Geçtiğimiz hafta, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu bir askeri operasyonla kaçırarak, New York’ta başlayan davada yargılamak için ABD’ye getirmesi, uluslararası politik ekonomi açısından bir dönüm noktası olarak görülebilir. Konunun çeşitli boyutları gerek dünya kamuoyunda gerekse Türkiye’de tartışılıyor. Bu yazıda ilk olarak Venezuela’ya yapılan müdahaleyi Venezuela açısından, ardından da Trump yönetiminin bu adımı atmasının gerisindeki dinamikler açısından ele alacağım.
Neoliberalizmden Kopuşun Zemini: 1990’lar
Venezuela’daki gelişmeler, ana akım medyada genellikle “kötü yönetim”, “otoriterleşme” ya da “popülizm” gibi liberal klişelerle ele alınıyor. Bu tür açıklamalar, yaşananları siyasal tercihlere, liderlik tarzlarına ya da rejim tiplerine indirgerken, süreci mümkün kılan yapısal koşulları ve küresel güç ilişkilerini sistematik biçimde perdelemektedir. Bu kavramsal kolaycılığı aşmak için Venezuela’daki gelişmeleri tarihsel bağlama yerleştirmek gerekir. Bu çerçeveden bakınca şu söylenebilir: Venezuela’da yaşananlar, esas olarak 2000’lerde Latin Amerika’da ortaya çıkan postneoliberal siyasal iktisat deneyiminin yapısal sınırlarına dayanmasının bir sonucudur.
1990’lar Venezuela için klasik bir neoliberal yeniden yapılanma dönemiydi. Özelleştirmeler, mali disiplin, dışa açıklık ve sosyal harcamaların budanması, petrol gelirlerine rağmen geniş kesimler için yoksullaşma ve güvencesizlik anlamına geldi. 1989’daki Caracazo ayaklanması, bu dönemin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir çözülme yarattığını açık biçimde ortaya koydu. Neoliberal program, toplumsal meşruiyetini kaybetmişti. Bu bağlamda Chávez’in yükselişi, neoliberal yeniden yapılanmanın yarattığı sınıfsal ve toplumsal çözülmenin ürünü olarak görülmelidir.
Sol postneoliberalizm: Chávez dönemi
2000’ler boyunca Hugo Chávez ile şekillenen dönem, neoliberalizme karşı geliştirilen sol postneoliberal bir siyasal iktisat deneyimiydi. Petrol gelirlerinin sağladığı ekonomik ve siyasi alan, yeniden dağıtımcı politikalar, sosyal harcamaların genişletilmesi ve devletin iktisadi rolünün güçlendirilmesi için kullanıldı. Bu yönelim, neoliberal dönemin yarattığı toplumsal yıkımı belirli ölçülerde tersine çevirdi.
Ancak tam da burada, bugün yaşananların temelini oluşturan yapısal sınır ortaya çıktı. Sol postneoliberalizm, neoliberalizmin sonuçlarını hafifletirken, onu mümkün kılan bağımlı birikim yapısını dönüştüremedi. Petrol gelirlerine dayalı model, ülkenin küresel emtia fiyatlarına ve dış finansmana bağımlılığını değiştiremedi, dışsal şoklara karşı kırılganlığını korudu.
2000’li yıllarda Latin Amerika’daki diğer postneoliberal deneyimlerde de görülen bu sınır, sadece “kötü yönetim” ya da “yanlış tercihler” ile açıklanamaz. Asıl mesele, postneoliberal deneyimin, küresel kapitalizmin çevre ülkeler için sunduğu dar politika alanının dışına çıkmakta yetersiz kalmasıdır.
2013 sonrası: Tıkanma
2013 sonrasında emtia süper döngüsünün sona ermesiyle ve küresel finansal döngünün daralma aşamasına geçmesiyle birlikte Venezuela’nın mali alanı hızla daraldı. Petrol gelirinin azalmaya başlaması, yeni kurulmaya çalışılan sol postneoliberal düzenin maddi toplumsal meşruiyet kaynaklarını aşındırmaya başladı. Buna rejimin karizmatik Lideri Chavez’in 58 yaşındaki ölümü de eklendiğinde, Venezuela’daki sol postneoliberal deney, tıkanma aşamasına girdi. Brezilya ve Arjantin’deki süreçleri düşündüğümüzde, 2013 sonrası dönemin benzer tıkanıklıklarla karşılaştığını görebiliriz. Hatta Türkiye’yi de bu denkleme katabiliriz ancak konudan uzaklaşmamak için detaya girmiyorum.
Kısacası 2013 sonrası yaşananlar, sol postneoliberal deneyimin mali kaynaklarının sınırlandığı tıkanma dönemiydi. Buna bir de ABD öncülüğündeki uygulanan yaptırımlar eklendiğinde, Venezuela küresel ekonomik ve finans sisteminden sistematik biçimde dışlandı. Ekonomik daralma derinleşirken, siyasal alanın sertleşmesi bu dışsal baskıların altında şekillendi ve 2000’lerin sol postneoliberal denemesi bu şartlar altında boğuldu.
Yeni ABD stratejisi
Yazının bundan sonrasını, ABD’nin bir başka ülkenin devlet başkanını askeri operasyonla kaçırma seviyesine varan müdahaleciliğine değineceğim. Zira Venezuela’daki gelişmelerin dünyayı şoke eden kısmı yukarıda anlattıklarımdan ziyade bu kısmıydı. İçinden geçmekte oluğumuz bağlamla başlayalım: Yeni bir küresel ara rejimden geçiyoruz. Önceki dönemin hegemonik gücü ABD, askeri ve finansal alanlarda süper-güç olma konumunu korurken üretim ve sanayi kapasitesi alanında Çin karşısında geriye düşmüştür. Bu çelişkili durum, ABD içi siyaseti de şekillendirmiş ve ABD siyasetindeki müesses nizam yıkılmıştır.
İkinci Trump yönetimi ile şekillenen strateji, ABD’nin gerileyen hegemonik konumunu tahkim etmektir. Jeoekonomik yeniden hiyerarşileşme, bu sürecin temel mekanizmasıdır. Ticaret, finans, enerji ve teknoloji artık piyasa rekabetinin değil, küresel hiyerarşinin alanlarıdır. 2025 yılında ilan edilen yeni ulusal güvenlik stratejisi, ABD’nin bu yeni pozisyonu için kurucu bir belge olarak görülmelidir.
Bu dönüşümün siyasal ifadesi, sağ post-neoliberalizmin yükselişinde somutlaşmaktadır. Neoliberalizmin küreselleşme ve serbest piyasa merkezli söylemi geri çekilirken, devlet gücü, yaptırımlar ve askeri kapasite merkeze yerleşmiştir. Bu hattın en açık ifadesi, Donald Trump döneminde şekillenen Trump doktrinidir.
Trump doktrini, jeoekonomiyi açık bir güç siyaseti alanı olarak yeniden tanımlamış, Monroe Doktrini’ni fiilen güncelleyerek Latin Amerika’yı yeniden açık bir nüfuz alanı haline getirmiştir. Venezuela’ya yönelik son askeri müdahale, bu hattın mantıksal devamıdır ve emperyal bir yeniden hiyerarşileştirme hamlesi olarak okunmalıdır.
Kısacası Venezuela müdahalesi izole bir hadise değildir, ABD’nin yeni stratejisinin uygulama adımlarından biri olarak görülebilir. Venezuela’daki durum ise, 2000’lerdeki sol postneoliberal deneyin başarısızlığının bir göstergesidir. Buradan çıkarılacak dersler, neoliberalizm sonrası değil kapitalizm sonrası bir toplumsal projeyi inşa etmenin önemini işaret etmektedir.
