Soykırımcı Epstein koalisyonunun İran’a karşı 28 Şubat tarihinde başlattığı ve birinci ayını doldurduğumuz savaşın karakteri son 72 saatte meydana gelen 3 kritik gelişmeyle neredeyse tamamen değişmiş durumda; ancak henüz hiç kimse bu gelişmeleri bir araya getirip değerlendirme yapmış değil. O nedenle, şimdi buyurun, bu yazının kaleme alınışından önceki son 3 günde savaşın seyrini son derece ciddi biçimde etkileyebileceğini düşündüğüm neler oldu, neler değişti, onları sırasıyla aktarıp bir değerlendirme yapalım:
1) Silah ve mühimmat tükenirken – Washington Post, 27 Mart Cuma günü Pentagon yetkililerinin alarmda olduğunu yazdı. Gazeteye konuşan Savunma Bakanlığı görevlilerine bakılırsa ABD’nin elindeki, her biri 1,3 milyon dolar değerinde olan, yenilerinin ise 3,6 milyon dolara kadar ulaşan maliyeti olduğu belirtilen Tomahawk füzeleri tükenme noktasına gelmekte. ABD’nin İran savaşının ilk ayında 850’den fazla Tomahawk füzesi kullandığı biliniyor. Ordunun envanterindeki füze sayısı, kamuoyuna açıklanmasa da, gazete haberinde savaşın başlangıcında ABD’nin 3 bin ya da 4 bin civarında Tomahawk füzesine sahip olduğunun sanıldığı belirtiliyor. Üretimleri 2 yılı bulduğu için stokları yeniden doldurmak çok uzun zaman alacak. Endişenin bir sebebi de, Çin ile Tayvan meselesi yüzünden yaşanabilecek olası bir çatışmada, bu ülkenin erişim engelleme şemsiyesinin gelişkin yapısından dolayı, uzun menzilli mühimmat kullanımının şart olması ve bu nedenle temel silah sistemi olarak Tomahawklara başvurulacağının bilinmesi. Bu nedenle stoklar eridikçe Pasifik’e yönelik endişe de büyüyor.
Pek altı çizilmeyen bir husus da, Benchmark Mineral Intelligence rakamlarıyla, Tomahawk füzelerini fırlatan Arleigh Burke sınıfı destroyerlerin her birinin 2 bin 600 kg nadir toprak elementleri içeriyor olması. Bunlar da tahmin edilebileceği gibi, hammaddenin de çıkarıldığı Çin’de üretiliyor. Körfez’deki uçak gemisi saldırı gruplarını destekleyen Virginia sınıfı denizaltıların her biri de 4 bin 600 kilogram nadir toprak elementleri içeriyor. ABD’nin Patriot hava savunma sistemlerinde kullandığı PAC-3 füzelerinde de yine yüzde 85 ila yüzde 95’i Çin’de üretilen, yüksek sıcaklıklara (300°C’ye kadar) ve korozyona dayanıklı, nadir toprak elementli, güçlü kalıcı mıknatıslar olan samaryum-kobalt mıknatısları kullanılıyor.
Bu arada, 24 Mart tarihli bir Royal United Services Institute (RUSI) raporunda, ABD’nin elinin altındaki Terminal High Altitude Area Defense (THAAD) önleyici füzelerinin yüzde 40’ını savaşta şu ana kadar tükettiği, 17 Nisan’da ise tamamını tüketmiş olacağının altı çiziliyor. Aynı raporda, İsrail’in Arrow füze önleyicilerini 27 Mart 2026 tarihi itibarıyla, saldırı amaçlı Blue Sparrow balistik füzelerini 5 Nisan’da, David’s Sling Stunner önleyici füzelerini 6 Nisan’da, Terminal High Altitude Area Defense (THAAD) önleyici füzelerini ise 11 Nisan’da tüketmiş olacağı tahmin ediliyor.
Bütün bu bilgi ve veriler, stokların aslında sürdürülebilirlik sınırına geldiğinin ve yerine çok uzun süre konulamayacağının ifadesi. Daha önce de Amerikan Dış Politika Araştırma Enstitüsü (FPRI), ABD askeri stoklarının ürkütücü seviyesine ilişkin kendi değerlendirmesini yayınlamış ve İran savaşı başlamadan önce bile tehlikeli şekilde düşük seviyede olan (çoğunlukla hava savunma ve uzaktan atış mühimmatı) 14 kritik silah sistemi olduğunu tespit etmişti. Söz konusu silahların, karmaşıklıkları ve maliyetleri nedeniyle yerleri doldurulamaz görünen üst düzey sistemler olduğunu hatırlatan FPRI, İran savaşı başladıktan sonra, bu 14 sistemin (savaşın operasyonel yoğunluk derecesine bağlı olarak) haftalar veya aylar içinde tükenme riskiyle karşı karşıya olduğuna da dikkati çekmişti.
ABD’nin gelişkin füze sistemlerinde durum buyken, İran’ın geçen cuma günü gerçekleştirdiği 83. dalga saldırılar kapsamında İsrail hedeflerine yönelik 25 ton ağırlığında olan katı yakıtlı, orta menzilli balistik füze sistemi Sejil’i bir kez daha kullandığı sanılıyor. Her biri 100-200 kg ağırlığında 4 savaş başlığı taşıyan Sejil füzesi 2 bin km’yi aşkın bir menzile ulaşabiliyor. Uçuş sırasında manevra yapabilme yeteneğine de sahip olduğu için Sejil’e “dans eden füze” de deniyor. İran Sejil füzelerini ilk olarak 15 Mart’taki 54. dalga saldırılarda kullanmıştı. Günde ortalama 30-40 füze ile 50-100 insansız hava aracı fırlatan İran’ın gerek füze gerekse de insansız hava aracı stoklarının epey fazla olduğu ve tükenme endişesi taşımadığı ileri sürülüyor.
Bu arada, İran’ın Suudi Arabistan’daki Prens Sultan Hava Üssü’ne 27 Mart Cuma günü düzenlediği saldırının yol açtığı hasarın ilk düşünüldüğünden daha büyük olduğu ortaya çıktı. Saldırıda çok sayıda KC-135 Stratotanker yakıt ikmal uçağının yanı sıra bir de E-3 Sentry AWACS’ın hasar aldığı ve en az 10 ABD askerinin yaralandığı bildirildi. Bölgeden gelen görüntüler hasarın büyüklüğünü destekler nitelikte. Saldırıdan sonra ABD Hava Kuvvetleri’nin elinde 16 adet E-3 Sentry AWACS kaldığı söyleniyor. Bunların yaklaşık yüzde 40’ı zaten savaş bölgesinde ve kayıpları ikame etmeye dönük bir üretim hattı da bulunmuyor.
E-3 Sentry AWACS, tüm hava savaşını yöneten, 250 mil yarıçapındaki insansız hava araçlarını, seyir füzelerini ve uçakları takip eden ve gerçek zamanlı olarak önleme operasyonlarını yönlendiren, uçan bir komuta merkezi. Bir diğer deyişle, hava sahası koordinasyonunun omurgası niteliğindeki bu uçak, diğer tüm uçaklara ne yapacaklarını söyleyen bir hava muharebe yönetim katmanıydı ve Amerikalılar bunu kaybetti. Dolayısıyla, bu kaybın savaşın şimdiye kadarki en stratejik kayıplarından biri olduğu dile getiriliyor.
2) Genel seferberlik yakın ihtimal – Uzak Doğu’daki görev yerlerini bırakarak USS Tripoli amfibi hazırlık grubu eşliğinde CENTCOM bölgesindeki sulara gönderilen 3 bin 500 Amerikan deniz piyadesi 27 Mart Cuma günü Orta Doğu’daki yeni görev bölgelerine ulaştı. 31. Deniz Piyade Sefer Birliği’nin Orta Doğu’ya intikalinden bir gün önce ABD’de çok ilginç bir gelişme meydana geldi. ABD Deniz Piyadeleri Kuvvet Komutanlığı’nda görevli bir korgeneral, 35 bin Amerikan yedek askerine imzalı bir mektup göndererek, ani bir görev emri ihtimaline karşı “çöl kamuflaj kıyafetlerinin ve teçhizatlarının valizlenmiş şekilde olup olmadığını” ve “ailelerinin bu duruma hazır olup olmadığını” sordu. 26 Mart 2026 tarihinde gönderilen mektup Korgeneral Leonard F. Anderson IV imzasını taşıyor. Mektupta özellikle şu ifade dikkat çekiyor: “Bu bir zihin jimnastiği değildir. Kuvvetlerimiz şu anda İran ile bağlantılı operasyonlarda yer alıyor ve Batı Yarımküre’de istikrarı korumak için mevzilenmiş durumdalar. Genel seferberlik gerçeğe dönüşebilir.” Mektup “Check your readiness, tighten your standards. Prepare your family,” benzeri emir kipindeki ifadelerle son buluyor. Belgedeki genel tonun ve “çağrı geldiğinde, hazırlık sorgulanmadan yerine getirilecektir,” şeklindeki üslubun mektubu alan yedek askerler tarafından hoş karşılanmadığı ve özellikle Reddit topluluklarında eleştirilere ve alaycı yorumlara neden olduğu görülüyor.
Amerikalılar daha önce de ordunun azami askere alma yaşının Nisan 2026’dan itibaren 35’ten 42’ye çıkarılmasını karar altına almışlardı.
(Bu arada, USS Boxer isimli amfibi hazırlık grubunun da 11. Deniz Piyade Sefer Birliği ile birlikte yakında USS Tripoli’ye refakat eder hale geleceğini hatırlatalım.)
Öte yandan, Washington Post, 29 Mart tarihli sayısında, ABD Savaş Bakanlığı’nın İran’da haftalarca sürebilecek potansiyel kara harekâtı planları hazırladığını yazdı. Gazeteye isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuşan bazı ABD yetkilileri, herhangi bir kara harekatının “tam ölçekli bir işgal” değil, Özel Harekât güçleri ve konvansiyonel piyade birlikleri tarafından yapılacak sınırlı baskınlardan ibaret olacağını vurguladılar. Gazete haberinde, kara harekâtındaki potansiyel hedefler arasında, İran’ın önemli bir petrol ihracat merkezi olan Harg Adası’nın ele geçirilmesi veya Hürmüz Boğazı yakınlarındaki kıyı bölgelerine baskın düzenleyerek ticari ve askeri gemileri hedef alabilecek silahların imha edilmesinin bulunduğu kaydedildi. Trump’ın Savaş Bakanlığı’nın hazırladığı planlardan hiçbirini henüz onaylamadığının altı çizilirken, Beyaz Saray basın sözcüsü Karoline Leavitt’in, başkomutana “maksimum seçenek” sağlamak üzere hazırlık yapmanın Pentagon’un görevi olduğunu kaydettiği vurgulandı. (Hatırlayacağınız gibi, geçen hafta bu köşede yayımlanan “Harg, Tahran’ın ‘Aşil Topuğu’ mu, Washington’un ‘intihar misyonu’ mu?” başlıklı yazımızda Harg adasına yönelik olası bir operasyonu ayrıntılı mercek altına almıştık.)
3) İran’ın Hürmüz direnişine Bab el-Mendep desteği – ABD & İsrail’in İran’a karşı sürdürdüğü savaşa doğrudan ilk katılım Yemenli Husilerden geldi. Husiler, 27 Mart 2026 tarihinde İsrail’in güneyine balistik füzeler fırlatarak devam eden savaşa İran’ın yanında katıldıklarını ilan etmiş oldular.
Times of Israel’in haberine göre, Husi milisleri son iki buçuk yılda İsrail’e 130’dan fazla balistik füze ve onlarca insansız hava aracı fırlatmış; bu saldırılarda bir kişi ölmüş ve birkaç kişi de yaralanmıştı.
Husilerin çatışmalara müdahil olması sadece İsrail’e atılacak füzeler açısından önem arz etmiyor. ABD ve İsrail’in gerilimi daha da tırmandırması durumunda, Husiler Bab el-Mendep Boğazı’nı fiilen kapatabilirler. Nitekim, Yemen Enformasyon Bakan Yardımcısı Bab el-Mendep’in kapanmasının önlerindeki seçenekler arasında olduğunu söylemiş durumda. Bilindiği gibi, Hürmüz ve Bab el-Mendep dünya deniz ticaretinin ve enerji sevkiyatının en kritik iki geçidi. Küresel petrol sevkiyatının yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçerken, dünya deniz ticaretinin de yaklaşık yüzde 20’si Bab el-Mendep Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyor.
Öte yandan, Avrupa, Afrika ve Asya arasındaki telekomünikasyon trafiğinin de yaklaşık yüzde 25’inin Kızıldeniz’in altından geçtiğini hatırlatalım. Çok sayıda fiber optik kablo deniz tabanına döşenmiş durumda. Bankacılık işlemlerinin veri aktarımı bu kablolar üzerinden sağlanıyor. Borsa verileri bu kablolardan akıyor. Bulut bilişim hizmetleri, kripto borsaları, kurumsal veri transferleri şu an bir savaş bölgesinin tam ortasında yer alan, sığ ve yoğun bir trafiğe sahip bu suların dibinde yatan söz konusu kablolara bağlı. Olası bir kaza ya da sabotaj halinde ne kadar savunmasız hale geldiğini 2025 yılı Eylül ayında meydana gelen kazadan biliyoruz.
Evet, bu 3 gelişmeyi de arka planlarıyla birlikte okuduğunuzda siz de kendi kendinize benim de sorduğum şu soruyu yöneltebilirsiniz belki de: “Doğru mu anladım? ABD ve İsrail’in silah ve mühimmat stokları sürdürülebilirlik sınırlarına yaklaşırken, deniz piyadeleri yoluyla İran’a kara saldırıları planlandıklarını öğreniyoruz. Bab el-Mendep’in de kapanarak daha en kötüyü görmemiş piyasaları nakavt etmesinin ciddi bir ihtimal haline geldiği günlerde hem de! Doğru mudur? Neler oluyor?”
Evet, bu savaşta, gerçeği kavramak, gerçekliği fiyatlamak hiç bu kadar zor olmamıştı, öyle görünüyor. Ama eğer isterseniz, tam şu noktada bizim teyidimizi boş verin. Savaştaki gerilimin tırmanmasının yol açtığı ve açacağı krizlere dair en ciddi uyarıyı bu konuda hiç de iyimser bir tablo çizmeyen Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın yaptığını hatırlayın. Finans piyasalarının neyle karşı karşıya olduklarını henüz idrak edemediklerini, piyasaların omuz silktiğini ve yatırımcıların çatışmaların hızla sona ereceğini varsaydıklarını belirten Lagarde, bu hafife alma halinin tehlikeli derecede yanlış olduğunu söylüyor. Economist’e verdiği demecinde Lagarde, teknik uzmanların toparlanma için aylardan değil, yıllardan bahsettiklerini hatırlatıyor. Avrupa’nın çok sert bir enerji kriziyle karşı karşıya olduğunu da dile getiriyor. Her gelişmiş mikroçipin içindeki görünmez bileşen olan helyumun küresel ölçekte üçte birini (LNG üretiminin yan ürünü olarak) tek başına üreten Katar’daki Ras Laffan tesisinin 18 Mart tarihindeki İran füze saldırısında büyük hasar almasıyla yaklaşık 5 yıl devre dışı kalacak olmasının da altını çiziyor Lagarde. Helyumun spot fiyatlarının bin metreküp başına 450 doları çoktan aştığını ve çoğu çip üreticisinin üç aydan daha az stoğunun kaldığını da ifade eden Avrupa Merkez Bankası Başkanı, yapay zekâ veri merkezlerinin rekor hızda inşa edilmesini sağlayan bu çipleri mümkün kılacak hammaddenin aniden kıtlaşmış durumda olduğuna da dikkat çekiyor.
Bir diğer deyişle, hasarın hâlihazırda oluştuğunu ancak çoğu insanın bundan habersiz olduğunu söyleyen Lagarde’ın temel uyarısı piyasaların gerçekliği fiyatlamadığı yönünde! Nitekim, Avrupa Merkez Bankası, darbeyi hafifletmek için faizleri düşürme yoluna gitmek yerine, enflasyon artışıyla mücadele edebilmek üzere faizleri artırmayı planlıyor.
Yani Lagarde, bir anlamda “Avrupa sadece öksürdüğünü sanıyor ama aslında çok kötü hasta olacak, farkında değil” demeye getiriyor.
Onlar öksürünce biz hasta oluyoruz, malum. Onlar hasta olunca biz ne oluruz, dersiniz? Aaa, ama pardon, biz caydırıcı olalım, hasta olmayalım diye, NATO’ya Beykoz’da Deniz Unsur Komutanlığı, Adana’da çokuluslu kolordu kurdurduk biz. Kesin, bize bir şeycik olmaz!
