Hukuk Felsefesi ve Sosyoloji derslerinde öğrendiğim en önemli şeylerden biri şuydu:
Her düşünür, dünyayı açıklamaya çalışır.
Çünkü felsefe yalnızca düşünmek değil; insanın neden acı çektiğini, neden boyun eğdiğini, neden korktuğunu ve neden özgürleşemediğini anlamaya çalışma çabasıdır.
Bu yüzden sorgulama, felsefenin en temel eylemidir.
Sorgulayan insan yalnızca cevap aramaz; aynı zamanda dünyanın hangi güç ilişkileriyle kurulduğunu da görmeye başlar.
Prof. Dr. Cemal Bali Akal hocamın derslerinde bir kez daha fark ettim ki; hem Baruch Spinoza hem de Hans Kelsen yalnızca hukuk ya da siyaset teorisi üretmediler.
Onlar aynı zamanda insanın iktidarla, korkuyla ve hakikatle kurduğu ilişkiyi çözmeye çalıştılar.
Çünkü her toplum önce kendi korkularını üretir.
Sonra o korkular üzerinden itaati kutsar.
Bu nedenle tarih boyunca farklı düşünen filozoflar hep tehlikeli görülmüştür.
Çünkü düşünmek, düzenin görünmeyen duvarlarını fark etmektir.
Kelsen’in hukuk anlayışı çoğu zaman yalnızca “katı pozitivizm” üzerinden okunur. Oysa Kelsen’in düşüncesi bundan çok daha derindir.
İnsan davranışlarının yalnızca bireysel iradeyle değil; toplumsal yapılar, normlar ve dil tarafından da şekillendiğini gören bir yaklaşımı vardır.
Bu yönüyle hukuk, yalnızca devletin koyduğu kurallar bütünü değil; toplumun düşünme biçimlerinin de aynasıdır.
Belki de bu yüzden hukuk ile sosyoloji birbirinden ayrı düşünülemez.
Çünkü yasalar, insanların birbirine nasıl bakacağını da belirler.
Özgürlüğü kaybetmek
Bir toplum engelli bireyi “eksik”, kadını “itaat etmesi gereken”, yoksulu “başarısız”, mülteciyi “yük” olarak görmeye başladığında yalnızca ahlaki çöküş yaşamaz; aynı zamanda hukuk da çürümeye başlar.
İşte tam burada Spinoza devreye girer.
Spinoza’ya göre insan korkuyla yönetildikçe özgürlüğünü kaybeder.
Korku yalnızca bedeni susturmaz; zihni de küçültür.
Bugün dünyanın birçok yerinde tam olarak bunu yaşıyoruz.
İnsanlar düşünmek yerine taraf olmaya zorlanıyor.
Sorgulamak yerine öfkelenmeye…
Dinlemek yerine yok etmeye…
Demokrasi ve salyangozlar
Kalabalıkların bağırışı düşüncenin önüne geçiyor.
Sosyal medya çağında herkes konuşuyor ama kimse gerçekten birbirini duymuyor.
Çünkü çağımızın en büyük krizi belki de iletişimsizlik değil; tahammülsüzlük.
Kelsen’in demokrasiyi tanımlarken söylediği şey bu yüzden hâlâ çok değerlidir:
Demokrasi, mutlak hakikatin olmadığı yerde birlikte yaşayabilme biçimidir.
Çünkü hiçbir insan, hiçbir lider, hiçbir çoğunluk tek başına mutlak doğruyu temsil edemez.
Demokrasi tam da bu yüzden kırılgandır.
Ve belki de bu yüzden bir salyangoza benzer.
Bazı canlılar vardır; dünyayı sessizce taşırlar sırtlarında.
Ne hızlarıyla övünürler ne de güç gösterisi yaparlar.
Kırılgandırlar.
Narinlerdir.
Ezilmeye en yakın olanlardır.
Ama yaşamı en çok onlar hisseder.
Demokrasi de böyledir.
Gürültülü değildir.
Gösterişli değildir.
Bir savaş tankı kadar güçlü görünmez.
Çünkü demokrasi, güçlü olanın değil; ezilme ihtimali olanın sistemidir.
Bir salyangozun ezilmeden yol alabilmesi için gereken şeydir demokrasi.
Demokrasi ne ister?
Faşizm hız ister.
Demokrasi sabır.
Faşizm tek ses ister.
Demokrasi çok ses.
Faşizm güçlü bedenleri sever.
Demokrasi ise en kırılgan olanın bile yaşama hakkını savunur.
Bu yüzden engelliler için demokrasi yalnızca sandık değildir.
Kadınlar için yalnızca temsil meselesi değildir.
Yoksullar için yalnızca ekonomik bir kavram değildir.
Demokrasi; nefes alabilme hakkıdır.
Bir tekerlekli sandalye rampası demokrasidir.
Bir işaret dili tercümanı…
Bir kör bireyin bağımsız hareket edebilmesi…
Bir kadının korkmadan konuşabilmesi…
Bir çocuğun farklı olduğu için aşağılanmaması…
Bunların hepsi demokrasinin gündelik hayattaki gerçek yüzüdür.
Çünkü demokrasi yalnızca anayasalarda yazmaz.
Sokakta yaşar.
Kaldırımda yaşar.
Okulda, hastanede, iş yerinde yaşar.
Ve en çok da toplumun “yavaş”, “eksik”, “farklı” dediği insanların bedenlerinde sınanır.
Bugün dünyada milyonlarca insan kendini titrek bir salyangoz gibi hissediyor.
Kabuklarının içine çekilmek zorunda kalan insanlar…
Ezilmekten korkanlar…
Yavaş olduğu için değersiz sayılanlar…
Ama belki de insanlığı kurtaracak olan tam da bu kırılganlıktır.
Çünkü merhamet hızlı değildir.
Adalet gösterişli değildir.
Hakikat çoğu zaman bağırmaz.
Sessizdir.
Bir salyangoz gibi yavaş ilerler.
Ama geçtiği yerde iz bırakır.
Ve bazen dünyanın bütün gürültüsüne rağmen en büyük direniş, ezmeden yürümeyi seçmektir.
Belki de gerçek demokrasi tam olarak budur:
Kırılgan olanı ezmemeyi öğrenmek.
