Dostlar; bu yazımda meslektaşım Tahir Elçi’yi anmak ve bir kez daha adaletten, barıştan, onurlu bir duruştan bahsetmek istedim.
Geçtiğimiz yıl Diyarbakır seyahatimde, barışın hasretle beklediği o topraklarda beni en çok etkileyen şey; her caddede, her sokakta, her duvarda Nazım Hikmet’in, Ahmet Kaya’nın ve Tahir Elçi’nin fotoğraflarıyla karşılaşmaktı. Sur’un tarihi mekanında közde kahvemizi yudumlarken bir tarafta Ahmet Kaya türküleri çalıyor, diğer tarafta Tahir Elçi’nin yüzü gözlerimin içine bakıyordu. Kimbilir kaç ana babanın, kaç sevgilinin, kaç evladın yüreği o topraklarda köze döndü…
Şehrin kokusu; özlemin, barışın ve gözyaşlarının kokusuydu.
Ahmet Kaya’nın da dediği gibi:
“Diyarbakır ortasında vurulmuş uzanırım
Ben bu kurşun sesini nerede olsa tanırım
Bu dağlarda gençliğim cayır cayır yanarken
Ay vurur gözyaşıma ben gecede kalırım…”
Bu dizeler, Diyarbakır’ın taşlarına sinmiş acının, direnişin ve umudun özetidir.
Her yıl bu tarihte içimde aynı düğüm büyür: Bu toprakların en büyük adalet savunucularından biri, barışın yalın ve onurlu sesi Tahir Elçi, kameraların önünde, herkesin gözünün içine baka baka aramızdan koparıldı. Bir insan öldürüldüğünde yalnızca bir hayat son bulmaz; bir ülkenin vicdanı da paramparça olur. Biz o gün, yalnızca bir avukatı değil, adaletin utanç verici bir biçimde yere düşüşünü izledik.
Elçi’nin ölümünün üzerinden yıllar geçti ama adalet hâlâ gelmedi. Biz, bu ülkenin yurttaşları olarak her duruşmada aynı soruya dönüp dönüp çarpıyoruz:
“Bu ülkede bir hukukçunun sokak ortasında öldürülmesine bile adalet bulunamıyorsa, sıradan bir insan için hangi hukuk düzeninden bahsediyoruz?”
Ben engelli bir kadın, bir hukukçu, adaletin her kapısında mücadele eden bir gazeteci olarak biliyorum ki; adaletin olmadığı bir ülkede önce en önde insanlık incinir: Kadınlar, çocuklar, engelliler, yoksullar, azınlıklar… Ve böylesi bir düzende hakikatin savunucuları hep hedef olur. İşte Tahir Elçi, hakikatin tam da ortasında duran bir insandı. Sözünü eğip bükmeyen, korkuya teslim olmayan, kimsenin rızasıyla değil, vicdanının buyruğuyla konuşan bir hukukçuydu.
Onu susturmak istediler.
Çünkü barış istiyordu.
Çünkü çatışmanın arasında sıkışmış hayatların sesiydi.
Çünkü “bu ülke daha iyisini hak ediyor” diyordu.
Bugün hâlâ faili meçhul karanlığının içine itilmiş bir dosyayla karşı karşıyaysak, bu yalnızca bir eksiklik değil; bu bir tercihtir. Bir ülke adaleti arka odaya kaldırırsa, cesaretle doğruları söyleyen herkes açık hedef hâline gelir.
Ama şunu bilsinler:
Unutmadık.
Unutmayacağız.
Unutturmayacağız.
Tahir Elçi’nin öldürüldüğü o dar sokakta hâlâ bir çift ayak izi duruyor. O ayak izleri bizlere şunu söylüyor:
“İnatla, ısrarla, yılmadan adalet.”
Bugün onun ölüm yıl dönümünde biz sadece bir ölümü değil, bir sözün mirasını taşıyoruz. Barışı savunmanın, hukuk için direnmenin, hakikati her şeye rağmen söylemenin mirası… Bu miras, bu ülkede adalet mücadelesi veren herkesin omuzlarında taşınan ağır ama onurlu bir yük.
Bir ülke ancak geçmişinin karanlığıyla yüzleştiğinde özgürleşir. Ve biz o yüzleşmeyi söke söke alana kadar mücadele edeceğiz. Çünkü biliyoruz:
Adalet, geciktirildiğinde çürür; saklandığında kokar; bastırıldığında büyür.
Tahir Elçi büyüyor.
Onun sesi büyüyor.
O gün yere düşen hukuk, bugün onun adıyla ayağa kalkıyor.
Ve bugün bir kez daha söylüyoruz:
“Tahir Elçi’yi unutmadık. Bu dosya kapanmayacak.”
