Bu sürecin gelişimini değerlendirirken, ortaya çıkan gelişmelerin arkasında, kendi varlık gerekçeleri, gelecek kaygıları ve siyasal ihtiyaçları doğrultusunda hareket eden iki temel aktörün bulunduğunu göz ardı etmemek gerekir. Bunlardan biri devlet, diğeri ise iktidardır. Her iki aktörün öncelikleri ve kaygıları farklı olsa da mevcut sürecin ortaya çıkmasında bu iki dinamiğin kesiştiği bir alan bulunmaktadır.
1. Devlet Açısından Mesele
Devlet açısından baktığımızda, Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan savaşlar, çatışmalar, kitlesel göçler, bölgesel güç mücadeleleri ve giderek büyüyen güvenlik tehditleri, Türkiye’yi yeni bir değerlendirme yapmaya zorlamıştır.
Bölgedeki gelişmeler yalnızca dış politika ve güvenlik meselesi değildir. Aynı zamanda devletin kendi iç bütünlüğünü, toplumsal barışını ve demokratik meşruiyetini yeniden ele almasını zorunlu kılan bir durumdur. Bu nedenle “iç cephenin güçlendirilmesi” tartışmasının gündeme gelmesi tesadüf değildir.
Çünkü kendi içinde barışı sağlayamamış, kronikleşmiş sorunlarını çözememiş, demokratikleşme sürecini tamamlayamamış ve farklı toplumsal kesimlerin kendilerini eşit yurttaşlar olarak hissetmediği bir devletin, dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı güçlü ve kalıcı bir direnç oluşturması oldukça zordur.
Türkiye açısından bunun en önemli iki başlığı, yarım asırdır çözülemeyen Kürt sorunu ile uzun yıllardır demokratik, hukuki ve eşit yurttaşlık temelinde çözüme kavuşturulamayan Alevi sorunudur. Bu sorunlar yalnızca belirli toplumsal kesimlerin sorunları değildir; aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesi, toplumsal bütünlüğü ve geleceğiyle doğrudan bağlantılı meselelerdir.
Yarım asırdır devam eden çatışmanın yarattığı ekonomik, siyasal ve toplumsal maliyet ortadadır. Dolayısıyla devlet aklı açısından bakıldığında, sürekli çatışma ve güvenlik politikaları üzerinden yürütülen bir yaklaşımın yerine, sorunların siyasal ve demokratik yöntemlerle çözülmesi artık bir tercih olmaktan çıkıp stratejik bir zorunluluk hâline gelmektedir.
Gerçek anlamda güçlü bir devlet, yalnızca güvenlik kapasitesiyle değil; hukukun üstünlüğü, demokratik meşruiyet, toplumsal barış ve vatandaşlarının devlete duyduğu güvenle güçlüdür. İç barışını sağlayamayan bir devletin, dışarıdaki gelişmeler karşısında kalıcı bir güç oluşturması artık mümkün değildir.
2. İktidar Açısından Mesele
İkinci önemli aktör ise çeyrek asırdır Türkiye’yi yöneten AKP iktidarıdır.
AKP iktidarı bugün siyasal, ekonomik ve toplumsal açıdan ciddi bir sıkışmışlıkla karşı karşıyadır. İç siyasette yaşanan gerilimler, dış politikadaki sorunlar, ekonomik kriz, yüksek yaşam maliyeti, yoksulluk ve işsizlik, toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir gelecek kaygısı yaratmıştır.
Özellikle gençlerin önemli bir bölümünün geleceğini Türkiye dışında aramaya başlaması, yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir alarmdır. Bir ülkenin gençleri kendi geleceklerini o ülkede kurabileceklerine dair umutlarını kaybediyorsa, burada yalnızca ekonomi değil, yönetim anlayışı ve siyasal sistem açısından da ciddi bir sorun var demektir.
İktidarın bu sıkışmışlığı aşmak için demokratikleşmeyi esas alması gerekirken, aksine, başta yargı olmak üzere devletin farklı kurumlarını toplum üzerinde bir baskı aracı olarak yoğun biçimde kullanması, demokratik hukuk devleti açısından ciddi tartışmalar yaratmıştır*. Yargının siyasallaşması, muhalefet üzerindeki baskılar, anayasal kurumların işleyişinin zayıflaması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması gibi sorunlar, Türkiye’nin hukuk devleti niteliği konusunda önemli soru işaretleri doğurmuştur. Kısacası Erdoğan ve iktidarı zor durumdadır.
Ancak burada önemli bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Siyasal İslam hareketi, uzun yıllar boyunca kendisini mevcut devlet anlayışına alternatif olarak sundu. “İktidar olduğumuzda devleti daha adil yöneteceğiz, yolsuzlukla mücadele edeceğiz, ahlakı ve liyakati esas alacağız, farklı inanç ve kimliklere eşit mesafede duracağız, demokrasiyi güçlendireceğiz” iddiasında bulundu.
Bugün gelinen noktada ise bu iddiaların tamamıyla çöktüğü görülmektedir. Siyasal İslam hareketinin tarihsel olarak emperyalizm, tekçilik, çıkarcılık ve siyasal fırsatçılık üzerinden şekillendiğini ve nihai hedefinin şeriat düzeni olduğunu savunan bir yaklaşım açısından bakıldığında, geçmişte kullanılan adalet, ahlak, eşitlik ve demokrasi söylemi ile bugünkü yönetim pratiği arasındaki büyük mesafe daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla siyasal İslam’ın geçmişte kendisini meşrulaştırmak için kullandığı adalet, ahlak, eşitlik ve demokrasi söylemi ile bugünkü yönetim pratiği arasında büyük bir çelişki oluşmuştur. Başka bir ifadeyle, geçmişte topluma sunulan siyasal iddialarla bugün ortaya çıkan yönetim pratiği arasındaki fark artık daha görünür hâle gelmiştir.
Bu nedenle iktidar açısından da mevcut sürecin yalnızca bir “güvenlik” meselesi olarak okunması doğru değildir. Aynı zamanda iktidarın kendi siyasal geleceğini yeniden şekillendirme, toplumsal desteğini koruma ve içine girdiği siyasal çıkmazdan yeni bir çıkış yolu bulma arayışının da hesaba katılması gerekir. Çünkü nihai amaç, iktidarın devamını sağlamaktır.
3. İki Farklı İhtiyaç Aynı Noktada Buluşuyor
Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz süreci yalnızca tek bir aktörün iradesiyle açıklamak eksik kalır.
Bir tarafta, bölgesel gelişmeler karşısında iç barışını ve toplumsal bütünlüğünü güçlendirmek isteyen devlet bulunmaktadır.
Diğer tarafta ise siyasal ve ekonomik açıdan sıkışmış, toplumsal desteğini yeniden güçlendirmek ve siyasal geleceğini güvence altına almak isteyen iktidar bulunmaktadır.
Bu iki farklı ihtiyaç, mevcut sürecin başlamasında ve “Çerçeve Yasası” tartışmasının gündeme gelmesinde ortak bir zemin yaratmıştır.
Ancak burada kritik soru şudur:
Bu süreç gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesine, Kürt ve Alevi sorununun demokratik ve eşit yurttaşlık temelinde çözümüne, hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesine ve kalıcı, onurlu bir toplumsal barışın kurulmasına mı hizmet edecektir; yoksa devletin ve iktidarın kendi kısa vadeli ihtiyaçlarını karşılayan yeni bir güvenlik ve yönetim mekanizmasına mı dönüşecektir?
Bence asıl tartışılması gereken nokta tam da burasıdır.
Gelelim Bize ve Yapmamız Gerekenlere
Devletin ve iktidarın kendi isteğiyle değil, içinde bulunduğu koşulların zorlamasıyla atmak zorunda kaldığı bu adımın samimiyetini, inandırıcılığını ve gerçek niyetini sorguladığımızda, geçmişte yaşadığımız deneyimlerden hareketle temkinli olmak ve güven konusunda mesafeli durmak gerektiğinin altını özellikle çizmek istiyorum.
Siyasal İslam hareketinin ipiyle kuyuya inilmeyeceğini, tarihsel yaşanmışlıklarımızdan hareketle en iyi bilenlerin başında Aleviler geliyor. Hele Çerçeve Yasası ile birlikte sürecin önemli ölçüde yürütme erkinin iradesine ve nihai kararına bağlı olması, özellikle de sürecin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iradesine sıkıştırılması, haklı olarak endişelerimizi ve kaygılarımızı daha da artırıyor.
Ancak bütün bunlara rağmen kendimizi çaresiz ve güçsüz görmemeliyiz.
Evet, devlet ve iktidar ciddi bir sıkışmışlık içerisindedir ve istemeyerek de olsa bazı adımlar atmak zorunda kalmıştır. Fakat bugün gelinen noktayı yalnızca devletin ve iktidarın ihtiyaçlarıyla açıklamak da büyük bir eksiklik ve haksızlık olur.
Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilerin eşit yurttaşlık ve demokratik hak mücadelesi, Kürt halkının özgürlük ve kimlik mücadelesi, solun, sosyalistlerin ve devrimci güçlerin demokrasi, adalet ve özgürlük uğruna yürüttüğü mücadeleler, bugün oluşan zeminin ortaya çıkmasında belirleyici bir rol oynamıştır.
Bugün devletin atmak zorunda kaldığı her adımın arkasında, yıllarca bedel ödeyerek sürdürülen bu mücadelelerin de payı vardır. Dolayısıyla bize düşen yalnızca devletin ve iktidarın niyetini sorgulamak değil; aynı zamanda kendi tarihsel gücümüzün ve mücadele birikimimizin farkına varmaktır.
Bu nedenle bu sürece ne safça güvenmeli ne de kendimizi çaresiz görmeliyiz. Haklarımızı lütuf olarak bekleyen değil, mücadeleyle kazanılmış haklarımızın güvence altına alınmasını talep eden bir anlayışla hareket etmeliyiz. Çerçeve Yasası’nın sınırlarını da devletin ya da iktidarın iradesi değil; demokratik haklarımız, eşit yurttaşlık talebimiz ve toplumun ortak geleceği belirlemelidir.
Bu bağlamda Çerçeve Yasası, yıllardır birlikte verdiğimiz hak ve demokrasi mücadelemizi zayıflatmamalı, sekteye uğratmamalı ve demokratik kazanımlarımıza zarar vermemelidir.
Karşılıklı endişe, kaygı ve eleştirilerimizi açıkça paylaşırken, sorumluluktan kaçmadan sürecin sorumluluğunu üstlenmeli ve bu süreci devletin ve iktidarın insafına bırakmamalıyız. Bunun yolu, ortak mücadelemizi daha da büyütmekten geçmektedir.
Çerçeve Yasası, içerdiği eksiklik ve yanlışlara rağmen, devletin Kürt sorunu konusunda bugüne kadar attığı adımlardan farklı bir anlam taşıması bakımından önemlidir. Ancak mevcut Anayasa’yı dahi işletmeyen, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamaktan kaçınan bir iktidarın, yarın aynı tutumu sürdürmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.
Geçmiş barış sürecinin nasıl sona erdirildiğini unutmadan, bu sürecin de iktidarın çıkarları doğrultusunda bozulabileceğini hesaba katarak hareket etmeliyiz.
Bu nedenle ne koşulsuz bir güven ne de peşin bir ret doğru yaklaşımdır. Sürece sahip çıkmalı, ancak iktidara teslim etmemeliyiz.
Şartlar ne olursa olsun mücadelemizi; demokratik cumhuriyeti, laikliği, sosyal ve hukuk devletini, adaleti ve eşit yurttaşlığı güvence altına alacak şekilde büyütmeliyiz.
Çünkü bu süreç yalnızca devletin ya da iktidarın değil, halkların ortak geleceğini ilgilendiren bir süreçtir ve iktidarın insafına bırakılmayacak kadar son derece önemlidir.
Çünkü bir “Çerçeve Yasası”nın varlığı, tek başına demokratik çözüm anlamına gelmez.
Asıl mücadele bundan sonra başlıyor.
Onurlu bir barışın, demokrasinin, özgürlüğün ve eşit yurttaşlığın kazanacağına olan inancımla söylüyorum:
Kazanan, halkların ortak mücadelesi ve biz olacağız.
Aşk ile
Hüseyin Mat – Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı
* Dipnot: CHP ve Yeni Parti üzerinden yaşanan son süreci yalnızca bir parti kurultayı ya da parti içi hesaplaşma olarak değerlendirmemek gerekir. CHP içerisinde yaşanan gelişmelerin, bugün tartıştığımız Çerçeve Yasası’na giden yolun taşlarının döşenmesinde önemli bir halka olduğunu görmek gerekir.
Çünkü Türkiye’nin yüz yıllık Cumhuriyet tarihinde çözülemeyen en temel sorunlardan biri de Alevi sorunudur. Alevilerin toplumsal ve siyasal etkisi nedeniyle bu kesimin kendi içinde bölünmesi, farklılaştırılması ve siyasal olarak kontrol altında tutulması, uzun yıllar boyunca devlet politikalarının önemli unsurlarından biri olmuştur. Bu nedenle CHP’de yaşanan gelişmeleri de bu geniş siyasal çerçeveden bağımsız değerlendirmemek gerekir.
