Özgür Özel’in öncülüğünde kurulan Yeni Parti, Türkiye siyasetinde yalnızca yeni bir parti olarak değil, egemen sınıfların siyasal krizine verilen yeni bir düzen içi yanıt olarak tartışılmaktadır. Ancak siyaset, isimlerle ya da parti tabelalarıyla değil; hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiği, hangi toplumsal mücadelelere yaslandığı ve mevcut düzenle nasıl bir ilişki kurduğu üzerinden değerlendirilmelidir. Bu nedenle tartışılması gereken, Yeni Parti’nin parlamentodaki sandalye sayısı değil; sermaye düzeni karşısında nasıl bir siyasal konum alacağıdır.
Türkiye’de uzun yıllardır muhalefet, iktidarı değiştirmeyi hedefleyen ancak düzenin temel sınırlarını sorgulamayan bir hatta sıkışmıştır. Oysa ezilenlerin ve emekçilerin ihtiyaç duyduğu muhalefet, yalnızca iktidara değil; sömürü düzenine, sermaye egemenliğine ve bu egemenliği ayakta tutan devlet aygıtına karşı mücadeleyi esas alan bir siyasal hattı ifade eder. Bu nedenle Yeni Parti’nin temsil ettiği muhalefet ile işçi sınıfının ve ezilen halkların ihtiyaç duyduğu muhalefet aynı şey değildir.
Bu ayrımın en açık görüleceği başlık ise Kürt sorunudur.
Kürt sorunu, bir güvenlik ya da terör meselesi değil; Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen inkâr, asimilasyon ve siyasal tasfiye politikalarının sonucunda ortaya çıkmış tarihsel ve siyasal bir sorundur. Dolayısıyla çözüm de güvenlik politikalarında değil; Kürt halkının kolektif haklarının tanınmasında, siyasal iradesinin kabul edilmesinde ve eşitlik temelinde ortak yaşamın kurulmasındadır.
Yeni Parti, Kürt halkının demokratik taleplerini ilkesel olarak savunacak mıdır? Kayyım rejimine yalnızca kendi siyasal alanı hedef alındığında mı karşı çıkacaktır, yoksa halk iradesine yönelik her müdahaleyi, kime yönelirse yönelsin, düzenin otoriter karakterinin bir parçası olarak mı değerlendirecektir?
Yakın dönem deneyimi açıkça göstermiştir ki, Kürt siyasal hareketine yönelik hukuk dışı uygulamalar karşısında gösterilen sessizlik, bu uygulamaların zamanla daha geniş kesimlere yönelmesinin önünü açmıştır. Devletin otoriterleşme araçları hiçbir zaman tek bir siyasal özneyle sınırlı kalmaz; bir kez meşrulaştırıldığında bütün toplumsal muhalefeti hedef alır.
İkinci temel başlık barıştır.
Barış, egemenlerin ihtiyaç duyduğu dönemsel bir çatışmasızlık hali değildir. Gerçek barış; halkların kendi kimlikleriyle, dilleriyle ve kültürleriyle özgürce yaşayabildiği, kendi siyasal iradelerini hiçbir baskı ve inkâr politikasıyla karşılaşmadan ortaya koyabildiği eşit ve özgür bir yaşamın kurulmasıdır. Bu nedenle barış mücadelesi, aynı zamanda demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesidir.
Bir diğer temel başlık ise demokrasi tartışmasıdır.
Bugün Türkiye’de demokrasi denildiğinde çoğu zaman burjuva demokrasisinin sınırları içinde kalan bir siyasal rejim tarif edilmektedir. Oysa sermaye sınıfının ekonomik egemenliği sürdüğü müddetçe siyasal haklar da egemen sınıfların ihtiyaçlarına göre genişletilip daraltılmaktadır. İşçiler grev yaptığında yasaklandığı, Kürt halkı oy verdiğinde iradesinin kayyımla gasp edildiği, öğrenciler itiraz ettiğinde baskıyla karşılaştığı, erkek egemenliğinin bir sonucu olan kadın cinayetlerinin her gün can aldığı bir düzende burjuva demokrasisinden bile söz edilemez.
Ezilenlerin demokrasisi ise sandıkla sınırlı değildir. Fabrikada, mahallede, üniversitede, sendikada ve yerel yönetimlerde halkın doğrudan söz ve karar sahibi olduğu bir siyasal yaşamı ifade eder.
Son olarak emek meselesi…
Türkiye’de emek sorunu yalnızca düşük ücretler, yüksek enflasyon ya da ağır çalışma koşullarıyla açıklanamaz. Emek meselesi, üretim araçlarının mülkiyetinden siyasal iktidarın niteliğine kadar uzanan sınıfsal bir sorundur. Bu nedenle işçi sınıfının mücadelesi yalnızca ekonomik hakların genişletilmesi değil, aynı zamanda siyasal iktidarın sınıfsal karakterine karşı verilen bir mücadeledir. Ekonomik sömürü ile siyasal baskı birbirinden ayrı değil, aynı düzenin iki tamamlayıcı unsurudur.
Dolayısıyla bugün emekçilerin ve ezilenlerin ihtiyaç duyduğu siyaset; yalnızca seçim kazanmayı hedefleyen bir düzen alternatifi değil, işçi sınıfının, ezilen halkların, kadınların, gençlerin ve bütün ezilenlerin ortak mücadelesini büyüten bir hattın inşasını gerektirir.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
Yeni Parti, sermaye düzenini daha istikrarlı yönetmeyi hedefleyen bir parti mi olaraktır; yoksa egemen sınıfların çizdiği sınırların dışına çıkarak emekçilerin ve ezilen halkların taleplerini esas alan bir siyasal hatta mı yönelecektir?
CHP’nin içinden mutlak butlan kararı sonucu mecbur kalarak çıkan Yeni Parti, bir düzen partisi olan CHP geleneğine sadık kalacağını gösteriyor. Yani Yeni Parti’den düzenin sınırları dışına çıkan bir siyaset beklemek mümkün değildir. Onun değiştirmek istediği, düzen değil, mevcut rejimdir. Ama bunu yapabilmek için dahi Kürt meselesinde açık ve net bir tutum takınması, gerçek bir barış için elini taşın altına koyması, demokratikleşme doğrultusunda kararlı kavranması ve emekçilerin/ezilenlerin haklarını tanıması gerekir. Bu cesareti gösteremezse, burjuva demokrat bir parti bile olamaz, mevcut rejimi bile değiştiremez.
Yeni Parti’nin temsil ettiği toplumsal dinamik, DEM Parti’nin temsil ettiği devrimci-demokratik dinamikle birlikte, faşist rejimi tasfiye edebilecek iki ana güçtür. Bu nedenle biz sosyalistler Yeni Parti’nin rejimin tasfiyesi yönünde kararlı bir tutum almasını ister ve bu yönde atacağı adımları destekleriz. Yeter ki Yeni Parti dayandığı toplumsal dinamiğin çıkarlarını ve taleplerini ikircimsiz biiçimde siyaset sahnesine taşısın!
