Bazı tarihler yalnızca takvimde bir gün değildir. Bir halkın göğsünde yara, bir coğrafyanın toprağında kan ve kardeşliğin göğünde nefes aldırmayan bir dumandır. İşte 2 Temmuz, takvimlerde tekrar eden bir gün olmaktan öte coğrafyamızın belleğine nakışlanmış bir utanç ve yas vesikasıdır.
Zira 2 Temmuz’da Madımak Oteli’nde ateşe verilen yalnız insanlar değildi. O gün katliamın failleri yalnızca Alevi aydınların canına kast etmediler. O gün saldırılan şey şiirlerdi, türkülerdi, bir halkın yüzlerce yıllık hafızası ve birlikte yaşama umuduydu.
Ama tanıdıktı failler. Yüzlerce yıldır isimleri ve yüzleri değişse de aslında aynı madalyonun farklı yüzleriydi onlar. Bu yüzden Madımak’ı tüm tarihsel, kültürel ve edebi arka planı ile okumaya mecburuz. Mecburuz çünkü gerçek bir yüzleşme ancak o zaman mümkün olabilir. Mecburuz çünkü o ateşi yakan faillerin ardında yüzlerce yıllık bir zulüm gizlidir. Zira Madımak’ı yakan ateş Alevilere uygulanan ve yüzlerce yıldır sistematik olarak süren sembolik veya açık şiddetin bir yüzüdür sadece.
Şahkulu İsyanı
Madımak katliamını anlamak için en azından kendi coğrafyamız bağlamında 524 yıl önceye giderek başlamakta yarar var. Egemenlerin tarihinin yazdığı kadarı ile bile bunu 1502’de Beyazıt tarafından Türkmen Alevilerin Mora’ya sürgün edilmesi ile başlatabiliriz. Bunu izleyen yıllar ise çok daha kanla ve zulümle yüklü olmuştur. 1502 sürgününü izleyen yıllarda Anadolu Alevilerinin yazılı kaynaklara geçen ilk isyanı olan Şahkulu İsyanı vuku bulmuştur. 1511 yılının baharında Şahkulu, Döşeme Derbendi’ndeki Nevruz kutlamaları sırasında bir dizi gizli toplantı düzenlemiş ve Osmanlı halkını payitahta karşı ayaklanmaya davet etmiştir. Ve 1511 yılında Şahkulu 10 bin kişilik bir güçle ayaklanmıştır. İsyan hızla yok sayılan Alevi halklar arasında yayılmış ve Antalya, Manisa, İzmir, Karaman, Mersin, Konya, Kırşehir, Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum’a sıçramıştır. Lakin Anadolu’nun birçok yerinde yaşayan Kızılbaşların iştirak ettiği bu isyanın ardında yalnızca mezhepsel bir arka plan yoktur. Şahkulu İsyanının muhtevasında mezhepsel arka plan kadar da yoksulluğa, zorla iskana, topraksızlaştırmaya, rüşvet düzenine ve adaletsizliğe duyulan bir öfke vardır. İsyanın ilerleyen aylarında isyancılar, Anadolu’nun birçok noktasında pek çok muharebe de kazanmışlardır. Lakin isyan, tarihin trajik bir tesadüfü olarak 2 Temmuz 1511’de Gökçay Savaşı sırasında Sivas’ta Şahkulu’nun ölümü ve hayatta kalanların Safevi topraklarına gidişi ile sonuçlanmıştır. Bu savaş sonrası yaklaşık 15 bin Alevi yurtlarını terk edip Safevi topraklarına geçmiştir. Fakat isyanın Doğu kolu ise çok daha büyük bir katliama sahne olmuştur. 1511 yılında Gökçay Savaşı sonrası dönemin şehzadesi olan ve Trabzon’da bulunan Selim, Şahkulu Sivas’ta öldükten sonra bile varlığını sürdüren isyancıların üzerine saldırmış ve binlerce Alevi’yi katletmiştir. Fakat bu Selim için sadece ufak bir başlangıçtır.
“Yavuz” Sultan Selim Devri
Şahkulu İsyanının ardından Beyazıt yeniden binlerce Alevi’yi Mora’ya sürgün etmiştir. Bu da ikinci Mora sürgünü olarak tarihe not edilmiştir. Bu sürecin akabinde Nisan 1512’de Selim, babasını zor gücü ile tahttan indirmiş ve sürgün etmiştir. Ve şaşılmayacak bir şekilde Beyazıt sürgün yolunda hayatını kaybetmiştir. Ve 1512 yılı baharı ile beraber tüm güç Alevi halkının hafızasında bir şeytandan ötesi olmayan Selim’e geçmiştir. Ve kısa süre içerisinde Selim icraatları ile “yavuz” lakabını almıştır.
Bu lakap bile aslında Alevi Türkmenlerin gözünde Selim’in nasıl göründüğü hakkında pek çok şey anlatmaktadır. Zira yavuz sözcüğü Eski Türkçe’nin en eski kayıtlarında Kül Tigin Yazıtı Doğu yüzü 90. cümlede “içre aşsız taşra tonsuz yabız yablak bodunta üze olurtum”[1] şeklinde geçmektedir. Ve bu “yabız” sözcüğü esasen “yavuz” sözünün ilk halidir ve “kötü, fena, şeytani, zalim ve gaddar”[2] anlamlarına gelmektedir. Ve bu sözcük Türk dili tarihinin neredeyse her kaydında olumsuz bir anlam taşımaktadır. Ve bu söz büyük ihtimalle zulme uğrayan Türkmen Alevilerin yakıştırması ile Selim’le anılır olmuştur. Ve belli ki sonrasında Selim bu lakabı içselleştirmiştir. Velhasılı kelam Selim Aleviler için açık biçimi ile şeytani bir figür olarak görülmüştür. Ve Selim bu yakıştırmayı son derece hak eden bir dizi hamlenin müsebbibidir.
Yavuz Sultan Selim Dönemi o güne kadarki en büyük sivil Alevi katliamlarına sahne olmuş, büyük bir cadı avı ve fişleme organizasyonu eşliğinde binlerce Alevi kimlikleri sebebi ile katledilmiştir. Bu bir savaş değildir, daha sonra da örnekleri görüleceği gibi, devletin kendi sivil halkına karşı yürüttüğü adli bir tasfiye operasyonudur. Çaldıran Savaşı’nın hazırlığı için yapılan masum bir hamle gibi resmi tarihçilerce eğilip bükülse de durum bunun çok ötesindedir. 1512-1514 yılları arasında vuku bulan bu süreç on binlerce Alevi’nin katledilmesi ile sonuçlanmıştır.
Süreç esasen dinlerken enstrümanları son derece tanıdık gelen bir muhtevaya sahiptir. Önce bir “teftiş” süreci başlamıştır. Yavuz Sultan Selim her yerde defterler tutulmasını istemiş ve Alevileri isim isim kaydetmeleri için her yöreye bilgili katipler göndererek yediden yetmişe herkesin adının divana getirilmesini istemiştir. Yani ilk aşamada Aleviler fişlenmiş ya da daha yakın tarihten bildiğimiz yöntemi ile evlerine çarpı atılmıştır. Bunu Yavuz’un talebi ile alınan “Kızılbaş’ın katli vaciptir”, “Bu taifenin kıtali sair kefere kıtalinden ehemdir” ve “Kızılbaş kıtali kâfir kıtalinden daha sevaptır” gibi Şeyhülislam fetvaları izlemiştir. Ve bu sürecin son halkası olarak ismi deftere geçirilmiş sivil insanların yakalanıp yargılanması ya da doğrudan öldürülmesi olmuştur. Lakin bu katliamı bu kadar vurucu kılan şudur: Ortada ne bir meydan savaşı ne de bir isyan vardır. On binlerce insan evlerinde köylerinde sadece Alevi oldukları için önce fişlenerek deftere kaydedilmiş sonra da katledilmişlerdir. Fakat bu zulmün yalnız bir yüzüdür.
Alevilere yönelen kültürel saldırıların tarihsel hafızası
Anadolu coğrafyası yalnızca katliamlara yazgılı değildir. Tarihimiz Aleviler söz konusu olduğunda bir o kadar da kültürel saldırılarla bezelidir. Bilhassa Alevi şairler ve edebiyatçılar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e onlarca defa öldürülmüş, sürgün edilmiş, şiirleri yasaklanmış veya tevkif edilmiştir. Bu kısım ise başlı başına bir kültürel saldırı olarak okunmalıdır: Ne 16. yy.da Hızır Paşa tarafından sehpaya çıkarılan Pir Sultan Abdal, ne 15. yy.da Halep’te derisi yüzülen Seyyid Nesimi, ne 17. yy.da ölüm kaydı bile tutulmayan öylece yok olan Kul Nesimi, ne de ölüm sebebi bile tarihten silinen ve hakkında son kayıt zindana atılışı olan Kul Himmet, tekil örnekler değildir.
Daha da uzayabilecek bu liste bütünüyle bir kültürel yıkımın çetelesidir. Zira bütün bu isimler en temelde Alevi oldukları için öldürülmüşlerdir. Lakin kültürel hafıza bütün saldırılara rağmen o denli güçlüdür ki tüm bu şairler öldürülseler de şiirleri kulaktan kulağa, dilden dile anlatılmış ve bugüne kadar ulaşmıştır. Yine tıpkı şiirlerin bugüne ulaşması gibi bu kültürel saldırılar da kendini geleceğe taşımayı başarmıştır. Ve bu kültürel saldırılar Cumhuriyet döneminde de sürdürülmüş; Alevi aydınlar, yazarlar, şairler daima bir ölüm korkusu ile yaşamaya mecbur bırakılmışlardır.
Kökleri “Yavuz” olan zulmün başka yüzleri
Hafızamızın eksik olabileceği geç tarihleri alabildiğine genişçe izah edince aslında bugünün veya daha yakın devirlerin gerçekleri daha berrak hale geliyor. Bu tarihsel bağlamdan bakınca Maraş da, Çorum da, Gazi de, Koçgiri de, Dersim de başka bir tanıdıklık kazanıyor. Bu gerçekle anlamlandırınca Koçgiri’de bir halkın çığlığına şahit olan dağların sessizliği ile Dersim’de “ıslah” adını takınıp binlerce can alan zulmün soğuğunun ve sürgünün tozunun, aynı lisanın sözü olduğu anlaşılıyor. Yine bu gerçeği arkalayınca Maraş’ta bir sinemanın karanlığından sızan kıvılcım ile Çorum’da yanan ateşin aynı cinnetin iki hâli olduğu ayan beyan görünüyor. Ve yine tarihle birlikte düşünüldüğünde Gazi’de olanların başka bir yerde, başka bir zamanda ezberlenmiş bir sükût olduğu ayyuka çıkıyor. Zira o evlere atılan çarpıların, o sükûtun, sürgün ustalığının ve zulmün evveliyatı yüzlerce yıl öncenin parmak izlerini taşıyan bir mahiyete sahiptir.
Tam da bu yüzden Cumhuriyet tarihindeki katliam failleri, aslında Yavuz’un ve hatta Yezid’in torunlarından başkası değildir. Ve 2 Temmuz 1511’de Sivas’ta öldürülen Şahkulu’nun mirasçıları ondan 482 yıl sonra yine Sivas’ta katledilenlerdir. O yüzden Madımak katliamı münferit bir olay değil yüzlerce yıldır devam eden bir zulmün sürekliliğini gösteren bir andır. Tıpkı Çorum, Maraş ya da Gazi gibi.
Fakat sanılmasın ki mesele bundan ibarettir. Çünkü yine bu tarihsel izlekte zulüm payidar olduğu kadar isyan da aynı cüret ve inatla kendini var etmeye devam etmiştir. Ve etmeye devam edecektir. Öyle ki yüzlerce yıl öncesinden seslenen Pir Sultan, “Açalım kızıl sancağı / Geçsin Yezid’lerin çağı / Elimizde aş bıçağı / Tevekkeltü taalallah”[3] derken dünün değil bugünün direncini bileyler aslında. Tıpkı ondan yüzlerce yıl sonra yaşayan Hasan Hüseyin’in Acıyı Bal Eyledik kitabını “Pir Sultan ölür, dirilir” diyerek açması gibi zulüm kadar inat ve direniş de payidar olmuştur. Zira bu cümle birebir Pir Sultan’dan alıntıdır. Hızır Paşa’ya söyle der Pir Sultan Abdal: “Ben Musa’yım sen Firavun / İkrarsız Şeytan-ı lain / Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür, dirilir.”[4] İşte bunu alır ve 1973’teki Hızır Paşalara ithaf eder Hasan Hüseyin. Yani en sade haliyle Hızır Paşa’nın mirasçıları var ise Pir Sultan’ın da mirasçıları vardır. Ve onlar karanlığın, yangının ve direncin toprağında boy vermeyi hep sürdürmüşler ve sürdüreceklerdir.
Madımak’ın mirasını omuzlamak
“Bir merdivene dizili üç yürek,
Üç hüzünbaz umut işçisi,
Eşikte bir kıyametin kaçınılmaz dizgisi
İçi göğsünden kara bir kıvılcım cübbelerde,
Deccal görse El Emin sanar kendini.
Bir ölüm dehlizine bin kere memleket,
Aşkın bembeyaz nakışı otuz üç kere vahşet rengi,
Pencerelerde bir cinayetin çığırtkan seçkisi
Kibriti abdestinden kızıl bir karanlık seccadelerde,
Deccal görse El Emin sanar kendini.”[5]
İşte bütün bu tarihsel devinimin içinde vuku bulmuştur 2 Temmuz 1993. Aynı örgütlü kötülüktür o ilk kıvılcımı yakan. Fakat küller soğur; hafıza soğumaz. Ateş söner; isimler kalır. Çünkü bazı ölümler direniş bırakır arda kalanlara. Hani Hasret Gültekin’e cevap olarak Metin Altıok “Kalanlar gidenlere şiir yazar” der ya, bir halkın hafızasını savunmak noktasında daha büyük bir cephe yoktur belki de. Çünkü ölümün karşısında ancak direnişi büyütmek hayatta tutar insanı. Ve Madımak’ın mirası yas değil direniştir aslında. Hasret’in umuduyla kuşanmış, Pir Sultan’ın inadıyla yıkanmış ve Madımak’tan yalnızca bir buçuk yıl sonra Samandağ’da toprağa düşen Arap Alevi halkının devrimci önderi Mehmet Latifeci’nin direncine bezenmiş bir direniştir Madımak’ın mirası.
O yüzden 33. yılında Madımak’ın mirasını omuzlamak demek egemenlerin tarihinde yok sayılan gerçekleri yeniden ve yeniden toplumsal hafızada diri tutmak demektir. 2 Temmuz’u anmak demek hem geçmişe hem de aynı ateşin yeniden harlanmaması için bugüne bakmak demektir. Zira 2 Temmuz’u yaratan cezasızlık politikaları ve nefret suçlarına müthiş bir iştahla alan açan iktidar ortakları, bugünün gerçeğidir. O yüzden gerçek bir yüzleşme ve adalet için her birimiz mücadeleye yazgılıyız. Bu yüzden bütün cüretimizle öfkemizi kınından çekip bu mirası 33 yıldır olduğu gibi omuzlamaya devam edeceğiz. Tıpkı Pir Sultan Abdal’ın asırlar evvel dediği gibi, “Kadılar müftüler fetva yazarsa / İşte kement işte boynum asarsa / İşte hançer işte başım keserse / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan”[6].
[1] Hatice Şirin, Kül Tigin Yazıtı Notlar, sayfa 240.
[2] Hatice Şirin, Kül Tigin Yazıtı Notlar, sayfa 242.
[3] Pir Sultan Abdal, Gelin Canlar Bir Olalım
[4] Pir Sultan Abdal, Yürü Bre Hızır Paşa
[5] Asya Erdal, Mesihi Beklerken
[6] Pir Sultan Abdal, Ben Dönmezem Yolumdan
