Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    Barışın, dostluğun ve sevginin ortak noktası: Muhittin Kaya

    23 Ağustos 2026

    Ankara Kale Mahallesi esnafı kriz kıskacında: “Bir hafta siftah yapamadığımız oluyor”

    23 Ağustos 2026

    Maden işçilerinin Bakanlık önündeki eylemi 14. gününde: “Haklarımızı alana kadar gitmiyoruz”

    23 Ağustos 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      Barışın, dostluğun ve sevginin ortak noktası: Muhittin Kaya

      23 Ağustos 2026

      İçişleri Bakanı: ‘Türk olmayanlara’ dikkat

      21 Ağustos 2026

      AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor

      21 Ağustos 2026

      Kürtler yüzme biliyor…

      19 Ağustos 2026

      Ertelemeciliğin ve soyut devrimciliğin çıkmazı

      19 Ağustos 2026
    • Seçtiklerimiz

      Davanın saflığı, siyasetin gerçekliği Kürtlerin özneleşmesi, değişimin siyaseti ve “ihanet”in kolaylığı

      22 Ağustos 2026

      Modern çitleme: İlk ve son sömürge kadınlar

      19 Ağustos 2026

      25 yıl 25 başlık: AKP’nin emek bilançosu!

      17 Ağustos 2026

      Bakanlık verileri şüpheli!

      10 Ağustos 2026

      Cumhuriyet’in bastıramadığı ilk Kürt isyanı

      9 Ağustos 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      Tülay Hatimoğulları: Garanti aramanın yolu süreci dönülmez hâle getirmek

      17 Ağustos 2026

      Dr. Toros Korkmaz: “Çerçeve yasa çözüm için hukuksal zemin oluşturabilir”

      6 Ağustos 2026

      Eski FARC komutanı Lida Ortiz: “Silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş, silah bırakmaktan çok daha zor”

      20 Temmuz 2026

      Yıkıma karşı bir direniş ve yaşam alanı: 26. Evvel Temmuz Festivali

      16 Temmuz 2026

      İsviçre’de iltica belirsizliğine karşı direniş: Welat Aydın Federal Mahkeme önünde açlık grevinde

      3 Temmuz 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » Onur Emre Yağan: Komisyon yetersiz, yanıltıcı, çözüm açısından engelleyici potansiyeldedir

    Onur Emre Yağan: Komisyon yetersiz, yanıltıcı, çözüm açısından engelleyici potansiyeldedir

    Kızıl Parti Genel Sekreteri Onur Emre Yağan: Temel fikrimiz; bu Komisyon’un yetersiz, sürecin çözümü açısından yanıltıcı ve mevcut bileşimiyle çözümün önünde bir engele dönüşme potansiyeli taşıdığı yönündedir. Her şeyden önce Komisyon’da iktidarın üstünlüğü ve geleneksel yasaklayıcı reflekslerin hâkimiyeti açıkça görülüyor. Oy oranları dikkate alındığında ya da yakın zamanda Komisyon’da Kürtçe konuşulmasının engellenmesi hatırlandığında, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
    Siyasi Haber2 Eylül 2025
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Kürt Sorununun çözümü yönünde tarafların farklı tanımlar yaptığı, farklı beklentiler içerisinde olduğu yeni bir müzakere süreci yaşanıyor. Her ne kadar tarafların nasıl bir yol haritasına sahip olduğu net olarak bilinmese de PKK Lideri Öcalan’ın 27 Şubat’ta ilan ettiği Barış ve Demokratik Toplum manifestosunun ardından PKK kongresini topladı ve Öcalan’ın önerdiği yönde kararlar aldı. 11 Temmuz’daki temsili silah yakma seremonisinin ardından TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un çağrısıyla TBMM çatısı altında “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu ve çalışmalarına başladı.

    Emek, kadın, LGBTİ+, ekoloji, insan hakları, halk ve inanç hareketlerinin, gençlik örgütlerinin, sosyalist parti ve siyasal çevrelerin sözcülerine bu gelişmelere ve atılması gereken adımlara ilişkin görüşlerini sorduk.

    Onur Emre Yağan / Kızıl Parti Genel Sekreteri

    Siyasi Haber: Daha önceki süreçlerin (1993-2013/1) her birini katliamları izledi. (1993’ün ardından gelen sayısız faili meçhuller ve sınır ötesi operasyonlar- 2015’te ve devamında Kürt kentlerinin havadan ve karadan bombardımanı ve sınır ötesi operasyonlar). Sözü edilen süreçlerin barışla sonlanmamasında hangi faktörler rol oynadı, bugünün koşullarındaki değişiklikler nelerdir?

    Onur Emre Yağan: Aslında geçmişteki çözüm süreçlerinin başarısız olmasının hem iç siyaset hem de dış siyasetten kaynaklı nedenleri vardı. Bugün gündemde olan süreçten önce de devlet ile Kürt tarafı arasında farklı dönemlerde görüşmeler yapıldı ama özellikle üçü daha dikkat çekici girişimlerdi.

    Mesela, bugün de çok sık atıf yapılan, 1993’te Turgut Özal’ın adımlarıyla başlayan bir ilk süreç var. O dönemde PKK sadece silahlı eylemlerle bir düzeye ve sınıra ulaşmamış, sivil siyaset alanında da daha görünür hale gelmeye başlamıştı. Kürt halkı da örgütlü bir toplumsal özneye dönüşüyordu. Bu bile başlı başına Türkiye devletini meseleyi bütün yönleriyle ele almak zorunda bırakıyordu. Bundan daha belirleyici olan gelişme ise Körfez Savaşı’ydı. ABD ve NATO’nun Irak’a saldırısı bölgedeki tüm devletleri yeniden pozisyon almaya itti. Özal da ABD’nin planlarına dahil olmak istedi ve PKK’nin ateşkes ilanıyla birlikte bir barış zemini oluşacak gibi düşünüldü. Ama süreç kimi eylemlerle ve Özal’ın ölümüyle yarım kaldı. Sonrasında da her seferinde olduğu gibi Kürtlere ve devrimcilere dönük çok acımasız baskı ve saldırılar başladı.

    Çözümü umut etmek için henüz erken

    Aslında bütün bu başarısız girişimlerin ortak sonuçlarından biri şu: Her kesintinin ardından Kürt halkı ve sol muhalefet daha ağır bedeller ödedi. Bugün 1993 veya 2015 sürecine sık sık atıf yapılmasının bir diğer nedeni de o acı hafızası. Sanki bütün çukurlarını ezberlediğimiz bir yolda seyrediyoruz gibi bir duygu var. Hem 1993 sonrasında, hem de 2015 çözüm denemesi sonrasında artan devlet şiddeti, Kürtlerde yine aynı şeyler olacak diye bir kaygıyı uyandırıyor.

    Kanımca ikinci önemli çözüm arayışı denebilecek süreç, daha çok Kürt tarafının çabalarıyla ortaya çıkmıştı. Abdullah Öcalan’ın 1999’da Türkiye’ye getirilmesinden sonra başlayan ve beş yıl süren bir süreç bu. Yine Irak’ın işgali, Saddam’ın devrilmesi, IŞİD barbarlığının tohumlarının atılması ve Ortadoğu’da yeni düzenlemelerin olduğu bir dönemi kapsıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme çabaları, demokrasi söylemleri de var tabi. Ortadoğu’nun o uğrağından Türkiye devleti somut bir kazanım elde edemedi, PKK ve Kürtler ise bölgede ortaya çıkan boşluktan faydalanarak siyasal ve askeri alanlarda güçlendi. Devletin, Kürt tarafı karşısında dezavantajlı duruma düşmesi, güvenlikçi politikalardan vazgeçmeye hazır olmaması, “demokratik konfederalizm” veya “özerklik” gibi taleplerin ise karşılık bulmaması, sonrasında Oslo Görüşmeleri’ne kadar uzanan çeşitli müzakerelerin başarısız olmasındaki temel etkenler olarak sayılabilir sanıyorum.

    Son olarak daha yakın zamanda, 2013-2015 arası yaşanan süreç var. Bu süreç, bugüne benzer biçimde, İmralı, Kandil ve HDP gibi Kürt hareketinin farklı alanlardaki temsilcilerinin devreye girmesiyle ilerledi, ancak Mart 2015’te Dolmabahçe Mutabakatının hemen ardından Erdoğan tarafından sona erdirildi. Yine Ortadoğu’da “Arap Baharı” denilen dönemde ve Suriye’ye dönük emperyalist müdahale koşullarında gündeme gelen bu süreçte AKP, Kürtleri kendi işgal ve yayılma planlarının bir parçası haline getirmeyi başaramadı. Üstelik içeride iktidarını kaybetme tehlikesiyle karşılaşınca, Kürt düşmanlığını yükselterek kendi iktidarını tahkim etme yolunu seçti ve süreci bitirdi.

    Dikkat ederseniz bütün bu denemelerde Ortadoğu’daki gelişmeler, emperyalizmin yeni düzen arayışları belirleyici oluyor. Kürtler bölgede önemli bir siyasi güç, Türkiye devletini yönetenler ise her defasında hem kendi iktidarını korumak hem de bölgesel hesaplarını yürütmek için Kürtleri yanına çekmeye çalışıyor. Bu son süreç de aynı gerekçelerle gündeme geldi. Bu açıdan geçmişle çok büyük benzerlikler var. Ama aynı şekilde, başarısız mı sonuçlanacak, bunu göreceğiz. Türkiye’de siyasal ve toplumsal alanda Kürtlere karşı yıllardır üretilen bir düşmanlık var, ırkçı-faşist partiler bu zemini kaybetmemeye çalışıyor. Öte yandan, devletin düşman üreterek inşa ettiği güvenlik politikaları neredeyse bütün iktidarların dayanağı olmuş durumda. Kenan Evren’den Tansu Çiller’e, oradan Erdoğan’a kadar uzanan bir süreklilikten söz ediyoruz. Siyasi öznelerin güncel hesapları da temel belirleyenlerden biri. Tüm bunlar olumsuz olasılıkları da artırıyor elbette.

    Özetlersek, bugünkü sürecin daha somut ve hızlı ilerlediği algısı var ama bize göre “Kürt sorunu çözülüyor” diye umut etmek için henüz erken.

    “Devlet aklı” mı “Erdoğan-AKP aklı” mı?

    Mevcut iktidar ve devlet aklının bir barışa izin vereceğini düşünüyor musunuz?

    Mevcut devlet aklı dediğimiz şey bugün ne mesela? “Devlet aklı” kavramı, aslında geçmiş deneyimlere, yani AKP öncesine çok daha uygun bir kullanım. Kapitalist bir devlet var ve o devlet, sermaye sınıfının sömürü koşullarını daha rahat sürdürebilmesi için toplumun uyumunu, bütünlüğünü, bir hukuk zeminini ve burjuva anlamda temel insan haklarını da gözeten bir rasyonaliteyle hareket etmek zorundaydı. Bugün ise durum böyle değil. AKP, devlet aygıtını neredeyse tamamen kontrolü altına aldı ve baskıyla birlikte kendi çıkarlarına göre yeniden düzenledi. Devlet, artık toplumun bütününü gözetir gibi bile yapan değil, sadece piyasayı düzenleyen ve şiddet uygulamalarıyla sınırlı bir aygıta dönüştürüldü. Kapitalist devlet, işçi sınıfı ve ezilen kesimler için geçmişte de güvenilecek bir aktör olmadı. Ancak bugün, burjuva hukuk rasyonalitesini de yitirmiş, denetlenemez bir devlete hiç güven olmayacağı çok daha açık.

    Bunu söylerken devlet içinde farklı çıkar grupları ya da siyasi klikler yok demek istemiyorum. Varsalar bile kaç yazar, ne etkileri var diye söylüyorum. Mesela Kemalist odaklar var vesaire, o kadar çaresiz ve dağınıklar ki, sol partileri devşirip siyasi temsiliyet oluşturmaya çalışıyorlar şu an. AKP ve Erdoğan, devletin tüm yönelimlerini belirleyebilecek bir hakimiyet kurdu. Dolayısıyla “devlet aklı” mı, yoksa “Erdoğan-AKP aklı” mı diye sormak daha doğru olur.

    Bu sorunun cevabında ise ikili bir yan var. Bir yandan, iktidarın Türkiye’nin hegemonya mücadelesinde ve bölgesel planlarında üstünlük sağlayabilmesi için; örneğin, bugün İsrail’le rekabet edebilmek, ABD’nin planlarından daha fazla pay alabilmek, enerji yollarının kontrolünde rol üstlenebilmek için, bölge gücü haline gelen Kürtleri yanına çekmesi ya da en azından onlarla çatışmalı durumunu dengeli bir noktaya oturtması gerekiyor. Bu öyle kolay bir iş değil tabi o bir yana. Öte yandan, bunu yaparken Erdoğan iktidarını sürdürebilecek mi? Erdoğan-AKP aklının karıştığı nokta burası. Çelişki tam da burada ortaya çıkıyor.

    Peki bu çelişki neye yol açar? Eğer çelişki baskın hale gelirse sürecin bitirilmesi söz konusu olabilir. Erdoğan’ın bugüne kadarki pratiğine, yıkılan ve bombalanan kentlere, cezaevlerine atılan siyasi liderlere bakınca; yeniden iktidar olabilmek için her şeyi feda edecek bir siyasi figür olduğunu söylemek abartı olmaz. AKP ve Erdoğan’ın, böyle bir süreçle iktidarını yeniden kazanamayacağını ya da aynı anlama gelmek üzere kaybedeceğini gördüğü anda süreci bitireceğini öngörüyoruz biz.

    Peki bunun önünde engel var mı? Uluslararası güçler, MHP ya da Türkiye sermaye sınıfı böyle bir inisiyatifin karşısına çıkabilir mi? Bu soruya net bir yanıt vermek, “evet çıkar” demek kolay değil.

    AKP-MHP emek düşmanlığında ortaklaşıyor

    Tam bu noktada o zaman MHP ve Devlet Bahçeli’nin pozisyonunu soralım. AKP’den farklılaşıyor mu? Şu ana kadar sürecin esas aktörü görünmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

    İki parti arasında, 2015’ten bu yana hem Kürt düşmanlığının öne çıktığı dönemlerde hem de şimdi “çözüm” adı altında atılan adımlarda büyük ölçüde bir uyum olduğunu görüyoruz. Ancak bir noktada fark olduğu da muhakkak… AKP ve MHP, süreci ortaya çıkaran temel faktör olan Türkiye’nin bölgesel hegemonya arayışında ortaklaşıyor. Bunu topluma “beka sorunu” ya da dış tehdide karşı “iç cephenin güçlendirilmesi” gibi daha yumuşak milliyetçi söylemlerle aktarıyorlar. Fakat ne derlerse desinler, herkes Ortadoğu’da yayılmaya çalışan bir Türkiye hedefini ve Osmanlıcı hayalleri paylaştıklarını biliyor. Bu hedefe ulaşmak için yeri geldiğinde İsrail’le birlikte İran’a da saldırırlar, ABD ile savaş planlarına da dahil olurlar. Türkiye kapitalizminin bölgesel çıkar heveslerini gerçekleştirmek için aralarında mutlak bir uyum olduğu açık. Bu nedenle Kürt sorununun çözümü başlığı altında adım atıyorlar.

    Buna ek olarak, Kürtlerle “barış” gibi görünen bir süreç işletirken, diğer alanlarda baskıya devam etmek, örneğin CHP’ye dönük hukuksuz operasyonlar yapmak, yoksullaştıran ekonomik programı sürdürmek, işçi eylemlerini yasaklamak, hak mücadelelerini engellemek konularında da iki parti iki yüzlü bir “demokrasi” söyleminde, bizim terminolojimizle söylersek, emek düşmanlığında ortaklaşıyorlar.

    Şunu da geçerken ekleyeyim; süreci başlatan veya garantör gibi görünen unsurun MHP ve Devlet Bahçeli olması hem Kürt hem de Türk halklarının atılacak adımları daha kolay kabul etmesini sağlamak açısından iktidar kanadında bir gereklilik olarak görüldü. “Yılların faşistleri bile bu sorunu çözmek istiyorsa çözülür” yanlış algısı Kürt siyasal hareketi tarafından da güçlendirildi. AKP ise iktidarını koruma kaygısıyla sürece daha geriden dahil oldu; oy kaygısı nedeniyle inisiyatifi öncelikle MHP’nin taşıması sağlandı. Bahçeli’nin süreci tek başına sırtlandığı şeklinde bir kanı ise yanlış olur. Mevcut devlet ve siyaset yapısında Erdoğan onaylamadan Bahçeli’nin süreci ilerletecek bir inisiyatifi kurulamaz; burada net bir iş bölümü söz konusu.

    Gelgelelim, Erdoğan’ın yeniden iktidar olmak için süreci bitirme kararı ortaya çıkarsa, onda anlaşırlar mı o kısmı tartışmalı. MHP daha çok Türkiye’nin “genel çıkarları” veya “bekası” olarak tanımladığı başlıklara odaklı görünüyor. Türkiye’nin bölgede etkisini kaybetmemesi ve mümkünse daha hegemonik bir güce dönüşmesi MHP’nin önceliği. Bu sürecin içinde, Erdoğan’ın yeniden başkanlığı ise onların da tercih edeceği bir sonuç şüphesiz. Ancak yukarıda bahsettiğimiz çelişki aşılamaz ve Erdoğan’ın başkanlık hevesi Türkiye’nin bölgesel çıkarlarıyla çatışırsa, MHP ile AKP arasındaki potansiyel ayrışma görünür hale gelebilir. Bu noktada MHP’nin iktidar içinde bir kriz yaratma olasılığını öngörebiliriz. CHP zaman zaman, AKP ile MHP arasında çeşitli gerilimlerin olduğunu söylüyor, hatta MHP seçmenlerine sık sık çağrı yapıyorlar. MHP yalanlıyor falan tabi ama, bu konuda CHP’nin kimi duyumlarla hareket ettiğini de düşünebiliriz.

    Tabii, bu potansiyel gerilimden bazen Kürt siyasetçilerin ve Öcalan’ın yaptığı gibi “MHP tutarlılığı” ya da övgüsü çıkarılacak bir durum da yok. Düzen içi iki aktörün, halklara yeni acılar getirecek bölgesel savaş planlarında anlaştığı bir gerçeklik var. Bunun için Kürtleri yakmak gerekiyorsa, ilk sırayı MHP’nin alacağını görmek için biraz tarih bilmek yeterlidir zaten.

    Sürecin kaderi bu komisyona bırakılamaz

    TBMM’de kurulan komisyon, şu ana kadar biri gizli olmak üzere toplam beş toplantı yaptı. Bu komisyonun bileşenini ve ilan edilen çalışma perspektifini nasıl değerlendiriyorsunuz? Komisyonun çalışmalarına ilişkin eleştiri, öneri ve değerlendirmeleriniz neler?

    Kızıl Parti olarak, 17 Ağustos’ta Diyarbakır’da yaptığımız basın toplantısında, son çözüm sürecine ve bu kapsamda kurulan komisyona dair değerlendirmelerimizi kamuoyuyla paylaştık. Meclis komisyonuna ilişkin temel fikrimiz; bu Komisyon’un yetersiz, sürecin çözümü açısından yanıltıcı ve mevcut bileşimiyle çözümün önünde bir engele dönüşme potansiyeli taşıdığı yönündedir.

    Her şeyden önce Komisyon’da iktidarın üstünlüğü ve geleneksel yasaklayıcı reflekslerin hâkimiyeti açıkça görülüyor. Oy oranları dikkate alındığında ya da yakın zamanda Komisyon’da Kürtçe konuşulmasının engellenmesi hatırlandığında, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Devletin şu ana kadar attığı en somut adım olmasına rağmen Komisyon’un nasıl çalışacağı, yetkileri, katılımcılığı sağlayıp sağlayamayacağı ve denetim mekanizmasının olup olmayacağı belirsiz. Ayrıca toplantılarda konuşulanlara dair halkın bilgilendirilmesi de söz konusu değil.

    Yaratabileceği bir diğer sorun, sürecin kaderi bu komisyonla eş tutulduğunda ortaya çıkacak. Sürecin tüm boyutlarıyla Meclis’in, yani sınırlı sayıda elit siyasetçinin çözeceği gibi bir algı yaratıldığında, süreç toplumdan kaçırılmış olur. Oysa barışın inşası, toplumun dışarıda bırakıldığı bir tabloda gerçekleşemez. Bu nedenle komisyon dışında toplumsal alanda da bir kurumsallaşma ihtiyacı var. Komisyon’da sol partilerin ya da DEM Parti’nin bulunması da bu eksikliği gidermiyor. Nitekim ilk örneklerden birinde, Komisyon kapalı toplantı kararı aldığında buna itiraz edip toplantıyı terk etmeyi bile düşünemeyen bir bileşimle karşı karşıya kaldığımız görüldü.

    Özetle, Komisyon kurulmuş, taraflar ikna olmuş olabilir; ancak toplumu sürece ikna etmek için bu Komisyon yeterli değil, mutlaka dönüşmesi ve aşılması gerekiyor.

    Barış ve demokrasi ancak mücadeleyle kazanılır

    Cumhur ittifakının “terörsüz Türkiye” diyerek hayata geçirdiği “süreç”, hala binlerce kişinin hapiste tutulması ve bunlara her gün yenilerinin eklenmesi, DEM Parti belediyelerine atanan kayyımların yanında, iktidarın en güçlü alternatifi olarak görünen CHP’nin belediyelerine olan saldırılar, Cumhurbaşkanı adayının tutuklanması ve aday olamaması için 35 yıl geriye giderek diplomasının iptal edilmesi faşist blokun demokrasi ve Kürt halkının kolektif haklarının gerçekleştirilmesinden ziyade başka hangi amacı esas aldığına işaret etmektedir?

    İktidarın, CHP’ye ve Erdoğan’ı seçimde yenmesi en muhtemel aday olan Ekrem İmamoğlu’na dönük hukuksuz saldırılarının açıklaması yalnızca birazdan vereceğim yanıtla sınırlı tutulamaz elbette. Ancak bir boyutu şöyle: Seçim zemininin inandırıcılığını yitirdiği bir faşist siyaset ve psikoloji, en radikal ve hukuken açıklanamaz saldırılarla topluma kabul ettirilmeye çalışılıyor. Her ne olursa olsun, toplumun bir kesimi AKP’ye karşı kazanamayacağına inandırılmak isteniyor ve siyasal alanın dışına itilmeye, birkaç yılda bir oy veren seçmen olarak dahi edilgen kılınmaya çalışılıyor.

    Bu saldırıların diğer bir boyutunu ise çözüm süreciyle ilişkilendirebiliriz. Geçtiğimiz 10 yılda, şu ya da bu biçimde, örtük ya da açık şekilde ittifak halindeki iki politik odak olan Kürt hareketi ve CHP, birlikte hareket edemez, ittifak yapamaz hale getirilmeye çalışılıyor. Erdoğan’ın alelacele “AKP-MHP-DEM ittifakı” varmış gibi söylemlerde bulunması da bunun göstergesi. İktidarın beklentisi, Kürtlerin mümkünse Erdoğan’a teveccüh göstermesi, oy vermesi; bu gerçekleşmezse de en azından CHP’ye oy vermemesi, nötr ve tarafsız hale gelmesidir. Yani muhalefeti parçalayacak bir tablo yaratmaya çalışıyorlar. Bu oldukça görünür bir iktidar hedefi.

    Bu röportajda bir süredir konuştuğumuz gibi, dikkat ederseniz AKP ve MHP’nin Kürtlerin hakkını, hukukunu ya da toplumun demokrasi arayışını önemsedikleri için attıkları tek bir adım yok. Bu durum, sürecin kırılganlığını gösterdiği kadar, esasen şunu da ortaya koyuyor: Türkiye’ye barış gelecekse, Kürt sorunu çözülecekse bu AKP ya da Erdoğan’ın marifetiyle değil; Kürt ve Türk devrimci, sol muhalefetin birlikte barışı talep etmesiyle ve toplumun farklı kesimlerini bu talebin sahibi haline getirmesiyle mümkün olacak.

    AKP-MHP İktidarında yeni anayasa olmaz

    Komisyon hem barış hem demokrasi vurgusuyla kurulmuş olsa da iktidar blokunun faşizmi kurumsallaştırma yürüyüşü kesintisiz devam ediyor. Öte yandan kamuoyu araştırmaları iktidar blokunun çoğunluğu kaybettiğini gösteriyor. Hız kesmeyen CHP mitingleri farklı kesimlerin rejimden hoşnutsuzluğunun sokaklarda dile getirildiği kitle gösterilerine dönüşüyor. Bu koşullarda muhalif güçler, özel olarak DEM Parti ve CHP ne türden bir ilişki içinde olmalıdır? Müzakere ve mücadele diyalektiğinin hayata geçirilmesi ve en geniş antifaşist güçlerin birliği açısından erken seçim talebi ön açıcı bir rol oynayabilir mi?

    Bu çok kapsamlı bir soru. CHP, DEM ya da sol muhalefetin birlikte davranması gerektiğini, AKP-MHP’nin bu ittifak zeminine de saldırdığını daha önce söyledik, tekrar etmeyeyim. Şunu ekleyebiliriz: Bu Meclis’in, yani AKP-MHP faşizminin belirleyici olduğu bir Meclis’in anayasa yapma meşruiyeti bize göre yoktur. İsterse bu anayasada Kürtlere bazı haklar verileceğini de söylesin, bu kararlılığı esnetmemek gerekir. Erdoğan’ın iktidarını sürdürmeye ya da faşist rejimin kurumsallaşmasına hizmet edecek anayasa tartışmalarını biz en baştan reddediyoruz. Bizim için bu Meclis’te anayasa değiştirme girişimlerini reddetmek, rejimi reddetmekle eşdeğerdir. Bu net olmalıdır.

    Öcalan’ın çağrısından sonra Türkiye’de silah bırakmak, masaya oturmak, komisyon kurmak gibi ilk adımların atılması bir açıdan kolay oldu. DEM ile MHP’nin buluşmaları, silah yakma töreni, Kürt tarafının Türkiye içindeki ilk taleplerinin daha çok temel hak talepleri olması gibi nedenlerle sürecin ilerleyebileceği yönünde bir algı da oluştu. Ancak Rojava için aynı durumun Türkiye’deki gibi olmasını beklememek gerekir. Çünkü artık bölgesel Kürt sorununun merkezi haline gelen bir odaktan bahsediyoruz; bunun kabul edilmesi lazım.

    Geçmişte Kürt sorununun merkezi Türkiye idi. Türkiye’de yaşanan ihlaller veya mücadeleler, Kürt sorununun gidişatını belirliyordu. Şimdi ise bu merkez Rojava oldu ve buradaki siyasal statü arayışı öne çıktı. Bu nedenle Türkiye ve Kürt tarafı arasındaki asıl müzakerenin de orada yürütüleceğini düşünüyoruz. Suriye’de Kürtlerin statüsü ve varlığı kabul edilmeden, “silahları bıraktık, cihatçı yönetime teslim olduk, şeriat devleti altında yaşamaya razıyız” demeyecekleri ortada. Fakat hangi düzeyde anlaşılacağı, Türkiye devletinin Kürtlerin Suriye’de statü kazanmasını sindirip sindiremeyeceği, 100 bin kişilik Rojava ordusunun gelecekte hangi misyonu üstleneceği gibi sorular, aynı zamanda kriz dinamiklerini de gösteriyor.

    Bizim açımızdan iki temel çizgi tarif edilebilir:

    Birincisi, Kürtlerin Suriye’de talep ettiği statünün Türkiye devleti tarafından kabul edilmesidir. Bunu söylediğimizde “Suriye bölünüyor” diye feveran ediliyor. Oysa Şam’da bugün IŞİDperver bir iktidar var. Böylesi bir şeriat yönetimi altında geri çekiliş ve teslimiyet yaşanmasındansa, Kürtlerin kendi yönetim alanlarına sonuna kadar sahip çıkması çok daha devrimci bir tutum olacaktır.

    İkincisi çizgi ise anti-emperyalizmdir. Kürtlerin, emperyalizmin bölgesel savaş planlarına karşı direnmesi ve bağımsız kalması gerekir. Örneğin, yakında İran’a yeni bir saldırı da gündeme gelecek. Kürtlerin kendi hak mücadelesini, emperyalist planların hayata geçirilmesinin bir sonucu olarak kendilerine dayatılmasına karşı, kendi gücüyle koruması lazım. Elbette bu meseleler söylendiği kadar kolay ya da basit değil. Ama emperyalizmin bölgesel savaş ve işgal planlarına karşı çıkmak, halkların eşitliği ve özgürlüğünü kazanmak için bir zorunluluktur. Biz kendi sınırımızı buradan çiziyoruz.

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    Tülay Hatimoğulları: Garanti aramanın yolu süreci dönülmez hâle getirmek

    17 Ağustos 2026

    Dr. Toros Korkmaz: “Çerçeve yasa çözüm için hukuksal zemin oluşturabilir”

    6 Ağustos 2026

    Katliam Yasası’nın 2. yılı

    2 Ağustos 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    Taner Taş

    Barışın, dostluğun ve sevginin ortak noktası: Muhittin Kaya

    Nevzat Onaran

    İçişleri Bakanı: ‘Türk olmayanlara’ dikkat

    Mahir Sayın

    AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor

    Zeki Yaş

    Kürtler yüzme biliyor…

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    Siyasi Haber

    Davanın saflığı, siyasetin gerçekliği Kürtlerin özneleşmesi, değişimin siyaseti ve “ihanet”in kolaylığı

    Volkan Yaraşır

    Modern çitleme: İlk ve son sömürge kadınlar

    Aziz Çelik

    25 yıl 25 başlık: AKP’nin emek bilançosu!

    Aziz Çelik

    Bakanlık verileri şüpheli!

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    Maden işçilerinin Bakanlık önündeki eylemi 14. gününde: “Haklarımızı alana kadar gitmiyoruz”

    23 Ağustos 2026

    Beypazarı’ndaki maden kazası ile ilgili 9 gözaltı

    22 Ağustos 2026

    Enerji Bakanlığı önündeki maden işçilerinden şirket yetkililerine tepki: “İşçinin hayatı mı önemli senin itibarın mı?”

    22 Ağustos 2026
    KADIN

    TKDF Temmuz 2026 Raporu: İlk 7 ayda 231 kadın erkek şiddeti ve şüpheli ölümler sonucu hayatını kaybetti

    6 Ağustos 2026

    1930 tarihli gizli genelge: Kadın öğretmenlere makyaj, takı ve gösterişli kıyafet yasağı

    5 Ağustos 2026

    EŞİK kuruluş yıl dönümünde duyurdu: “İstanbul Sözleşmesi’nden ve haklarımızdan vazgeçmiyoruz”

    1 Ağustos 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.