"Biz burada elimizden geleni yapıyoruz, gazetecilerimiz de yapıyorlar. Ayrıca Başbakanın da ilgililere gereken emri vermesinin çok faydalı olacağını düşünüyorum." [1]
"6-7 Eylül Olayları, bir özel harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı." [2]
"Kürtlerin en iyisi ölüp mezara girendir. Toplanıp Kürtçe konuşuyorlar, konuşturmayacaksın. Bunlara acımayacaksın, tekmeyi vuracaksın." [3]
Çerçeve Yasa kapsamında Türkiye’nin Kürt Sorunu’nun çözümünün gerçek anlamda çoğulcu, kapsayıcı ve demokratik bir siyasal düzene nasıl evrilebileceğinin yoğun biçimde tartışıldığı bugünlerde, 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da gerçekleştirilen ve başta Rumlar olmak üzere gayrimüslim halkları hedef alan kanlı ve yıkıcı pogromu bir kez daha hatırlamak, yalnızca geçmişle hesaplaşmak açısından değil, bugün karşı karşıya olduğumuz siyasal gerçekliği anlamak bakımından da büyük önem taşımaktadır. Tarihe 6-7 Eylül Olayları olarak geçen bu büyük insanlık suçu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturan gayrimüslim toplulukların, 1915 Ermeni ve Süryani soykırımı ile 1919-1922 yılları arasında Rum-Pontus halkına yönelik soykırım ve zorunlu yerinden etmeler sonucunda nüfus içindeki paylarının yüzde 3’lere kadar gerilemesine rağmen, özellikle İstanbul ve İzmir’de varlığını sürdüren ekonomik, toplumsal ve kültürel gücünü hedef alan sistematik bir saldırı niteliği taşımıştır. 6-7 Eylül, yalnızca binlerce işyerinin yağmalanması ve tahrip edilmesiyle, kiliselerin, mezarlıkların ve ibadethanelerin saldırıya uğraması ya da insanların öldürülmesiyle sınırlı bir şiddet olayı değildir; aynı zamanda Cumhuriyet döneminde gayrimüslim yurttaşların eşit ve güvenli bir biçimde var olma hakkının ne denli kırılgan olduğunu ortaya koyan tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Saldırının devlet aygıtının çeşitli unsurlarının bilgisi, yönlendirmesi ve örgütlemesi altında gerçekleştirilmiş olması, 6-7 Eylül’ü kendiliğinden gelişmiş “toplum olayları” olmaktan çıkararak devlet-toplum ilişkileri bağlamında değerlendirilmesi gereken bir pogrom haline getirmektedir. Bu nedenle 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte yaşanmış münferit bir trajedi olarak ele almak, Türkiye’de devletin farklı toplumsal ve etnik kimliklere yönelik dışlayıcı siyasetinin tarihsel sürekliliğini gözden kaçırmak anlamına gelir. Nitekim Kürtlere, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğüne ve Kürtler açısından simgesel önem taşıyan kişi, kurum ve sembollere yönelik son dönemde ortaya çıkan irili ufaklı saldırılar, bu tarihsel hafızanın güncel siyaset açısından neden hâlâ yaşamsal olduğunu göstermektedir.
Çerçeve Yasa’nın yürürlüğe girmesinden yaklaşık bir ay sonra Kürtlere ve Kürtler açısından önemli sembollere yönelik saldırıların başlaması, demokratikleşme ve çözüm sürecinin yalnızca hukuki düzenlemeler üzerinden değerlendirilemeyeceğini de ortaya koymaktadır. Çünkü devletin ve siyasal iktidarların uzun yıllar boyunca ürettiği ırkçı, ayrımcı ve ötekileştirici söylem ve politikalar, toplumsal alanda yalnızca düşünsel bir miras bırakmamakta; gerektiğinde farklı biçimlerde harekete geçirilebilecek bir şiddet potansiyeli de üretmektedir. 6-7 Eylül’den bugüne uzanan tarihsel çizgi, “öteki” olarak kodlanan topluluklara yönelik toplumsal düşmanlığın devlet politikalarıyla beslendiği ve siyasal konjonktüre bağlı olarak yeniden üretilebildiği gerçeğini gözler önüne sermektedir. Bu nedenle bugün yaşanan saldırılar küçümsenmemeli; devletin veya devlet içerisindeki belirli odakların doğrudan ya da dolaylı biçimde bu tür gerilimleri kışkırtması halinde, toplumsal şiddetin yeniden kitlesel bir pogrom karakterine bürünebileceği ihtimali ciddiyetle ele alınmalıdır.
6-7 Eylül’ün tarihsel arka planı: Devlet, şiddet ve homojenleştirme
6-7 Eylül Olayları’nı sadece bir toplumsal çatışma olarak değil, Türkiye coğrafyasında yaşayan Müslüman olmayan halklara ve farklı inanç gruplarına yönelik sistematik şiddet ve soykırım zincirinin bir halkası olarak görmek gerekir. Bu olaylar, Osmanlı’dan devralınan devlet yapısının, kendi ideolojik hedeflerine uymayan topluluklara karşı yasaların ve hukukun sınırlarını hiçe sayarak terör uygulama kapasitesini barındırdığını da gözler önüne serer. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşayan Türk ve Sünni olmayan halklar, kısa aralıklarla, hem devlet destekli hem de toplumsal baskılarla irili ufaklı katliamlara, mülkiyet gaspına ve sistematik ayrımcılığa maruz kalmıştır.
6-7 Eylül 1955 tarihine kadarki en önemli katliamlar, 1894-96 yılları arasında Hamidiye Alayları’nın Ermenilere uyguladığı kırım, 1909 Adana Ermeni kırımı, 1915 Büyük Ermeni Soykırımı, ve gene aynı yılki Süryani Soykırımı ve 1919-22 arasındaki Pontus Soykırımı, 1934 Trakya Olayları olarak bilinen Yahudi Pogromu, ve 1938 Dersim Kırımı’dır. 6-7 Eylül 1955 Olayları ise 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrimüslim vatandaşlarına uyguladığı en büyük pogromdur.
Bu pogrom, tam sayısı kesin bilinmemekle birlikte yirmi ila otuz arasında kişinin hayatını kaybettiği, 4000’den fazla evin, 1000’den fazla işyerinin, 73 kilisenin, 26 okulun, iki manastırın ve bir sinagogun tahrip edildiği olaylar dizisi olup çoğunluğu İstanbul’da ve küçük bir bölümü İzmir ile İskenderun kentlerinde cereyan etmiştir.[4]
Pogrom ilk olarak Rumları hedef aldı ve zararın en büyüğüne Rumlar maruz kaldıysa da, hadisenin akışı içerisinde diğer Türkiyeli gayrimüslimlerden Ermeniler ve Yahudiler de büyük zarar görmüştür.
Devletin rolü ve kışkırtma
6-7 Olayları, Türkiye Devleti’nin temsilcisi Demokrat Parti hükümetinin yöneticileri başta olmak üzere, devlet kurumlarından istihbarat teşkilatı, ordu, polis, jandarma ve dönemin mülki amirlerinin bizzat katılımlarıyla tasarlanıp gerçekleştirilmiş bir pogromdu. Olay en üst düzey devlet yetkililerinin bizzat emir vermesiyle başladı. Dönemin Demokrat Parti hükümetinin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 1955 yılında patlak veren Kıbrıs meselesini İngiltere ile konuştuğu Londra’dan talimat vermesiyle pogromun düğmesine basılmış ve daha sonrasında lümpen halk yığınları planlı bir sekilde devlet görevlilerinin verdiği talimatlarla bu katliama bizzat iştirak ettirilmiştir.
İç ve dış politika ilişkisi ve 6-7 Eylül Olayları’nın seyri
6-7 Eylül Olayları, Türkiye’nin iç ve dış politika dinamiklerinin kesişim noktasında şekillenmiş, Müslüman olmayan halkları—özellikle Rumları—hedef alan sistematik bir şiddet ve tahribat sürecidir. Olayların temel motivasyonlarından biri, dönemin Türkiye’sinin Batı Bloğu ile uyumlu hareket ederek uluslararası konumunu güçlendirme çabasıydı. Özellikle Kıbrıs meselesi bağlamında, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini pekiştirme arzusu, iç politikada milliyetçi ve etnik duyguların manipüle edilmesine olanak tanımıştır.
1955 yılı, Kıbrıs’ta Rumların İngiliz sömürge yönetimine karşı başlattığı isyanın arttığı bir dönemdir. İngiltere, adanın stratejik önemini korumak ve Türkiye’yi kendi tarafına çekmek amacıyla Rumların bağımsızlık taleplerini görmezden gelmiş; buna karşılık Türkiye, Kıbrıs’taki Türk azınlığı Rumlara karşı kışkırtarak iç politika malzemesi üretmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin dış politikasının doğrudan iç politikaya yansımasının en somut örneğini oluşturur.
Olayların doğrudan tetikleyicisi, 6 Eylül’de İstanbul’da başlayan pogrom öncesi yaşanan provokatif bir dizi eylemdir. 5 Eylül 1955’te Selanik’te, Milli Emniyet Hizmeti tarafından hazırlanan bir bomba, Atatürk’ün doğduğu eve atılmıştır. Olay, Türkiye’de geniş çapta haberleştirilmiş ve Devlet Radyosu ve gazeteler aracılığıyla Rumlara karşı büyük bir öfke atmosferi yaratılmıştır. Aynı gün, Demokrat Parti hükümeti destekli Kıbrıs Türktür Derneği’nin lümpen kitleleri İstanbul’da gayrimüslimlerin yoğun yaşadığı semtlere sevk etmesiyle pogrom başlamıştır. Bu süreç, planlı bir şekilde hem fiziksel tahribatı hem de psikolojik baskıyı hedeflemiştir.
6-7 Eylül Olayları’nın arkasında iki tür motivasyon bulunmaktaydı: biri özel, diğeri ideolojik ve tarihsel süreklilik taşıyan genel motivasyon. Genel saik, Osmanlı’nın son döneminde iktidarda olan İttihat ve Terakki kadrolarının ve Cumhuriyet’i kuran elitlerin benimsediği “Türk-Sünni İslam Sentezi” çerçevesinde gayrimüslimlerin sermayesini Müslüman-Türk nüfusa aktarma ve milli burjuva sınıfı yaratma amacını taşımaktadır. Bu ideolojik çerçeve, tarih boyunca Adana Ermeni Katliamı (1909), Ermeni Soykırımı (1915), Süryani ve Pontus soykırımları, 1934 Trakya Yahudi Pogromu ve 1942-43 Varlık Vergisi gibi uygulamalarda somutlaşmıştır. 6-7 Eylül Olayları da bu ideolojik ve tarihsel sürekliliğin İstanbul’daki tezahürüdür.
Olayın özel saiki ise, Türkiye’nin dış politikada emperyalist çıkarlarla uyumlu hareket etme arzusudur. Rumların İngiltere’ye karşı başlattığı isyan, Türkiye’nin Batı Bloğu’na “uyumlu ve güvenilir bir müttefik” imajı vermesi açısından fırsat olarak görülmüştür. İç politikada ise Rum karşıtlığı artırılarak, Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların taleplerden vazgeçmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda, Demokrat Parti hükümeti devlet aygıtını araçsallaştırmış, pogromu hem toplumsal hem de ekonomik baskı mekanizması olarak kullanmıştır.
Ekonomik ve toplumsal tasfiye
Olaylar, yalnızca Rumları değil tüm gayrimüslim nüfusu hedef almış ve İstanbul’daki son kalan gayrimüslim ticaret erbabını ekonomik olarak büyük ölçüde tasfiye etmiştir. Dinsel ve kültürel kurumlar ciddi tahribata uğramış, birçok kişi işyerlerini kapatmak veya ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Mahkemelerde suçun tespit edilen failleri kısa süreli tutuklamanın ardından serbest bırakılmış, devlet yetkilileri yargılanmamış ve sorumluluk üstlenilmemiştir.
Bu durum, olayın devlet eliyle sistematik olarak yürütüldüğünü ve hukukun etkin şekilde işletilmediğini göstermektedir.
6-7 Eylül Olayları Türkiye’nin yakın tarihinde devlet destekli ve yönlendirilmiş toplumsal şiddetin belirli ideolojik hedefler doğrultusunda nasıl bir iç ve dış politika aracına dönüştürülebildiğinin en somut örneklerinden biridir. Olayları yalnızca birkaç gün süren bir yağma, tahribat ve toplumsal taşkınlık olarak değerlendirmek, hadisenin tarihsel ve siyasal anlamını fazlasıyla daraltmak olur. Pogrom, fiziksel yıkımın ve ekonomik kayıpların çok ötesinde sonuçlar doğurmuş; Türkiye’de yaşayan gayrimüslim halkların devlete ve topluma duyduğu güveni derinden sarsmış, İstanbul’un demografik ve kültürel dokusunu geri dönülmesi güç biçimde değiştirmiş ve toplumsal hafızada kuşaklar boyunca aktarılacak bir travma yaratmıştır.
20. yüzyılın başından itibaren Anadolu ve İstanbul’daki gayrimüslim toplulukların maruz kaldığı kitlesel kıyımlar, tehcirler, mülksüzleştirmeler ve zorunlu göçler sonucunda zaten büyük ölçüde küçülmüş olan bu toplulukların, en azından İstanbul’da sürdürdükleri görece güvenli ve istikrarlı yaşam da 6-7 Eylül’le birlikte büyük ölçüde tarumar edilmiştir. Çokkültürlü bir kent yaşamının önemli merkezlerinden biri olan İstanbul, bu tarihten sonra sahip olduğu toplumsal ve kültürel çeşitliliği hızla yitirmiştir. Nitekim 1955 yılında İstanbul nüfusunun yaklaşık yüzde 6’sını oluşturan ve sayıları 50 bin civarında olan Rumların nüfusu, sonraki yirmi yıl içinde birkaç bin kişiye kadar gerilemiştir. Gayrimüslimlerin zanaat, ticaret ve kent ekonomisindeki tarihsel ağırlıkları da bu süreçte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla 6-7 Eylül, yalnızca insanların mallarına ve işyerlerine yönelik bir saldırı değil, aynı zamanda İstanbul’un çokkültürlü toplumsal dokusuna yönelik sistematik bir tasfiye sürecinin önemli eşiklerinden biri olarak değerlendirilmelidir.
6-7 Eylül’den günümüze: Devlet şiddetinin sürekliliği
6-7 Eylül’ün yarattığı siyasal ve toplumsal hafıza, sonraki dönemlerde farklı kimlik ve inanç gruplarına yönelik kitlesel şiddet biçimlerinin ortaya çıkmasında da bir referans noktası oluşturmuştur. Devletin doğrudan veya dolaylı desteği, ihmali ya da göz yummasıyla farklı toplumsal grupların hedef haline getirilebildiği bir siyasal zihniyetin varlığını sürdürmesi, 6-7 Eylül’ü münferit bir tarihsel olay olmaktan çıkararak daha uzun bir sürekliliğin parçası haline getirmektedir. 1978 Maraş Katliamı ve 1980 Çorum Olayları’nda Alevilerin hedef alınması, 1990’lı yıllarda Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yüzlerce köyün yakılması, binlerce insanın zorla yerinden edilmesi ve faili meçhul cinayetlerle kaybedilmesi, 1993 Sivas Katliamı ve 1995 Gazi Olayları, bu sürekliliğin farklı dönemlerde ve farklı toplumsal kesimler üzerinde ortaya çıkan örnekleri olarak ele alınmalıdır.
Sonuç
Tam da bu nedenle Kürt Hareketi’nin yanı sıra demokratik ve ilerici siyasal güçlerin önündeki temel mesele, yalnızca Kürt Sorunu’na ilişkin belirli hukuki ve idari düzenlemelerin hayata geçirilmesini sağlamak değildir. Asıl mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana farklı biçimlerde yeniden üretilen tek tipleştirici, şoven ve Türk-Sünni İslam sentezine dayalı devlet ideolojisinin demokratik, çoğulcu ve eşit yurttaşlık temelinde dönüştürülmesidir. Kürt Sorunu’nun kalıcı çözümü, ancak devletin kimlikler karşısında tarafsızlaştığı, bütün toplumsal kesimlerin eşit haklara sahip olduğu ve farklılıkların tehdit değil demokratik toplumun kurucu unsurları olarak kabul edildiği bir siyasal düzen içerisinde mümkün olabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca Kürtlerin haklarının tanınması değil; Türkler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Aleviler ve diğer bütün toplumsal ve inançsal kesimler açısından “öteki” yaratma ve ötekini düşmanlaştırma mekanizmasının siyasal ve kurumsal temellerinin ortadan kaldırılmasıdır. Böyle bir demokratik dönüşüm gerçekleşmediği sürece, 6-7 Eylül’ün tarihsel hafızası yalnızca geçmişin bir acısı olarak kalmayacak; farklı koşullarda yeniden üretilebilecek bir toplumsal şiddet tehdidinin de uyarısı olmaya devam edecektir.
[1] Dönemin Demokrat Parti Dışişleri Bakanı, Fatin Rüştü Zorlu’nun bu telgrafını dönemin diplomatı Coşkun Kırca Yassıada Sorgulamaları sırasında söylüyor. Bakınız: 6-7 Eylül Olaylarında Neler Yaşandı? | 1955 | 32. Gün Arşivi – YouTube
[2] Eski Özel Harp Dairesi yöneticilerinden emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun konuyu araştıran gazeteci Fatih Güllapoğlu’na 6-7 Eylül Olayları ile ilgili yaptıgı yorum. Bakınız: 55 Yıl Sonra 6-7 Eylül Olayları – Nazlı Doğuoğlu – bianet
[3] 31 Ağustos 2026 tarihinde Amedspor’un Trabzonspor’u 2-1 mağlup ettiği karşılaşmanın ardından taraftar otobüsünde Kürtleri hedef alan şahsın nefret söylemi içeren konuşması. Bakınız: Kürtlere yönelik nefret söylemlerinde bulunan şahıs gözaltına alındı
[4] Güven, Dilek. 2006. Cumhuriyet dönemi azınlık politikaları ve stratejileri bağlamında, 6-7 Eylül olayları. İstanbul: İletişim Yayınları.
