Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) kontrolündeki stratejik manivela araçlarının neredeyse tamamını kaybetmesine göz yuman Batılı ortaklar, Kürt liderlere teselli ikramiyesi olarak Münih biletlerini münasip gördü.
SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile fiili özerk yönetimin Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed’in Suriye’nin HTŞ’li Dışişleri Bakanı Esad el Şeybani ile birlikte Münih Güvenlik Konferansına davet edilmesi farklı mecralarda ‘tarihi gelişme’, ‘dönüm noktası’, ‘Rojava için yeni bir başlangıç’, ‘Kürt haklarına destek’ ve ‘ABD’nin Kürtleri terk etmediğinin göstergesi’ olarak takdir edildi.
Halep’teki iki mahalle, Deyr Hafır, Meskene ve Tabka’nın yanı sıra Fırat’ın doğusunda kontrol ettiği toprakların yüzde 80’inden çekilen ve aynı oranda askeri güçlerini kaybeden SDG’den “Gidene değil kalana odaklanması” isteniyor. Bunu temin eden çerçeve de Kürt yoğunluklu bölgeler üzerinden bir entegrasyon anlaşması. 29 Ocak anlaşmasından önceki süreci ‘Amerikan ihaneti’ olarak görenler şimdi Münih’te ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Şeybani, Abdi ve Ahmed’i karşısına alıp yaptığı görüşmeyi Kürtler için ‘Amerikan garantörlüğü’ olarak resmediyor.
Buna Amerikan tarafının biçtiği değeri, Özel Temsilci Tom Barrack’ın fotoğrafı paylaşırken altına düştüğü notta görüyoruz: “Bir resim bin söze bedeldir: Yeni bir başlangıç.”
Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi İbrahim Ulabi de Münih’teki buluşmayı “tarihi an” olarak niteliyor.
IŞİD ve el Kaide saflarında Ebu Ayşe ve Zeyd el Attar kod adlarıyla ‘mücahitlik’ yapan, Nusra Cephesi ve devamındaki HTŞ’nin kuruluşunda yer alan Şeybani ile Kandil kadrolarından gelen Abdi’yi Rubio’nun karşısına birlikte oturtan şey, Suriye’deki Amerikan tasarımının bir başarısıdır. Bu tasarımın temel hedefi HTŞ ile SDG’yi yeni düzenin iki ana kolonu olarak konumlandırmaktı. Birbirini tamamlayıp Suriye’yi Amerikalıların istediği sulara taşıyacaklardı. ABD 10 Mart anlaşmasıyla SDG’yi Suriye’nin yüzde 23’ü üzerinden yeni düzenin kilit paydaşı yapmayı düşlüyordu; ama evdeki hesap, SDG karar mekanizmaları içindeki ‘öngörüsüzlükler’, ‘kibirli davranışlar’, ‘yanlış okumalar’ ve ‘temelsiz beklentiler’ nedeniyle elde patladı. Yol haritası güncellense de Amerikan motivasyonu değişmedi. ABD Başkanı Donald Trump, Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşmadan sonra durumdan memnun olup olmadığı sorusuna “Suriye Cumhurbaşkanı iyi bir iş çıkarıyor, ülkesini birleştiriyor, halkı için yaptıklarından dolayı mutluyum” yanıtını verdi. Alevilerin, Dürzilerin ve başka halkların yaşadığı katliamların HTŞ’nin yanına kâr kalıyor olması insanların boğazına kılçık gibi saplansa da başkan tüm tarafları aynı amaca doğru koordine ediyor.
Trump yönetimi Kongrede İsrail’in büyük dostu Senatör Lindsey Graham ve dostlarının “Kürtleri koruma yasa tasarısı” ile kurduğu baskıyı geçiştirecek ve Sezar Yasası’nın bir benzerini getirme çağrılarını gündemden düşürecek şekilde 29 Ocak Anlaşması’nın uygulanmasını yeni bir hassasiyet eşiği olarak tayin ediyor. Buna bir de Münih’teki sahiplenme görüntüsünü ekliyor. Ayrıca Ebu Muhammed el Colani’nin Kürtlerin haklarını düzenleyen 13 No’lu başkanlık kararnamesine atfettiği önemi vurguluyor. Bu şekilde “Kürt ortaklar terk edilmedi” mesajı ile “Colani çok iyi iş çıkarıyor” övgüsü birbirini tamamlıyor. Bu ikilik Suriye’deki güç yapılanmasının da iki yüzünü oluşturuyor.
Münih’teki görüntüyü Ankara’ya karşı bir zafer olarak görenler de var. Doğrusu, Kürtler adına sıfır toplamlı bir tasfiyenin Suriye’yi parçalayacağı gerçeğini gören Ankara ölümü gösterip sıtmaya razı eden bir yaklaşım sergiledi. “Kobanê II” korkusu üzerinden Fırat Nehri’nin coğrafi ve siyasi kırılma hattı olmaktan çıkarılması; petrol-doğal gaz alanlarının, barajlar, santraller ve sınır kapılarının merkeze devri; statüsüz yerel idarenin teşkili ve PKK kadrolarının çekilmesiyle Ankara açısından durum kontrol altına alınmış oldu. Ama uygulamada yeni katakullilerle “Hesap henüz kapatılmadı” diyebilme kapasitesi göz ardı edilemez. Her halükarda Ankara 29 Ocak Anlaşması’nı kabul edilebilir bir eşik olarak görüyor. Anlaşma gereği PKK kadrolarının Suriye’den ayrılmaya başladığına dair rapor Ankara’ya manevra alanı açıyor. Bu aynı zamanda İmralı’da başlayan süreci bozgundan kurtarmaya yarıyor.
29 Ocak Anlaşması ve 13 No’lu kararname Şam’a 6 Ocak’ta Halep’te başlayıp 11 günde Haseke’ye dayanan kontrol haritasındaki değişiklikleri kabul ettirme ve Batılı desteği koruma şansı veriyor. Colani, SDG’nin önerdiği Nureddin İsa Ahmed’in Haseke Valiliğine atanması işlemini tam da Münih buluşmasına denk getirerek oyun oynama yeteneğini sergiliyor.
Colani’den önce Paris’te Elysee Sarayı’nda ağırlanmış olsa da Abdi’nin ilk kez Alman hükümetinin teveccühüne mazhar olması Türkiye’nin gönderdiği sinyallerden çok bağımsız değildir. Şam-Ankara hattındaki yüksek koordinasyon dikkate alındığında Münih’te Şeybani’nin Mazlum Abdi ile birlikte saçtığı neşeden “Türkiye’ye rağmen” sonucu çıkmaz. Ayrıca Avrupa’nın daha büyük dertleri var. Münih’te Alman Şansölye Friedrich Merz, Amerikan merkezli küresel düzenin çöküğünü itiraf ederken Avrupa’nın yeni yöneliminde kilit rol oynayacak 6 ülke arasında Türkiye’yi ilk sırada saydı. Bu coğrafyada çıkarların ihanet etmeyeceği hiçbir değer ya da ilişki yoktur!
Abdi, Münih’te Kürt bölgelerinin idari, askeri ve güvenlik alanlarında öz yönetim temelinde örgütlenmesi gerektiği mesajı verdi. ABD’den de bu hedef doğrultusunda garantörlük bekliyor. Bunun için aldığı yanıt “Suriye dosyası Trump yönetiminin önceliği olacak” sözünden ibaret.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Abdi’ye fazladan sevgi gösterisi ABD’nin Kürtlere sunduğunun üzerine yeni bir şey koyamıyor.
29 Ocak Anlaşması’nın bu sonucu verme garantisi yok. Amerikan duyarlılığı “Kürtler katlediliyor” görüntüsü oluşmadan entegrasyon sürecinin tamamlanması ve Suriye’nin Orta Doğu’daki yeni düzende yerine oturması. Münih’teki ‘tarihi’ buluşmadan sahaya döndüğümüzde orada buna uygun adımların devam ettiğini görüyoruz: Amerikan güçleri Şedadi’den sonra Ürdün-Suriye-Irak üçgenindeki Tanaf Üssünü de Şam’a bıraktı. IŞİD tutuklularının Irak’a transferi, cezaevlerinin merkeze devri, IŞİD’le mücadelede misyonunun SDG’den Şam’a geçmesi, beşte bire düşmüş SDG’den kalanların sisteme aktarılması ve Amerikan çekilmesi… Bütün bunlarla HTŞ’ye meşruiyet transfer ediliyor. SDG’nin dahli yeni düzene sunulan desteği savunulur kılıyor ve projeyi güçlendiriyor.
Suriye’de atılan adımların hiçbiri Orta Doğu’daki güç denklemini ve ittifak ilişkilerini yeniden dizayn etme stratejisinin dışında ele alınamaz. Trump, İran’la büyük bir hesaplaşmaya hazırlanırken geçen yıla kadar ön cephe olarak görülen alanlardaki yeni statükoyu yerli yerine oturtmaya çalışıyor. Lübnan ve Irak’taki cendere stratejisi de bunun dışında değil. Trump için bütün mesele Amerika’nın oyununda olmak ya da olmamak!
