Aradan 13 yıl geçti.
Takvimler değişti, iktidardakiler koltuklarını biraz daha sağlamlaştırmak için yeni yollar buldu, meydanlar bariyerlerle çevrildi, parklar polis ablukasına alındı, gazeteler kapatıldı, televizyonlar susturuldu. Ama bir şey değişmedi, İktidarın Gezi korkusu.
Çünkü Gezi, birkaç ağacın gölgesinde başlayıp milyonların yüreğinde büyüyen bir itirazdı. İnsanların yalnız olmadığını gördüğü, birbirinin sesine ses kattığı, korkunun duvarlarını yıktığı bir andı. Bu yüzden bugün hâlâ Gezi’den söz edildiğinde yüzleri geriliyor, hâlâ Gezi davası açılıyor, hâlâ Gezi hedef gösteriliyor.
O günlerde gençlerimizi kaybettik.
Ali İsmail Korkmaz düştü. Sonra Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım, Berkin Elvan…
Her biri yarım bırakılmış bir hayat, yarım bırakılmış bir düş oldu. Ama aynı zamanda milyonların hafızasına kazınan birer direniş sembolüne dönüştüler. Onlar, kendilerinden önce o topraklarda eşitlik, özgürlük ve adalet için yürüyenlerin izlerini taşıyordu. Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin bıraktığı miras yalnızca kitaplarda kalmamıştı, Gezi’de yeniden nefes almıştı.
Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater ise yıllardır hapiste. Diğer bazı “Gezi Davası” sanıkları da sürgünde.
Bu ülkenin tarihi biraz da bastırmış isyanların tarihidir.
1960’larda, 70’lerde, 80’lerde darbelerle, işkencelerle, idamlarla susturmak istediler. Her dönemde farklı isimler vardı ama aynı anlayış vardı. Devleti halkın üstünde gören, itiraz eden herkesi tehdit olarak gören anlayış.
Dünün Kenan Evren’i neyi temsil ediyorsa, bugün Gezi’den korkan Erdoğan ve yandaşları da aynı geleneğin devamıdır.
Ama tarih yalnızca baskıyı yazmaz.
Direnişi de yazar.
Bugün Akbelen’de ağacını savunan köylüde, üniversitesine sahip çıkan ODTÜ öğrencisinde, Boğaziçi’nde kayyımlara karşı direnen gençlerde, Sur’da, Cizre’de, fabrikalarda, sokaklarda, meydanlarda yükselen seslerde Gezi’nin izleri vardır.
Gençler vardır.
Kadınlar vardır.
LGBTİ+ bireyler vardır.
Sosyalistler vardır.
Devrimciler vardır.
Ve hepsinin ortak bir cümlesi vardır: Bu düzen böyle gitmez.
AKP, emperyalist güçlerin desteğini arkasına alarak ve devletin bütün olanaklarını kullanarak iktidarını sürdürmeye çalışıyor. Yargıdan medyaya, bürokrasiden güvenlik aygıtlarına kadar uzanan geniş bir mekanizma neredeyse bütün dişlileriyle onun hizmetinde çalışıyor. Son dönemde yaşananlar da bunun yeni örneklerini ortaya koyuyor. Fakat hiçbir siyasi iktidar yalnızca güç kullanarak ayakta kalamaz. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Gezi’nin öğrettiği en önemli şey de buydu.
Korku yenilebilir.
İnsanlar bir araya gelebilir.
Ve en önemlisi, değişim hayal olmaktan çıkabilir.
Bu yüzden Gezi yalnızca geçmişte kalmış bir olay değildir.
Gezi bir hafızadır.
Gezi bir itirazdır.
Gezi bir umut biçimidir.
Belki meydanlar aynı kitleleri taşımıyor artık. Belki parklarda aynı forumlar yapılmıyor. Ama o ruh hâlâ yaşamaktadır. Bir öğrencinin pankartında, bir işçinin grev çadırında, bir köylünün topragi, suyu ve ormani için direnişinde, bir kadının isyanında, bir Kürdün özgürlük talebinde yaşamaktadır.
Çünkü bazı yenilgiler aslında geleceğin zaferlerini büyütür.
Ve bazı direnişler, üzerinden yıllar geçse de bitmez.
Gezi hâlâ yaşıyor. Ve yaşamaya devam edecek.
Yaşasın Gezi.
Yaşasın demokrasi.
Yaşasın devrim.
Yaşasın sosyalizm.
