Thethreecontinental.org’daki “Aşırı sağ kadınlara karşı savaş açıyor” başlıklı yazının kısaltılarak çevrilmiş halini sunuyoruz:
Latin Amerika genelinde tuhaf bir savaş ilan edildi. Bu savaş sadece parlamentolarda ve mahkemelerde değil, sınıflarda, mutfaklarda, kiliselerde ve internetin hareketli ortamında da veriliyor. Hedefleri kadınlar, queer ve trans bireyler ve hayatın farklı yaşanabileceği konusunda ısrar eden hareketler. Çağdaş aşırı sağın özel bir türü, ataerkil aileyi, ahlakı ve geleneği savunduğunu iddia ediyor. Ancak bu sözlerin altında başka bir proje yatıyor: Eski hiyerarşileri destekleyen dünya sarsılırken, onların yeniden kurulması.
On yıllardır feminist hareketler Latin Amerika’daki iktidarın temellerini sarsıyor. 1970’ler ve 1980’lerdeki diktatörlüklere karşı mücadelelerden, yirmi birinci yüzyıldaki kadın cinayetlerine karşı ve üreme hakları konusunda yapılan kitlesel gösterilere kadar, kadınlar ve cinsiyet-toplumsal cinsiyet muhalifleri mümkün olanın ufkunu genişlettiler. Bir zamanlar görünmez olanı adlandırdılar. Toplumu ayakta tutan uzun saatler süren ücretsiz emeği dile getirdiler. Evin içinde gizlenen şiddeti ortaya çıkardılar. Bedenlerin, arzuların ve kimliklerin devlet veya kilise tarafından disipline edilemeyeceği konusunda ısrar ettiler. Ve bunu sokaklarda –birlikte– yaptılar.
Ancak bu ilerlemeler, neoliberalizmin uzun ve cimri gölgesi altında gerçekleşti. Latin Amerika genelinde –ve aslında dünyanın geri kalanında– bakım yükü hala kadınların omuzlarında ağır bir şekilde duruyor; kadınlar daha uzun saatler daha az ücretle çalışırken, milyonlarca kadın bağımsız gelirden yoksun kalıyor. Bu gerçek, Ağustos 2025’te Meksiko şehrinde düzenlenen Latin Amerika ve Karayipler’deki Kadınlar Üzerine XVI. Bölgesel Konferans’ta kabul edildi. Orada, bölge ülkeleri, somut cinsiyet eşitliğini sağlamak ve konferansın “bakım toplumu” olarak adlandırdığı bir toplumu inşa etmek için bir Eylem On Yılı (2025-2035) belirleyen Tlatelolco Taahhüdünü onayladı; bu toplumda yaşamı sürdürme işi, kadınların omuzlarına yüklenen özel bir yükten ziyade kolektif bir sorumluluk olarak ele alınıyor. Meksika Kadın Bakanı Citlalli Hernández Mora’nın kapanış konuşmasında belirttiği gibi, Taahhüt önümüzdeki yıllar için bir “yol haritası” niteliğinde. Hernández Mora, bölge ülkelerinin “geri adımları kabul etmeyeceğini” sözlerine ekledi. “Cezasızlığa tahammül etmiyoruz ve aktivizmimiz ve ittifaklarımız aracılığıyla, barış, adalet, eşitlik ve geleceğin temeli olarak bir bakım toplumu inşa edeceğiz.” Konferanstaki delegeler, feminist hareketlerin uzun zamandır savunduğu bir gerçeği kabul ettiler: mevcut kapitalist sistem cinsiyete dayalı bir iş bölümüyle varlığını sürdürüyor; Latin Amerika ve Karayipler’de GSYİH’nin %15,9-%25,3’ünü oluşturan ve büyük ölçüde kadınlar tarafından yapılan ücretsiz ev içi ve bakım işleri, haneleri ayakta tutuyor, iş gücünü yeniden üretiyor ve toplumu devam ettiriyor.
1975’te, yine Meksiko şehrinde, Birleşmiş Milletler Uluslararası Kadınlar Yılı Dünya Konferansı’nı düzenlendi. Ertesi yıl, 1976-1985 yılları arasında Kadınlar On Yılı’nı başlatıldı ve bu on yıl, 1985’te Kenya’nın Nairobi kentinde düzenlenen Dünya Kadın Konferansı ile doruk noktasına ulaştı. Ağustos 2025’te dile getirilen endişelerin çoğu, kırk yıl önce Nairobi’de duyulanlarla aynıydı. 2025 konferansı, net bir ilerlemeyi işaret etmek yerine, sadece kamu politikalarında değil, kadın eşitliği hakkında konuşmak için kullanılan dilde de görülebilen bir gerileme duygusuyla gölgelendi.
Kriz zamanlarında, statükodan oldukça memnun olan mülk sahibi sınıflar, ilerlemenin yolunu bozacak düşmanlar ararlar. Son on yıllarda, özel bir tür aşırı sağ, ‘cinsiyet ideolojisi’ olarak adlandırdığı şeyi temel düşmanlarından biri haline getirdi; bu ifade konuşmalarda ve vaazlarda sürekli tekrarlanarak, basit bir onur talebini kozmik bir tehdide dönüştürdü. Bu anlatıya göre, feminizm bir adalet hareketi değil, insanlığa karşı bir komplodur; çeşitlilik insani bir gerçeklik değil, uygarlığın kendisi için bir tehlikedir. Bu korku tiyatrosunda, yalnızca baba ve anne ile çocuklardan oluşan ‘aile’, kuşatma altındaki bir kale olarak sunulmaktadır. Acıların nedenleri –kemer sıkma politikaları, sömürü ve yoksulluk– dikkatlice gizlenir ve bunun yerine bu acıların suçu, toplumu daha iyiye doğru dönüştürmeyi amaçlayan hareketlere yöneltilir. Böylece, kızgınlık yeniden yönlendirilir, öfke yeniden paketlenir ve umut şüpheyle değiştirilir.
Bu tepkinin en görünür ifadelerinden biri de “Çocuklarımla Uğraşma” (Con Mis Hijos No Te Metas) kampanyasıdır. Bu slogan ilk olarak 2016 yılında Kolombiya’da cinsel eğitim programlarına karşı yapılan protestolar sırasında ortaya çıktı ve Evanjelik kiliseler, muhafazakar STK’lar ve sağcı politikacılar aracılığıyla hızla Latin Amerika’ya yayıldı. Bu basit sözlerin ardında, protestoları harekete geçiren, yasaları şekillendiren ve sosyal medyayı cinsiyet eşitliğinin sözde tehlikeleri hakkında endişe verici anlatılarla dolduran karmaşık bir örgüt ağı yatıyor; tüm bunlar “çocukluk masumiyetini” koruma iddiasıyla yapılıyor. Ancak bu güçlerin halının altına süpürdüğü şey, kadınların hayatlarını şekillendiren şiddettir. Latin Amerika genelinde yapılan ulusal anketler, kadınların %63 ila %76’sının hayatlarının bir alanında cinsiyete dayalı şiddete uğradığını ve bölgedeki her dört kadından birinin hayatında en az bir kez yakın partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Çarpıcı bir şekilde, 2023 yılında, kadın cinayetleri veya kadın cinayeti verilerini bildiren 18 Latin Amerika ülkesinden 11’inde, 100.000 kadın başına 1’den fazla kurban oranı kaydedildi; bu eğilim artmaya devam ediyor. Bu sorunlarla yüzleşmek yerine, özel bir tür aşırı sağ, gençlere dünyanın daha parlak bir yer olabileceğini öğreten gerçek bilgiyi baltalamak için ‘cinsiyet ideolojisi’ korkusunu kullanıyor.
En son dosyamız olan “Latin Amerika Aşırı Sağının Anti-Feminist Gündemi” (Mart 2026), aşırı sağın cinsiyet karşıtı haçlı seferini inceliyor. Bu hareketin izole bir şekilde faaliyet göstermediğini, Washington’dan Budapeşte’ye ve Brezilya’ya uzanan uluslararası bir muhafazakar güçler ağının parçası olduğunu gösteriyoruz. Muhafazakar Siyasi Eylem Konferansı gibi toplantılarda, aşırı sağcı politikacılar, Evanjelist liderler ve zengin finansörler kampanyalarını koordine etmek için bir araya geliyor. Bu alanlarda feminizm ortak bir düşman haline geliyor ve “özgürlük” dili özelleştirme, dışlama ve hiyerarşiyi savunmak için çarpıtılıyor. Para sınırları aşıyor, stratejiler dolaşıyor ve mesajlar rafine edilip tekrarlanıyor. Ve öfkeyi ödüllendirmek üzere tasarlanmış dijital platformlar aracılığıyla korku ve yanlış bilgi, gerçekten daha hızlı yayılıyor.
Cinsiyet karşıtı saldırı Latin Amerika’ya yayılırken, bölgenin yakın tarihinin en güçlü feminist döngülerinden biriyle (2015-2019) çatıştı. Kadınlar, kürtaj hakkı talebiyle sokakları yeşil eşarplarla doldurdu. Topluluklar, cinsiyete dayalı şiddete karşı örgütlendi. Uluslararası feminist grevler, emeğin sömürülmesini ataerkilliğin, ırkçılığın ve kaynak sömürüsünün şiddetiyle ilişkilendirdi. Bunu yaparken, temel bir şeyi ortaya koydular: cinsiyet mücadelesi sadece kimlik veya kültürle ilgili değil, toplumun örgütlenmesiyle de ilgilidir. Aşırı sağ, otorite, hiyerarşi ve itaatle yapılandırılmış bireyselci ve özelleştirilmiş bir düzen arar; ataerkil ailenin ekonomik krizin şoklarını, kadınları daha fazla saat ücretsiz ve tanınmayan bakım işine ayırmaya zorlayarak, özgürlüklerini ve yaşam tercihlerini feda ederek absorbe ettiği, eşitsizliğin ise doğal göründüğü bir dünya. Feminist hareketler ise başka bir şey hayal eder. Kâr yerine bakım, rekabet yerine dayanışma ve birikim yerine yaşam etrafında örgütlenmiş bir toplum hayal ederler. Bu iki vizyon arasında çağımızın mücadelesi yatıyor: kapitalist barbarlık mı yoksa yaşam ve onur mu? Latin Amerika genelinde, şehir sokaklarından işçi sınıfı mahallelerine ve topluluk mutfaklarına kadar milyonlarca insan, korku ve hiyerarşiye dayalı olmayan, daha aydınlık bir dünya inşa etmekte ısrar ediyor.
Yazının tamamı, https://thetricontinental.org/newsletterissue/far-right-war-women/ adresinde.
Siyasi Haber
