Macaristan’da gerçekleştirilen son parlamento seçimleri, yalnızca ülke içinde değil, Avrupa genelinde ve Türkiye’de de yakından ve büyük bir ilgiyle takip edildi. Uzun yıllardır iktidarda olan Viktor Orbán, bu seçimde eski müttefiki, sağ liberal ve muhafazakâr çizgide konumlanan Péter Magyar karşısında yenilgiye uğradı.
Seçimlerin dikkat çekici bir diğer boyutu ise sol ve sosyalist muhalefetin, sonuçlar itibarıyla neredeyse tamamen tasfiye olmuş bir görüntü vermesiydi: Macaristan Sosyalist Partisi ve Yeşiller’den oluşan sosyal demokrat-sol blok seçimlere katılmayarak, son anda seçmenlerini Magyar’ın radikal sağ çizgisine yönlendirme çağrısı yaptı; bu sebeple parlamentoda temsil edilemedi. Sosyalist Parti’den koparak kurulan Demokratik Koalisyon yalnızca yüzde 1,16 oy alarak tüm milletvekillerini kaybetti. Macaristan İşçi Partisi bünyesindeki komünistler ise tarihsel olarak en düşük oy oranı seviyesine gerileyerek neredeyse görünmez hale geldi.
Tüm bu tablo, Macaristan solu açısından açık bir siyasal felaket olarak değerlendirilse de, Orbán’ın siyasi iktidarı kaybetmesi ayrıca kayda değer ve ayrıksı bir siyasal gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Macaristan’da 16 yılı bulan bir iktidarın çözülmesini salt bir seçim sonucundan ibaret olarak okumak eksik kalabilir. Viktor Orbán’ın inşa ettiği “illiberal demokrasi” modeli, uzun süre boyunca hem Avrupa’da hem de küresel ölçekte sağ popülist siyasetlerin ilham kaynağına dönüştü. Bu nedenle Orbán’ın kaybı, bir liderin gerilemesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Devlet, toplum ve iktidar ilişkilerinin nasıl yeniden kurulabileceğine dair güçlü bir işaret, hatta bir kırılma hattı olup olamayacağını Macaristan siyasetinden doğru okumaya devam edeceğiz.
Gerek Avrupa’da, gerekse de çeyrek asırdır Erdoğan’ın devletin bütün olanakları ve şiddet tekeli ile iktidarda olduğu Türkiye’de de “Goodbye Viktor Orbán” ifadesi temkinli bir tebessüm yarattı. “Goodbye …” ile başlayan tebessüm, sadece Macaristan’a değil, benzer siyasal hatları izleyen tüm rejimlere yönelmiş sembolik bir cümleye dönüştü. Bu ifadeye fazla anlam yüklememek gerekir. Ancak aşırı sağ popülist “erkekler ligi” içinde bir aktörün oyun dışı kalması, yine de belirli bir umut üretmiştir.
2008 küresel ekonomik krizinin yarattığı toplumsal güvensizliği iyi okuyan Orbán, 2010’dan itibaren iktidarını büyük ölçüde ekonomik milliyetçilik, göç karşıtlığı ve “illiberal demokrasi” söylemi üzerine inşa etti. Avrupa Birliği’ne mesafeli ama tamamen kopmayan bir çizgi izleyerek “ulusal egemenliği koruma” iddiasını merkeze aldı. Bankalara ve yabancı şirketlere yönelik vergiler, sosyal yardımların yeniden dağıtımı ve aileyi merkeze alan politikalarla geniş bir seçmen tabanını konsolide etti. Aynı zamanda göçmen karşıtı sert söylemleri ve sınır güvenliğini öne çıkaran uygulamalarıyla, özellikle 2015 mülteci krizi sonrasında, kendisini Avrupa’daki sağ popülist dalganın öncü figürlerinden biri haline getirdi.
Orbán, iktidarını pekiştirme sürecinde medya, yargı ve siyaset alanlarında adım adım merkezi bir kontrol mekanizması inşa etti. Medya kuruluşlarının büyük kısmı hükümete yakın iş insanlarının eline geçerken, yargı bağımsızlığı zayıflatıldı ve seçim sistemi iktidar lehine yeniden düzenlendi. Bu süreçte muhafazakâr değerler üzerinden kadınların toplumsal rolünü aile ile sınırlayan politikalar öne çıkarılırken, LGBTİ+ bireylere yönelik kısıtlayıcı yasalar ve söylemler arttı. Eğitim ve kamusal görünürlük alanlarında kadınlara ve LGBTİ+ bireylere karşı ciddi sınırlamalar getirildi. Donald Trump, Vladimir Putin, Binyamin Netanyahu, Tayyip Erdoğan gibi liderlerle kurduğu ideolojik yakınlık, onu küresel sağ popülist ağın önemli bir figürü haline getirse de, artan ekonomik sorunlar, yolsuzluk iddiaları ve demokratik gerilemeye yönelik toplumsal tepki, 16 yıl sonra bu hegemonik yapının çözülmesine zemin hazırladı.
Kendi etrafında inşa ettiği sistemle muhalefeti de önemli oranda sindiren Viktor Orbán’ı iktidardan eden ismin ise kendi partisi Fidesz’ten gelmesi bir paradoks olarak görülebilir. Sadece birkaç yıl öncesine kadar Macaristan’daki iktidar partisi Fidesz elitlerinin içinden bir isim olan Peter Magyar, sol, sosyalist ve demokrat muhalefetin son yıllarda yapamadıkları neyi yaparak gençliğinde posterlerini odasının duvarına astığı Orbán’ı 16 yıllık iktidarından etti?
Viktor Orbán’ın iktidarını sarsan, beklenmedik bir şekilde Peter Magyar’ı daha da görünür kılan olay, 2024 yılının başında patlak veren af skandalı oldu. Bir çocuk istismarı suçlusuna yardım eden bir ismin Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesiyle başladı ve kısa sürede rejimin ahlaki meşruiyetini tartışmaya açan derin bir krize dönüştü. Katalin Novák’ın bu kararı kamuoyunda büyük bir tepki yaratırken, Viktor Orbán liderliğindeki iktidar partisi krizin siyasi maliyetini sınırlamak adına sorumluluğu dar bir çerçeveye hapsetmeye yöneldi. Bu bağlamda, affı Adalet Bakanı sıfatıyla imzalayan Judit Varga görevden uzaklaştırıldı ve Avrupa Parlamentosu adaylığı geri çekilerek skandalın yükü bireyselleştirildi.
Ancak süreç, iktidarın öngördüğünün aksine burada kapanmadı. Péter Magyar, eski eşinin istifaya zorlanmasına duyduğu öfkeyi sosyal medya üzerinden doğrudan hükümete yönelterek, uzun süredir bastırılmış olan toplumsal hoşnutsuzluğun görünür hale gelmesinde tetikleyici bir rol oynadı. Bu çıkış, yalnızca kişisel bir tepki olmanın ötesine geçerek Macaristan siyasetinde dengeleri sarsan bir kırılma anına dönüştü ve Orbán iktidarının sorgulanmasını hızlandıran sürecin fitilini ateşledi.
Orbán’ın kurduğu siyasal mimari ile Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye siyaseti arasında dikkat çekici paralellikler bulunuyor. Her iki lider de ekonomik krizlerin yarattığı toplumsal kırılmaları fırsata çevirerek, milliyetçi-muhafazakâr bir söylem etrafında geniş kitleleri konsolide etmeyi başardılar. Medya, yargı ve bürokrasi üzerinde kurdukları kontrol mekanizmalarıyla siyasal alanı daraltarak, “ulusal irade” ve “yerli-milli” söylemleri üzerinden muhalefeti gayrimeşru kılma stratejisi, toplumsal cinsiyet politikalarında muhafazakârlaşma, bu iki hattın ortak karakterini oluşturdu.
Macaristan’da yaşananlar, Türkiye için ne otomatik bir “model transferi” ne de doğrudan bir sonuç öngörüsüdür. Ancak güçlü bir ihtimali hatırlatır: hiçbir siyasal hegemonya kalıcı ve mutlak değildir. Toplumsal rıza ile kurulan her iktidar, aynı rızanın çözülmesiyle karşı karşıya kalabilir. Orbán’ın kaybı, bu anlamda Türkiye’deki siyasal tartışmalar için hem bir uyarı hem de bir imkan olarak okunmalıdır — iktidar açısından sınırların, muhalefet açısından ise olasılıkların yeniden düşünülmesi gereken yeni bir zaman başladı.
