"Başka bir ırktan, başka bir dilden
ve başka bir dinden insanların
vatanımızda yaşamalarına izin vermemek
çıkarımız açısından hayati bir şeydir
ve son derece de adildir." [1]
***
Bundan tam 103 yıl önce, 24 Temmuz 1923 tarihinde, İttihat ve Terakki’nin devamı niteliğinde görülen Cumhuriyet’in kurucu Kemalist kadroları, dönemin en güçlü emperyalist devletleri olan İngiltere ve Fransa başta olmak üzere toplam sekiz devletle yaklaşık on ay süren pazarlıklar sonucunda İsviçre’nin Lozan kentinde Lozan Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşmayla, 1939 yılında ülke topraklarına katılan Hatay ili hariç, Türkiye devletinin günümüdeki sınırları çizilmiş oldu.[2] Ermenilere ve Kürtlere devlet veya en azından siyasi özerklik sözü veren Sevres Anlaşması iptal oldu, ama onun daha da ötesinde günümüze kadar etkisini sürdüren ve yalnızca Türkiye’yi değil, Ortadoğu coğrafyasını da kapsayan yeni bir siyasi paradigma ortaya çıktı.
Lozan sonrasında kurulan Cumhuriyet, etnik Türk kimliği ve Sünni İslam inancının üstünlüğüne dayalı bir resmi devlet ideolojisi oluşturmuştur. Devlet, fiiliyatta Türkiye değil, Türk devleti olmuş, farklı etnik kimlikleri, dilleri ve inanç topluluklarını kamusal alanda görünmez kılan asimilasyoncu politikalar uygulamıştır. 1950`lere kadar da sosyalist hareketler, sendikal örgütlenmeler ve işçi sınıfı temelli siyasal mücadeleler yasaklıdır. Dünyaca ünlü komünist şair Nazım Hikmet’ten, sosyalist teorisyen Hikme Kıvılcımlı`ya kadar aydınlar çok uzun hapis cezalarına çarptırılmıştır. Tek parti diktatörlüğü her türden siyasal çoğulculuğu ve demokratik katılımı engellemiştir. Fiiliyatta çok partili yaşama geçildikten sonra da paradigmanın ana unsurları günümüze kadar değişmemiştir. Ana çerçevesinin çizilmesinde dönemin güçlü Batılı emperyalist devletlerinin önemli pay sahibi olduğu bu paradigmanın kanımca başlıca üç temel özelliği bulunmaktadır.
Bunlardan ilki, ülkeler içinde çoğunluğu oluşturan ulusun mutlak hâkimiyetine dayanan siyasi örgütlenme biçimi olarak ulus devlet modelinin ortaya çıkmasıdır. Lozan Antlaşması’ndan yalnızca üç ay sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti fiiliyatta bir Türk devleti olmuş; onu takip eden yıllarda manda yönetiminden kurtulan Mısır, Suriye ve Irak da Arap ulus devletleri hâline gelmiştir. İkinci özellik, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında yaşanan, büyük insanlık suçlarının işlendiği soykırımların yok sayılması ve bu suçlara karışanların herhangi bir cezai yaptırımla karşılaşmadan yönetici elitler olarak yaşamlarını sürdürebilmeleridir. Üçüncü özellik ise, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan büyük halk topluluklarının zorla koparılarak göçe zorlanmasının önünün açılmasıdır.
Bu üç özelliği daha ayrıntılı açıklamak gerekirse:
İlk olarak, Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve resmî kimliğinin yalnızca Türklük temelinde inşa edilmesini tescil etmiştir. Devletin bütün kurumları, eğitim ve kültür politikaları, din hizmetleri ile medyanın dili Türklük esas alınarak şekillendirilmiştir. Bu da fiiliyatta, Türklerden sonra Türkiye’nin en büyük halkı olan Kürtlerin herhangi bir siyasi statü elde edememesine yol açmış; aynı zamanda tarihî Kürdistan coğrafyasının dört devlet arasında paylaşılmasını da beraberinde getirmiştir. En temel insan haklarından olan dil ve kültürünü geliştirme hakkını dahi elde edemeyen Kürtler, hem dünyanın en büyük devletsiz ulusu oldular, hem de Türk devletinin sistematik, yoğun asimilasyon politikalarına maruz kaldılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması olan Lozan Antlaşması, Kürt halkına herhangi bir etnik ya da kültürel statü tanımamış; antlaşma metninde Kürtlere dair açık bir ifade yer almamıştır. Bu durum, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinden itibaren Kürt kimliğinin resmi düzeyde yok sayılmasına ve bu yok sayma politikasının zamanla sistematik bir asimilasyon sürecine dönüşmesine zemin hazırlamıştır.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yaşanan Kürt isyanlarının ve bunların günümüze kadar uzanan kanlı biçimde bastırılmasının, on binlerce insanın yaşamını yitirmesinin temel nedenlerinden biri, Kürtlerin siyasi statüsüzlüğünün Lozan’da Türk devleti lehine tescil edilmiş olmasıdır. Kürtlerin yanı sıra Lazlar, Araplar ve Çerkesler gibi Türk olmayan Müslüman halklar da gene kendi dillerini ve kültürlerini geliştirme haklarından mahrum bırakılmıştır. Bu halkların nüfuslarının Kürtlere göre daha sınırlı olması ve önemli bir bölümünün Osmanlı Devleti’nin son döneminde Anadolu’ya sığınmacı ya da muhacir olarak yerleşmiş bulunması, devletin asimilasyoncu politikalarının bu topluluklar üzerindeki etkisini artırmış ve Kürtlere kıyasla kolektif siyasal hak ve statü talepleri geliştirmelerini önemli ölçüde sınırlandırmıştır.
İkinci olarak, başta 1915 Ermeni Soykırımı ve Süryani Soykırımı ile 1919–1922 yılları arasında yaşanan Pontus Rum Soykırımı sırasında Anadolu’nun en eski Hristiyan halklarından milyonlarca insanın hayatını kaybettiği ve binlerce yılda oluşan kültürel miraslarının yok edildiği tarihsel bir gerçektir. Lozan Antlaşması bu büyük insanlık suçlarına değinmemiş ve bu suçlara karışan kişilerin hiçbir hukuki yaptırımla karşılaşmadan yönetici elitler olarak yaşamlarını sürdürmelerine fiilen olanak tanımıştır. Yine bu dönemde, gayrimüslim topluluklardan Müslüman-Türk kesimlere devlet politikaları aracılığıyla önemli ölçüde sermaye aktarımı gerçekleşmiş; mülkiyet ve ekonomik güç el değiştirirken, devletin koruyucu ve yönlendirici politikaları sayesinde yeni bir Türk-Müslüman burjuvazisi oluşturulmuştur. İsviçreli tarihçi Hans Lukas Kieser, Lozan Antlaşması’nın 1914-22 yılları arasında Türkiye Hıristiyanlarına karşı girişilen soykırıma karışan kişilere yönelik olarak genel af maddesini içermesinin, daha sonraki dönemde etnik ve dinsel kimliklere yönelik katliamlara meşrulaştırıcı bir kılıf hazırladığını söyler.[3] Lozan Antlaşması’nın uluslararası bir antlaşma olması dolayısıyla, en başta 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin gerçekleştirdiği Yahudi Soykırımı, Roman Soykırımı ve dünyanın değişik coğrafyalarında gerçekleşen etnik gruplara yönelik kırımlara ve zorunlu nüfus mübadelelerine kapı araladığı bir gerçektir. Nitekim Nazi lideri Adolf Hitler’in, 1939 yılının Ağustos ayında Polonya’ya saldırmadan önce Ermenilerin başına gelenleri kimsenin hatırlamadığını ifade ettiği sözleri bu bağlamda sıkça anılmaktadır.
Üçüncü olarak, Lozan Antlaşması, o dönem Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde onunu oluşturan Anadolu ve Trakya’da dini Hıristiyan olan büyük çoğunluğu Rum yaklaşık bir milyon iki yüz bin kişi ile Yunanistan’da çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu beş yüz bine yakın Müslüman nüfusun yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan sökülüp atılmalarına ve çok kısa süre içerisinde de mübadele edilmelerine neden olmuştur. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, mübadele kapsamına giren nüfus ile mübadele kapsamına girmeyen nüfus arasındaki ayrımın milliyet ya da dil değil din esasına göre yapılmış olmasıdır. Bu yüzdendir ki Rum denerek Yunanistan’a gönderilenler arasında Türkçeden başka dil konuşamayan Karamanlı ve İç Anadolulu Ortodokslar (özellikle Kayseri ve Kapadokya cıvarlarında yaşayanlar), Yunanistan’dan gelen Müslümanlar arasında ise Pomaklar, Rumence konuşan Ulahlar, Romeika konuşan Patriyotlar ve kendi dillerinde konuşan Arnavutlar da bulunmaktadır. Bu olay, kuşkusuz bunu yaşantılayan insanlar üzerinde büyük bir travmaya yol açmış ve daha sonraki yıllarda da bu insanlık trajedisini anlatan birçok sanatsal ürün verilmiştir.[4] Türkiye Cumhuriyeti daha sonraki dönemlerde de benzer nüfus mühendisliği uygulamalarını, başta 1937–1938 Dersim Harekâtı olmak üzere, Kürt nüfus üzerinde farklı zamanlarda farklı biçimlerde sürdürmüştür.
Paradigmanın bir diğer sonucu ise, Osmanlı Devleti’nin son döneminde göreli olarak eşit kabul edilen Ermeni, Rum ve Yahudilerin, Lozan sonrasında yalnızca sınırlı azınlık haklarından yararlanabilmeleri; buna karşılık kamusal alanda ve devlet kademelerinde üst düzey görev almalarının büyük ölçüde engellenmesi ve fiiliyatta hem devlet düzeyinde hem de yoğun propagandanın etkisiyle toplum düzeyinde yabancı ülke vatandaşı muamelesi görmeleridir. Süryaniler ise azınlık statüsünden dahi yararlanamamış; eğitim ve dinî kurumlarını kurmaları ya da geliştirmeleri için gerekli hukuki zeminden mahrum kalmışlardır. Bununla birlikte, bir topluluğun hukuki anlamda “gayrimüslim” kategorisine girip girmediği ile o topluluğun kendisini nasıl tanımladığı arasında her zaman birebir bir örtüşme bulunmamaktadır. Örneğin Alevi topluluklarının önemli bir bölümü kendilerini İslam inancı içerisinde değerlendirirken, bazı Alevi grupları ise tarihsel ve inançsal farklılıkları nedeniyle kendilerini Sünni İslam çerçevesinin dışında tanımlamaktadır. Bu nedenle Lozan’daki gayrimüslim statüsünün Alevileri kapsayıp kapsamadığı konusu, tarihsel ve hukuki açıdan tartışmalı bir alandır. Lozan Konferansı sırasında ise statüsü, hakları ve korunmaları doğrudan tartışılan başlıca gayrimüslim topluluklar Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve Süryaniler olmuştur.
Sonuç
Türkiye’de Lozan Antlaşması, politik görüş farklılıklarına bağlı olarak genellikle iki ana perspektiften değerlendirilir. Bu yorumların başlıca ve en yaygın olanı, resmi tarih anlatısını esas alan Kemalist merkez sağ ve merkez sol çevrelerde görülür. Bu kesimlere göre, Lozan Antlaşması, dönemin zorlu uluslararası koşulları göz önünde bulundurulduğunda, büyük ölçüde Türkiye’nin çıkarlarını koruyan ve bağımsızlığını tescilleyen bir diplomatik zaferdir. Her ne kadar Misak-ı Milli’de yer alan Batı Trakya, 12 Adalar ile Musul ve Kerkük bölgelerinin Türkiye sınırlarına dahil edilememiş olması üzüntüyle anılsa da, bu durum genellikle dönemin küresel güç dengelerinin Türkiye aleyhine oluşmasıyla açıklanır. Bu yorumlara göre, Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası alanda meşrulaştıran bu antlaşma, eksiklerine rağmen tarihi bir başarı olarak değerlendirilir. Lozan görüşmelerinde Türk heyetinin başında bulunan İsmet Paşa (İnönü), bu çevrelerce büyük bir takdirle anılır; eleştirilmek bir yana, müzakerelerdeki direnci ve diplomatik ustalığı nedeniyle saygı ve övgüyle yad edilir. Hatta bu görüşe göre Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en onurlu ve stratejik öneme sahip diplomatik belgelerinden biri olarak kabul edilir.[5]
Türkçü ve İslamcı kesimlerin çoğunluğunda, özellikle de son yıllarda başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere hükümetteki AKP ve MHP bloğunun sözcüleri nezdinde ise, Lozan Antlaşması son derece yetersiz ve başarısız bir antlaşma olarak kamuoyuna takdim edilir ve bu antlaşmayı imzalayan İsmet Paşa beceriksizlikle suçlanır. Erdoğan, son yıllarda birkaç kez, “1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a razı ettiler. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı”[6] demiştir. Bu çevrelere göre Misak-ı Milli’den mümkünse hiçbir taviz verilmemeli, başta Musul olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun İtalya’ya 1912’de verdiği ve daha sonra da 1947’de İtalya’nın Yunanistan’a bıraktığı Ege Denizi’ndeki on iki ada ve Batı Trakya da bir şekilde vatan topraklarına katılmalıydı.[7] Buna ilaveten, Lozan Antlaşması’nın 100. yılına gelinmesi hasebiyle de, bu kesimlerde antlaşmanın geçerliliğini yitirdiği ve eski Misak-ı Milli sınırlarına ulaşmak için bir engelin kalmadığı fikri yüksek perdeden dile getirilmeye başlanmıştır. Son yıllarda Suriye’nin Kürtlerin yoğun yaşadığı Kuzey bölgesini fiilen Türkiye’ye bağlama hevesleri ya da Mavi Vatan adı altında Libya’ya kadar Akdeniz sahasında egemenlik iddiası Lozan Antlaşması’nı revize etme çabaları olarak yorumlanabilir. (Gene de Lozan Antlaşması’nın toptan ya da uluslararası güç dengelerini ciddi anlamda değiştirecek bir revizyonunun gerek uluslararası hukuk bakımından, gerekse de reel politik dengeler açısından imkânsız olduğunu bir kere daha vurgulayalım!).
Lozan Antlaşması ile oluşturulan siyasi paradigma, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal rejiminin temel unsurlarının antidemokratik, tek dil, tek millet ve tek inanç anlayışına dayanan; çoğulculuğa karşı ve şoven milliyetçi bir yapıya dönüşmesi olmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan gayrimüslim pogromları, Kürt ve Alevi katliamları, siyasi cinayetler ve en son olarak da kırk yılı aşkın süredir on binlerce insanın hayatına mal olan Türk Devleti ile PKK arasındaki silahlı mücadele bu paradigmanın ortaya çıkardığı başlıca olumsuzluklardır. Toplumsal barış cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sağlanamamıştır.
Ortadoğu’da siyasal dengelerin yeniden şekillendiği günümüzde, yaklaşık bir asır önce kurulan bu antidemokratik Türkçü paradigmanın sürdürülmesi giderek olanaksız hale gelmektedir. Bölgedeki halklardan özellikle Kürtlerin eşit siyasal statü talepleri, yerel demokrasi arayışları ve çoğulcu yönetim modelleri giderek daha görünür hâle gelmektedir. Rojava Özerk Yönetimi bunun en çarpıcı örneğidir.
Türkiye’deki ilerici, sol, sosyalist ve demokrat siyasetlere düşen temel görev, Lozan Antlaşması’nın yarattığı tekçi ulus-devlet paradigmasını aşmayı hedefleyen demokratik politikalar geliştirmek ve bu doğrultuda başta Kürt hareketi olmak üzere, eşit yurttaşlık, çoğulculuk ve demokratikleşme mücadelesi veren tüm toplumsal kesimlerle ortak bir siyasal zemin oluşturmaktır. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan hiçbir siyasal hareket, Cumhuriyet’in belirli tarihsel kazanımlarını gerekçe göstererek Lozan Antlaşması’na antiemperyalist veya özgürlükçü bir misyon yüklememelidir. Çünkü Lozan Antlaşması, dönemin emperyalist güçlerinin onayı ve uluslararası güç dengeleri çerçevesinde imzalanmıştır. Anadolu ve Ortadoğu’nun Türklerden çok daha eski yerli halklarını siyasal statüden ve uluslararası güvencelerden yoksun bırakan bir düzen tesis etmiştir. Bu nedenle demokratik ilerici siyasetin önündeki temel görev tekçi ulus-devlet anlayışını aşmak, halkların, dillerin ve inançların eşitliğini esas almak, yerinden yönetimi güçlendirmek ve evrensel insan haklarını temel alan Lozan sonrası yeni bir demokratik siyasal modelin inşası için mücadele etmek olmalıdır.
[1] Lozan Antlaşması Konferansı’na Türkiye delegesi olarak katılan Rıza Nur’un hatıralarından bir alıntı. Bak: Kieser Hans Lukas. 2023. Demokrasi Öldüğünde Kalıcı Lozan Barışı. Fol Yayınları. s. 148.
[2] Lozan Barış Antlaşması Tam Metni – İnönü Vakfı, İsmet İnönü, İsmet İnönü Kimdir, İsmet İnönü Hayatı, İsmet İnönü Resimleri
[3] Kieser, Hans Lukas. 2010. “Almanya ve Ermeni Soykırımı 1915-1917”. Jonathan C. Friedman (ed.) Routledge Soykırım Tarihi, Londra: Routledge Yayınları
[4] Rum yazar Dido Sotiriyu’nun, “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adli kitabi bu trajediyi anlatan önemli bir edebi eserdir. Bakınız: Sotiriyu, Dido. 2001. Benden Selam Söyle Anadolu’ya, İstanbul: Can Yayınları
[5] Resmi devlet ideolojisinin tarih anlatımının önemli kalemşörlerinden Murat Bardakçı’nın konuyla ilgili yazısı: Murat Bardakçı Lozan’ı yazdı (haberturk.com).
[6] Erdoğan: Birileri bize Lozan'ı zafer diye yutturmaya çalıştılar – video Dailymotion, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuya ilişkin açıklamaları.
[7] (151) LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ? – Şimdiki Zaman (21.12.2011) – YouTube, Türk-İslamcıçevrelerin değer verdiği araştırmacı yazar Kadir Mısıroğlu’nun bu minvaldeki görüşlerini tartıştığı video.
