniden yapılanma süreçlerine bağlı olarak değişken bir karakter gösterdiğini belirtir.
Marini, Brezilya kapitalizminin sıçramalı gelişimi ve büyüme karakterini bu açılım üzerinden derinleştirir ve yeni bir kavram matrisi ortaya koyar. Alt emperyalizm, bir manada yarı çevre kavramı üzerinden türetilir.
Marini, askerî darbe sonrası Brezilya kapitalizminin agresif büyüme ve genişleme eğilimleri üzerine yoğunlaşarak çözümlemeler yapar.
Marini’ye göre agresif büyümenin en önemli ayağı, darbe koşullarının da yarattığı imkânla ülke içinde aşırı ve yoğun bir sömürü düzeninin kurulmasıdır. Marini, “üst sömürü” adını verdiği ayrıştırıcı bir kavramla bu olguyu açıklar. Kavram, Wallerstein’ın kavram matrisi içinden alınmıştır. Marini için bu kavram, mutlak ve göreli artı değer üretiminin yanında daha farklı bir içeriğe sahiptir. Kavram, ücretlerin piyasa düzeyinin ve emek gücü değerinin altına çekilmesini içerir.
Aslında mutlak artı değer sömürüsünün yoğunlaştırılması, derinleştirilmesi ya da diktatörlüğü olarak tanımlanabilecek bu olgu, Marini tarafından maksimum sömürüye bir gönderme olarak ele alınır. Marx, bu olguyu emek gücünün yeniden üretilmesindeki sınır ve bir kriz, yani kapitalizmin iç çelişkisi olarak değerlendirir. Wallerstein’ın üst sömürü kavramına yaklaşımı da dikkat çekicidir. Wallerstein, bu olguyu dünya sisteminin yapısal bir özelliği olarak ele alır; küresel mutlak artı değer transferini yarattığını ve merkez ülkelerdeki göreli yüksek ücretleri olanaklı kıldığını ifade eder. Bu durum, metropoldeki işçinin daha az ya da sömürülmediği anlamına gelmez; emperyalist ülkelerde sermayenin el koyduğu göreli artı değer oranının arttığına işaret eder.
Marini, Wallerstein’ın bu çözümlemesinden yararlanır ve Brezilya kapitalizminin sıçramalı gelişiminin temel dinamiği olduğunu belirtir.
Brezilya’da sermayenin organik bileşimindeki artış yükselirken (Marx’ın ifadesiyle bu durum sermaye birikimi ve rekabetin zorunlu sonucudur), emek gücü değerine stratejik olarak yansıtılmamakta, hatta emek gücü değeri daha aşağı çekilmektedir. Marini, bu noktayı alt emperyalizm tanımlamasında önemli bir parametre olarak ele alır.
Alt emperyalist argümanı belirleyen bir diğer boyut ise bağımlı kapitalizmin tekelci sermaye ve mali sermaye aşamasına ulaşmasıdır. Bunun dolayımsız bir yansıması olarak bölge ülkeleri üzerinde ekonomik, siyasi ve askerî nüfuzun artması ortaya çıkar.
Marini’ye göre alt emperyalizm iki temel ayak üzerinde biçimlenir: birincisi orta büyüklükte kapasiteye sahip bir kapitalist ülke olmak; ikincisi ise emperyalizme entegrasyon ve eklemlenme biçimine rağmen bulunduğu coğrafyada göreceli özerk yayılmacı politikalar izleyebilmektir.
Marini’nin üzerinde durduğu bir başka eksen, Brezilya tekelci sermayesi ile askerî-endüstriyel kompleksin entegrasyonunun güçlenmesi ve ordunun ekonomik alanda belirleyici roller üstlenmesidir. Bu entegrasyon, sermayenin farklı fraksiyonlarını da kapsayan bir içerik taşır.
Bir yandan yoğun ve aşırı sömürüye dayanan bir emek rejimi, öte yandan agresif büyüme stratejisi ve hızlı militaristleşme hamleleri hayata geçirilir. Kapitalist devlet, militarist dış politikasıyla bölge ülkeleri üzerinde hegemonya inşa eder.
Marini’ye göre bu durum, bağımlı kapitalistleşmede özgün ve çelişkili bir gelişmeyi ifade eder; aynı zamanda kapitalist entegrasyonun düzeyini ve derinliğini ortaya koyar.
Marini’ye göre alt emperyalizm, emperyalizmin ekonomik ve politik faaliyetlerini kendi bölgesinde yansıtabilecek ya da üstlenebilecek bir kapitalist gelişmeyi koşullandırır. Bu durum, hızlı ve agresif sanayileşmeyle birlikte merkez ülkelerin yanında yeni sermaye birikim merkezlerinin ortaya çıkması anlamına gelir. Bu ülkeler kendi hinterlandlarında bağımsız kapitalist büyüme stratejilerini hayata geçirebilirler.
Marini, bu çerçevede alternatif ya da aktüel bir bağımlılık teorisi geliştirerek emperyalist kapitalist sistemdeki değişimleri analiz etmeye çalışır. Geliştirdiği kavram matrisiyle bazı modellemeler ve kıstaslar ortaya koyar. Örneğin emperyalist merkezlerde sermaye ihracatı belirleyici bir özellikken, alt emperyalist ülkelerde sanayi ürünleri ve metalarının ihracatı ağırlık kazanır.
Marini’nin “sanayileşmiş bağımlılık” olarak tanımladığı bu durum, uluslararası finans kapital ile yerli sermayenin kaynaşmasını ve tekelleşmesini ifade eder. Bu argümanın Türkiye sosyalist hareketinin farklı ekollerinde farklı adlarla adlandırıldığını unutmamak gerekir. Yine bu sürecin bir parçası olarak emperyalist merkezlerde teknoloji ağırlıklı sektörlerde yoğunlaşmalar görülürken, alt emperyalist ülkelerde tüketim malları ve sanayi malları üretimi ve ihracatı öne çıkar.
Marini’ye göre özellikle ultra düşük ücretler ve aşırı/yoğun sömürü, alt emperyalist olmanın nesnel zeminlerini yaratır.
Marini, üst sömürüye maruz kalan işçilerin tüketme yeteneğinin azalması ve buna bağlı olarak iç pazarda yaşanan tüketim eksikliği ya da yetersiz tüketim olgusu üzerinde durur. Bu durumun alt emperyalist ülkeyi yakın coğrafyadaki pazarlara yönelttiğini, ekonomik ve askerî agresyonu koşulladığını vurgular.
Marini’nin temel yaklaşımlarını bu çerçevede özetlemek mümkündür.
Marini’nin çözümlemelerinde ekolün kavram haritası içinde kalması, özellikle üst sömürü kavramı üzerinden eksen belirlemesi, emperyal hamleleri salt iç tüketim yetersizliği üzerinden kurgulaması ve makroekonomik bazı parametreler üzerinden alt emperyalizmi tanımlaması son derece tartışmalıdır. Mekanik ve metafizik yönelimler taşır. Buna rağmen Marini’nin arayışı; kapitalist yeniden yapılanmanın aktüel yansımalarını anlamaya çalışması, eşitsiz birleşik gelişim yasasının çevre ülkeler için de geçerli bir kavram olduğunu göstermesi ve emperyalist hiyerarşideki değişkenliğin farklı biçimlenmelere yol açabileceğini ortaya koyması açısından kıymetlidir. Kuramsal bir açılımdan çok, yeni bir perspektif ya da yaklaşım olarak ele alınabilir.
Sosyalist hareket içinde, doktrinel tutumlardan kaynaklı olarak emperyalist kapitalist sistemin statik ve durağan algılanışı egemen bir yaklaşımdır. Hatta sistem çoğu zaman soyut bir olgu olarak ele alınır. Sistemin hiyerarşik yapısını değerlendirmede de benzer problemler mevcuttur. Kapitalist sistemin doğasına içkin olan ve Lenin ile Troçki’nin, farklı sonuçlara varsalar da temelde devrimin imkânına ve güncelliğine zemin hazırlayan bir faktör olarak ele aldıkları eşitsiz birleşik gelişim yasası ihmal edilir ya da hiç görülmez. Yasa üzerine önemli vurgular yapan ve Troçki’yi de etkileyen Parvus’u da bu noktada anmak gerekir. Sosyalist hareket içinde egemen olan ortodoks yaklaşımın en çok ihmal ettiği konu, kapitalizmin organik ve yaşayan bir sistem olduğudur.
Kapitalizmin eşitsiz birleşik gelişim yasası ve finans kapital
Kapitalizmin temel işleyiş yasalarını artı değer yasası ve eşitsiz birleşik gelişim yasası üzerinden tanımlayabiliriz. Eşitsiz birleşik gelişim yasası, kapitalizmin küresel, birbirine bağlı ve birleşik bir iktisadi sistem oluşundan kaynaklanır. Bu yasa gereği geri ülkeler, ileri ülkelerin maddi ve ideolojik kazanımlarını sahiplenir; ileri olan ile geri olan iç içe geçer ve bir dizi aşama atlanabilir. Bu süreç, sıçramalı gelişen diyalektik bir sürecin yansımasıdır.
Bu olgu yalnızca maddi üretim süreciyle sınırlı değildir; üretim tarzı ile üstyapı kurumları arasında yaşanan bir süreci ifade eder, hatta üstyapı kurumlarının kendi aralarındaki ilişkilere de tekabül edebilir.
Lenin ve Troçki, Rusya’da bir yandan feodal üretim tekniklerinin ve hatta mir sistemi gibi komün rezervlerinin, öte yandan en modern kapitalist üretim formlarının bir arada bulunması üzerine yoğunlaşırlar ve bu özgün bileşimin dinamiklerini analiz ederler.
Bu durumun kapitalizmin dünya ölçeğinde bir sistem olmasından kaynaklandığını ve kapitalist gelişmenin sıçramalı ve birleşik niteliğini gösterdiğini vurgularlar. Buradan hareketle Rusya’daki sınıf mücadelesinin ritmi üzerine son derece önemli soyutlamalar geliştirirler.
Troçki, erken bir tarihte Sonuçlar ve Olasılıklar (1906) adlı çalışmasında bu konuyu ele alır; rüşeym hâlindeki bu düşüncelerini 1920’lerin sonunda kuramsallaştırır.
Lenin ise konuyu “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” adlı makalesinde işler ve ekonomik ve siyasal gelişmenin eşitsizliğini kapitalizmin mutlak yasası olarak değerlendirir. Aslında Lenin, Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi (1899) adlı ilk çalışmalarından itibaren bu temayı önce sezgisel düzeyde, ardından teorik ve ayrıştırıcı bir eksen olarak ele almıştır. Ne Yapmalı? (1902), İki Taktik (1905), Emperyalizm (1916) ve Nisan Tezleri (1917) gibi çalışmalarında bu konu ve etkileri farklı düzlemlerde ele alınır.

Kapitalizmin ağ benzeri bir işleyişi vardır ve bir dünya sistemidir. En temel özelliği, eşitsizlik ilişkilerini sürekli olarak yeniden üretmesidir.
Lenin’in Emperyalizm çalışmasında ele aldığı “zayıf halka” formülasyonu da aynı yasanın bir yansımasıdır. Eşitsiz gelişim; eşitsiz birikime, yoğunlaşmaya ve sıçramalı gelişime yol açtığı gibi sınıfsal kutuplaşmayı da derinleştirir ve büyük patlamaları koşullar. Rusya’da devrimin güncelliği, eşitsiz gelişim yasası ve zayıf halka çözümlemesi üzerinden kavranabilir.
Lenin’in zayıf halka formülasyonu üç boyutta ele alınabilir. Birincisi, kapitalizmin aktüel biçimlenişi, emperyalizm çağı ve devrimci enerjinin sıkışma dinamiklerine odaklanır. İkincisi, devrimi lineer bir süreç olarak değil; sıçramalı, değişken, zengin ve yaratıcı bir süreç olarak kavrar ve sınıf mücadelesinin ritmini çözerek her koşulda devrimin imkânını ve güncelliğini arar. Üçüncüsü ise bu dinamiklerle bağlantılı olarak dünya devrimi perspektifini ifade eder.
Ekim 1917 Devrimi, bu anlamda zincirin en zayıf halkasının kopuşudur ve sistemin çözülüşüne doğru atılmış muazzam bir adımdır. Bu diyalektik süreçte zincirin en zayıf halkasının kopması, zincirin parçalanmasının önünü açar. Ekim Devrimi aynı zamanda bir dünya devriminin açılışıdır.
1917–1923 momenti; Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtalya’daki komün ve konsey pratikleriyle birlikte, tarihte ilk kez sermayenin gerçek anlamda yok olma korkusu yaşadığı bir dönem olarak değerlendirilebilir.
Bu çerçeveden hareketle emperyalist güç ilişkileri ve hiyerarşi üzerine şu saptamalar yapılabilir: Lenin, emperyalizm çözümlemesini geliştirirken kendisinden önceki Marksist kuramcıların, özellikle Hilferding, Rosa Luxemburg, Buharin ve Kautsky’nin analizlerini inceler. Özellikle Hilferding ve İngiliz iktisatçı J. Hobson’un çalışmalarından yararlanarak ağırlıklı olarak ekonomik eksende çözümlemeler yapar. Emperyalizm Defterleri olarak bilinen notları ise daha siyasal bir içeriğe sahiptir.
Lenin, Hilferding’den banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşmasını ifade eden finans kapital kavramını alır ve bunu kendi teorisinin merkezi kavramı hâline getirir. Finans kapitalin varlığı, tekellerin oluşumu ve sermaye ihracı, emperyalizmin en ayırt edici özellikleri olarak tanımlanır. Ayrıca bu çağda savaşların kaçınılmazlığına ve kapitalist rekabetin keskinleşmesine vurgu yapar. Emperyalizmi kapitalizmin en yüksek, tekelci, çürüyen ve asalaklaşan aşaması olarak tanımlar; aynı zamanda çağın proleter devrimler çağı olduğunu ilan eder.
II. Enternasyonal’in iki önemli kuramcısının yaklaşımları ise farklıdır. Kautsky’nin ultra emperyalizm anlayışı, kapitalist rekabetin ve savaşların aşılabileceği, barışçıl ve istikrarlı bir evrimsel gelişimi öngörür. Hilferding, emperyalizmin ekonomik analizinde güçlü bir performans sergilese de siyasal çözümlemelerinde sorunlar taşır; savaşların tarihsel uzlaşmalarla aşılabileceğini ileri sürer. Rosa Luxemburg ise emperyalistler arası “düzeltici savaşların” kaçınılmazlığını savunur ve bu savaşların kapitalist sistemin iç çelişkilerinden kaynaklandığını belirtir. Buharin ise Lenin’den bir yıl önce kaleme aldığı çalışmasında savaşların kaçınılmazlığına vurgu yapar ve Lenin’le benzer sonuçlara ulaşır.
27.01.2026
