Türkiye’nin Ortadoğu’daki askerî ve siyasal müdahaleleri, artık geçici güvenlik refleksleriyle ya da dönemsel dış politika tercihlerinin toplamıyla açıklanamayacak bir süreklilik kazanmıştır. Sınır ötesi askerî operasyonlar, kalıcı üslenmeler, “güvenli bölge” adı altında fiilî kontrol alanlarının inşası, vekil güçler aracılığıyla yürütülen çatışma yönetimi ve komşu ülkelerin siyasal mimarisine doğrudan müdahale girişimleri, Türkiye’nin kendisini bölgesel düzeyde düzen kurucu bir aktör olarak konumlandırdığını göstermektedir. Bu yönelim, yalnızca tehdit algılarına verilen tepkilerden değil, belirli bir egemenlik ve güç tahayyülünden beslenmektedir.
Bu güç tahayyülü, Türkiye’nin küresel kapitalist sistem içindeki yarı-çevre konumu ile tarihsel olarak kurumsallaşmış güvenlikçi devlet aklının özgül bir bileşimi üzerinden şekillenmektedir. Türkiye, merkez emperyalist güçler gibi küresel ölçekte hegemonya kurabilen bir aktör değildir; ancak çevre ülkeler gibi bütünüyle edilgen ve yönlendirilen bir pozisyonda da değildir. Bu ara konum, Türkiye’ye sınırlı fakat stratejik bir bölgesel hareket alanı sağlar. Ne var ki bu alan, rızaya dayalı istikrarlı bir hegemonya üretmekten ziyade, çoğu zaman askerî zorun, güvenlikleştirmenin ve istisna rejimlerinin yoğun biçimde devreye sokulduğu bir güç pratiği üzerinden işletilmektedir.
Bu noktada alt-emperyalizm kavramı, Türkiye’nin dış politika yönelimini anlamak için elverişli bir kuramsal çerçeve sunar. Türkiye örneğinde özgül olan, hegemonik iddianın bazı coğrafyalarda -özellikle Kürt meselesinin bölgesel boyut kazandığı Rojava/Suriye hattında- zor momentinin yoğunlaşmasıdır. Bu durum, alt-emperyalist yönelimin salt askerî bir yayılma olduğu anlamına gelmez; ancak bu yayılmanın, rızaya dayalı araçların zayıfladığı ya da ikincilleştiği koşullarda zor üzerinden sürdürülmesini ifade eder.
Bu bağlamda Rojava deneyimi, Türkiye’de zor-yoğun alt-emperyalist yönelimin en berrak biçimde kristalize olduğu alandır. Rojava yalnızca sınır ötesinde ortaya çıkmış bir Kürt siyasal oluşumu değil; aynı zamanda egemenliğin örgütlenme biçimine dair alternatif bir siyasal model sunmaktadır. Türkiye açısından tehditkâr olan, yalnızca silahlı bir aktörün varlığı değil, bu modelin Kürt meselesinin geleceğine dair yeni bir referans üretme kapasitesidir. Bu nedenle Rojava, Türkiye’nin bölgesel güç pratiğinde hem askerî zorun yoğunlaştığı hem de hegemonik tahayyülün sınandığı bir alan hâline gelmiştir.
Alt-emperyalizm: Yarı-çevrede güç, bağımlılık ve bölgesel yayılma
Alt-emperyalizm kavramı, klasik emperyalizm kuramlarının merkez–çevre karşıtlığı içinde yeterince kavrayamadığı bir ara konumu açıklama ihtiyacından doğmuştur. Leninist emperyalizm kuramı, sermaye ihracı, tekelci kapitalizm ve büyük güçler arası paylaşım dinamiklerini merkeze alırken; bu paylaşım sürecinde merkez ile çevre arasında yer alan hem bağımlı hem de bölgesel ölçekte tahakküm kurabilen aktörlerin özgül rolünü sınırlı biçimde ele alabilmiştir.
Bağımlılık kuramı geleneği bu boşluğu doldurmayı amaçlamış; yarı-çevre ülkelerin dünya kapitalist sistemi içindeki çelişkili konumlarını teorik olarak görünür kılmıştır. Bu bağlamda, Alt-emperyalizm kavramı, 1960’larda Latin Amerika bağımlılık kuramı içinde, özellikle Ruy Mauro Marini tarafından geliştirilmiştir. Marini’ye göre bağımlı kapitalist ülkeler, küresel kapitalist sistem içindeki konumlarını yapısal olarak aşma kapasitesine sahip değildir. Sermaye birikimleri, teknolojiye erişimleri ve finansal hareket alanları, merkez kapitalizmin ihtiyaçları ve sınırları tarafından belirlenir. Ancak bu bağımlılık, edilgenlik ya da siyasal pasiflik anlamına gelmez. Tersine, yarı-çevre ülkeler, içsel birikim krizlerini, sınıf gerilimlerini ve siyasal istikrarsızlıklarını yönetebilmek için bölgesel ölçekte yayılmacı stratejilere yönelirler. Alt-emperyalizm, bu yönelimin kavramsal adıdır: merkeze meydan okumayan, fakat çevre üzerinde tahakküm kurarak kendi sermaye birikim koşullarını yeniden üretmeye çalışan bir güç pratiği.
Bu bağlamda alt-emperyalizm, ne “küçük boy emperyalizm” ne de merkezin basit bir uzantısıdır. Daha ziyade, küresel kapitalist sistemin hiyerarşik yapısı içinde yarı-çevreye özgü bir ara tahakküm biçimidir. Samir Amin’in merkez–yarı-çevre–çevre ayrımı bu tabloyu tamamlar. Yarı-çevre ülkeler, sistemin hem istikrarını sağlayan hem de krizlerini soğuran bir tampon işlevi görür. Merkez adına çevre üzerinde baskı kurarlar; fakat bunu çoğu zaman kendi ulusal sermaye fraksiyonlarının, askerî aygıtlarının ve siyasal elitlerinin çıkarları doğrultusunda yaparlar. Bu nedenle alt-emperyalizm, yalnızca askerî yayılma olarak kavranamaz. Ekonomik nüfuz, ticaret rejimleri, enerji hatları, yeniden inşa ekonomileri, borçlanma ilişkileri, güvenlik işbirlikleri ve lojistik ağlar, alt-emperyalist tahakkümün maddi zeminini oluşturur. Ancak bu maddi zemin, hegemonik bir düzen olarak kendiliğinden istikrar kazanmaz. Alt-emperyalist projeler, çoğu zaman kırılgan, çatışmalı ve istikrarsızdır; bu da zorun daha görünür ve daha sık devreye sokulmasına yol açar.
Burada hegemonya kavramı belirleyici bir öneme sahiptir. Hegemonya, Gramsciyen anlamda, salt rıza üretimi değildir; rıza ve zorun bileşimi üzerinden işleyen bir egemenlik biçimidir. Alt-emperyalizm de bu çerçevede düşünülmelidir. Yarı-çevre ülkeler, bölgesel düzeyde hegemonik olma iddiasıyla hareket ederken, rıza üretim araçlarını (diplomasi, ideolojik söylem, ekonomik vaatler, ittifaklar) zor aygıtlarıyla birlikte kullanırlar. Ancak merkez emperyalist güçlerden farklı olarak, bu rızayı kurumsallaştırma kapasiteleri daha sınırlıdır.
Türkiye kapitalizmi, uzun süredir yarı-çevre konumunda yer almakta; finansal bağımlılık, teknoloji açığı ve dış pazarlara bağımlılık gibi yapısal sınırlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Buna karşılık, güçlü bir askerî aygıt, gelişmiş bir savunma sanayii, bölgesel lojistik kapasite ve siyasal manevra alanına sahiptir. Bu maddi kapasite, Türkiye’ye bölgesel güç olma iddiası için uygun bir zemin sunmaktadır. Ancak bu zemin, Türkiye’de tarihsel olarak kurumsallaşmış güvenlikçi devlet aklı ve çözümsüz bırakılmış Kürt meselesiyle birleştiğinde, alt-emperyalist yönelimi özgül bir hatta sokmaktadır.
Türkiye, bölgesel yayılma stratejisini çoğu zaman güvenlikleştirme, askerî müdahale ve istisna rejimleri üzerinden kurmaktadır. Bu, alt-emperyalizmin genel mantığıyla çelişmez; tersine, yarı-çevreye özgü hegemonya kırılganlığının bir sonucudur. Bu nedenle Türkiye’de alt-emperyalizm, hegemonya kavramının dışına düşen “çıplak zor” olarak değil; hegemonik iddianın zor momentinin yoğunlaştığı bir biçim olarak kavranmalıdır. Rıza üretimi bütünüyle ortadan kalkmaz; ancak Kürt meselesinin bölgesel boyut kazandığı alanlarda -özellikle Rojava/Suriye hattında- zor, hegemonik ilişkinin baskın belirleyeni hâline gelir. Buna karşılık Libya, Somali ve Afrika’nın farklı bölgelerinde görüldüğü üzere, askerî-siyasal nüfuz çoğu zaman ekonomik, finansal ve enerji temelli hedeflerle tamamlanır.
Sonuç olarak alt-emperyalizm, Türkiye bağlamında ne salt askerî bir yayılma ne de yalnızca ekonomik bir genişleme olarak ele alınabilir. Bu yönelim, yarı-çevre bir kapitalist devletin, kendi iç çelişkilerini ve ulusal sorunlarını yönetebilmek için bölgesel ölçekte hegemonik bir düzen kurma çabasının özgül bir ifadesidir. Bu düzen, rıza ve zorun birlikte işlediği; fakat belirli tarihsel ve siyasal koşullarda zorun yoğunlaştığı bir egemenlik pratiği olarak şekillenmektedir.
Türkiye kapitalizmi ve güvenlikçi devlet aklının tarihsel sürekliliği
Türkiye’de alt-emperyalist yönelimin zor-yoğun bir karakter kazanmasını açıklayabilmek için, yalnızca dış politika tercihlerini ya da güncel jeopolitik gelişmeleri incelemek yeterli değildir. Bu yönelimin maddi ve ideolojik zeminini oluşturan esas unsur, Türkiye’de egemenliğin tarihsel olarak nasıl kurulduğu ve nasıl yeniden üretildiğidir. Başka bir deyişle, Türkiye kapitalizminin yarı-çevre konumu ile güvenlikçi devlet aklı arasındaki süreklilik, alt-emperyalist pratiğin iç mantığını anlamak açısından belirleyicidir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren devlet aygıtı, çözülme ve dağılma tehdidi karşısında siyasal alanı genişletmek yerine daraltan; toplumsal talepleri müzakere etmek yerine bastıran bir refleks geliştirmiştir. İmparatorluğun çok-etnili ve çok-dinli yapısının çözülme sürecinde merkezî otoritenin verdiği yanıt, siyasal çoğulculuğu kurumsallaştırmak değil; güvenlik ve beka söylemleri etrafında egemenliği tahkim etmek olmuştur. Bu miras, Cumhuriyet’e yalnızca kurumsal yapılar değil, bir egemenlik zihniyeti olarak da aktarılmıştır.
Cumhuriyet’in kuruluş süreci, ulus-devlet inşasını, çoğulcu bir siyasal sözleşme üzerinden değil; homojenleştirici ve merkezîleştirici bir devlet pratiği üzerinden gerçekleştirmiştir. Farklılıklar- etnik, dilsel, dinsel- siyasal talepler olarak değil, devletin bütünlüğünü tehdit eden unsurlar olarak kodlanmıştır. Bu kodlama, güvenlikçi devlet aklının yalnızca bir yönetim tercihi değil, egemenliğin kurucu ilkesi hâline gelmesine yol açmıştır. Siyasal alan, en başından itibaren, genişletilmesi gereken bir kamusal tartışma alanı olarak değil; denetlenmesi ve sınırlandırılması gereken bir risk alanı olarak kurgulanmıştır.
Bu egemenlik anlayışı, Türkiye kapitalizminin gelişim seyriyle de uyumludur. Türkiye’de sermaye birikimi, tarihsel olarak devlet öncülüğünde, korumacı ve askerî-siyasal ihtiyaçlarla iç içe gelişmiştir. Erken Cumhuriyet döneminde sanayileşme hamleleri, yalnızca ekonomik kalkınma hedefleriyle değil; aynı zamanda devletin askerî ve idari kapasitesini güçlendirme amacıyla şekillenmiştir. Kapitalist gelişme, sivil bir burjuva hegemonyasından ziyade, devlet merkezli bir tahakküm rejimi içinde ilerlemiştir.
Soğuk Savaş dönemi, bu güvenlikçi egemenlik rejimini daha da sertleştirmiştir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı blokuna eklemlenmesi, kapitalist dünya sistemiyle bütünleşmeyi derinleştirirken; iç siyasette anti-komünizm ekseninde sürekli bir olağanüstü hâl rejimini normalleştirmiştir. Siyasal muhalefet, emek hareketleri ve etnik talepler, “iç düşman” söylemiyle bastırılmış; askerî ve yarı-askerî aygıtlar devletin asli yönetim araçları hâline gelmiştir. Bu dönemde güvenlikçi devlet aklı, yalnızca ideolojik bir çerçeve değil; somut kurumsal pratiklerle (MGK rejimi, askerî darbeler, sıkıyönetimler) yeniden üretilmiştir.
1990’lı yıllar, Kürt meselesinin silahlı çatışma boyutunun yoğunlaştığı ve güvenlikçi devlet aklının en çıplak biçimde görünür olduğu bir dönemdir. Olağanüstü Hâl rejimi, köy boşaltmaları, zorunlu göç ve yaygın askerî operasyonlar, Kürt meselesinin siyasal çözümünün bilinçli olarak dışlandığı bir yönetim pratiğini kurumsallaştırmıştır. Bu dönemde siyaset, neredeyse bütünüyle güvenlik alanına indirgenmiş; hukuk ve demokrasi, “istisna rejimleri” karşısında ikincilleştirilmiştir. Bu pratikler, yalnızca Kürt illerini değil, Türkiye’nin genel egemenlik anlayışını biçimlendirmiştir.
AKP iktidarı, bu güvenlikçi mirası bütünüyle tasfiye etmek yerine, onu yeni bir ideolojik ve kurumsal biçim içinde yeniden üretmiştir. İlk yıllarda “reform”, “demokratikleşme” ve “sivil siyaset” söylemleriyle güvenlikçi rejimin bazı sert formları yumuşatılmış gibi görünse de bu durum kalıcı bir dönüşüme işaret etmemiştir. 2010’lu yıllardan itibaren güvenlikçi devlet aklı, bu kez İslamcı-milliyetçi bir hegemonik çerçeve içinde daha merkezî bir konuma yerleşmiştir.
Bu dönemde Türkiye kapitalizmi, neoliberal entegrasyonun sınırlarına dayanmış; büyüme modeli, dış finansmana ve inşaat-temelli birikime bağımlı hâle gelmiştir. İçerde artan sınıfsal gerilimler ve siyasal meşruiyet krizleri, dışarıda daha agresif bir bölgesel güç pratiğiyle telafi edilmeye çalışılmıştır. Güvenlikçi devlet aklı, bu noktada yalnızca iç düzenin değil; dış politikanın da belirleyici ekseni hâline gelmiştir. Sınır ötesi operasyonlar, askerî üsler ve bölgesel müdahaleler, içerideki egemenlik krizlerinin dışa taşınması ve yönetilmesi işlevi görmüştür.
Bu tarihsel süreklilik, Türkiye’de alt-emperyalist yönelimin neden zor-yoğun bir biçim kazandığını açıklamaktadır. Türkiye, bölgesel güç olma iddiasını, güvenlikleştirme, askerî müdahale ve istisna rejimlerinin süreklileştirilmesi üzerinden kurmaktadır. Bu tercih, rastlantısal değildir; Türkiye’de egemenliğin tarihsel olarak nasıl örgütlendiğinin bir sonucudur.
Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikadaki alt-emperyalist yönelimi, iç siyasal yapının mantıksal uzantısıdır. Güvenlikçi devlet aklı, içeride Kürt meselesi başta olmak üzere siyasal farklılıkları bastırırken; dışarıda da benzer bir egemenlik pratiğini bölgesel ölçekte yeniden üretmektedir. Bu süreklilik, alt-emperyalizmin Türkiye bağlamında neden kalıcı olarak zor-yoğun bir karakter kazandığını anlamak açısından temel önemdedir.
Kürt meselesi: Bölgesel güç pratiğinin içsel belirlenimi
Türkiye’de Kürt meselesi, tarihsel olarak eşit yurttaşlık, kolektif haklar ve siyasal temsil başlıkları altında ele alınabilecek bir siyasal sorun olarak değil; devletin egemenlik mimarisini doğrudan ilgilendiren bir yönetimsellik alanı olarak kurulmuştur. Kürt siyasal özneliği, devlet aklında müzakere edilebilir taleplerin taşıyıcısı değil; egemenliğin bütünlüğünü sürekli test eden, sınayan ve zorlayan yapısal bir unsur olarak kodlanmıştır. Bu nedenle Kürt talepleri, içeriklerinden bağımsız biçimde, siyasal alanın değil güvenlik alanının konusu hâline getirilmiştir.
Bu güvenlik rasyonalitesi, geçici bir tercih ya da dönemsel bir sertleşme değildir. Türkiye’de egemenliğin nasıl üretildiğini ve sürdürüldüğünü belirleyen kalıcı bir siyasal mantık üretmiştir. Hukuk bu çerçevede sabit ve dokunulmaz bir sınır olarak değil; güvenlik ihtiyaçlarına göre işletilen, esnetilen ve gerektiğinde askıya alınabilen bir araç olarak işlev görmüştür. Kürt meselesi, hukukun bağlayıcılığının fiilen nerede başlayıp nerede sona ereceğinin belirlendiği merkezi bir alan hâline gelmiştir.
Bu nedenle Kürt meselesi, Türkiye’de siyasal alanın sınırlarının en sert biçimde çizildiği temel referans noktasıdır. Siyasal temsil, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ya da yerel yönetimlerin yetkileri, Kürt meselesi söz konusu olduğunda sistematik biçimde daraltılmış; bu daraltma geçici önlemler olarak değil, yönetimin süreklilik arz eden araçları olarak işletilmiştir. Kürt meselesi Türkiye’de siyasal olanın sınırlarının sürekli yeniden üretildiği bir alan işlevi görmüştür.
Kürt siyasal özneliğinin sınır-aşan bir nitelik kazanmasıyla birlikte bu güvenlik merkezli egemenlik pratiği, iç politikayla sınırlı kalmamış; dış politika ve bölgesel konumlanışı doğrudan belirleyen bir eksene dönüşmüştür. Irak Kürdistanı’nda 1990’lardan itibaren ortaya çıkan kurumsal yapı ve 2012 sonrasında Suriye’de şekillenen Rojava deneyimi, Kürt meselesini Türkiye açısından yalnızca “dış bağlantılı” bir güvenlik sorunu hâline getirmemiş; iç egemenlik düzeninin sınırlarını zorlayan bölgesel bir siyasal gerçeklik üretmiştir.
Bu eşikle birlikte Kürt meselesi, içeride yönetilen bir güvenlik alanı olmaktan çıkmış; Türkiye’nin bölgesel güç pratiğini şekillendiren temel bir belirlenime dönüşmüştür. Devletin verdiği yanıt, siyasal çözüm kanallarını genişletmek ya da Kürt siyasal özneliğini meşru bir bölgesel aktör olarak tanımak olmamış; güvenlik merkezli yönetim tarzını sınır ötesine doğru genişletmek olmuştur. Böylece askerî müdahaleler, kalıcı üslenmeler, operasyon bölgeleri ve yerel siyasal yapıların yeniden düzenlenmesi, savunmacı reflekslerin ötesinde, bölgesel egemenlik kurma stratejisinin asli araçları olarak devreye sokulmuştur.
Bu noktada alt-emperyalist yönelim ile Kürt meselesi arasındaki ilişki kurucudur. Kürt siyasal özneliğinin tanınmaması ve çözümsüzlüğün süreklileştirilmesi, Türkiye’nin bölgesel güç pratiğinin zorun merkezde olduğu, bastırmaya dayalı bir egemenlik biçimi üzerinden kurulmasını yapısal olarak belirlemektedir.
Türkiye’nin Irak Kürdistanı ve Suriye’ye yönelik politikaları, bu nedenle yalnızca “terörle mücadele” söylemiyle açıklanamaz. Bu politikalar, Kürt siyasal özneliğini bölgesel ölçekte çevrelemeyi, etkisizleştirmeyi ve parçalamayı hedefleyen daha geniş bir egemenlik stratejisinin parçasıdır. Askerî varlığın kalıcılaştırılması, hava sahası denetimi, sınır ötesi müdahalelerin normalleştirilmesi ve yerel siyasal düzeneklerin dönüştürülmesi, bu stratejinin maddi ve kurumsal boyutlarını oluşturur.
Sonuç olarak Kürt meselesi, Türkiye’de iç egemenlik rejimi ile bölgesel güç pratiğini birbirine bağlayan merkezi düğüm noktasıdır.
Rojava: Alt-emperyalist yönelim karşısında alternatif siyasal-toplumsal form
Suriye’de 2012 sonrası ortaya çıkan Rojava deneyimi ve bunun askerî-siyasal taşıyıcısı olarak kurumsallaşan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Türkiye açısından yalnızca sınır hattında beliren yeni bir aktör değil; Kürt meselesinin bölgesel ölçekte aldığı yeni biçimin somutlaşmış ifadesidir. Rojava, Kürt siyasal özneliğinin ilk kez kesintisiz bir coğrafyada, kurumsal ve kalıcı bir yönetsel yapı üretmesi bakımından, Türkiye’deki egemenlik tahayyüllerini doğrudan zorlayan bir gelişme olarak algılanmıştır.
Bu algı, Rojava’yı Türkiye açısından “dış politika konusu” olmaktan çok, iç egemenlik rejiminin devamlılığıyla ilişkili bir mesele hâline getirmiştir. Devlet aklında Rojava, başka bir ülkenin topraklarında ortaya çıkan bir yerel yönetim deneyimi değil; Türkiye’deki Kürt meselesinin sınırların ötesine taşmış, denetlenmesi güçleşmiş bir uzantısı olarak kodlanmıştır. Bu nedenle Rojava’ya yönelik politikalar, klasik diplomatik araçlardan ziyade, güvenlik merkezli ve zor-yoğun araçlar üzerinden şekillenmiştir.
Türkiye’nin Rojava’ya yaklaşımı, bu çerçevede, bölgesel istikrar ya da Suriye’nin geleceğiyle ilgili ilkesel bir pozisyon almaktan çok; Kürt siyasal özneliğinin bölgesel ölçekte kurumsallaşmasının engellenmesine odaklanmıştır. SDG’nin Suriye sahasında askerî ve siyasal bir aktör olarak tanınması, Türkiye açısından yalnızca “terörle mücadele” söylemiyle ifade edilen bir tehdit değil; egemenliğin bölgesel düzeyde yeniden dağıtılmasına işaret eden yapısal bir kırılma olarak değerlendirilmiştir.
Bu nedenle Türkiye, Rojava bağlamında sürekli olarak zorun devrede olduğu bir müdahale repertuarı geliştirmiştir. Sınır ötesi askerî operasyonlar, kalıcı askerî varlık, hava sahası denetimi, yerel güç dengelerine doğrudan müdahale ve demografik mühendislik pratikleri, bu repertuarın temel unsurlarını oluşturmaktadır. Bu pratikler, geçici güvenlik önlemleri olarak değil; Rojava’nın siyasal sürekliliğini kesintiye uğratmayı hedefleyen kalıcı bir bölgesel bastırma stratejisinin parçalarıdır.
Burada belirleyici olan, Rojava’nın Türkiye açısından taşıdığı sembolik ve maddi anlamdır. Rojava, Kürt siyasal özneliğinin yalnızca talep eden değil, yöneten bir özne hâline gelebileceğini göstermesi bakımından, Türkiye’deki egemenlik düzeni açısından sınır-aşan bir emsal üretmiştir. Bu emsal, içeride çözümsüzlüğe dayalı güvenlikçi yönetim tarzını sürdüren devlet aklı açısından kabul edilebilir değildir. Dolayısıyla Rojava’ya yönelik bastırma, yalnızca Suriye sahasında yürütülen bir politika değil; Türkiye’nin iç siyasal düzenini muhafaza etmeye yönelik bölgesel bir uzantı olarak işlemektedir.
Türkiye’nin ABD, Rusya ve bölgedeki diğer aktörlerle Rojava bağlamında kurduğu ilişkiler de bu perspektiften okunmalıdır. Bu ilişkiler, ilkeli ittifaklar ya da kalıcı bloklaşmalar üzerinden değil; Rojava’nın siyasal kapasitesini sınırlamaya yönelik taktiksel manevralar üzerinden şekillenmektedir. SDG’nin sahadaki rolü, uluslararası güçler açısından işlevsel bir ortaklık alanı yaratırken; Türkiye açısından bu durum, zorun sürekli yeniden devreye sokulmasını meşrulaştıran bir gerekçe hâline getirilmektedir.
Bu noktada Rojava ve SDG, Türkiye’nin alt-emperyalist yöneliminin hem sınırlarını hem de karakterini açığa çıkaran bir turnusol işlevi görmektedir. Türkiye, Rojava sahasında rızaya dayalı bir bölgesel düzen kurma kapasitesine sahip değildir; bu nedenle bölgesel müdahalelerini, zorun merkezde olduğu bir egemenlik pratiği üzerinden sürdürmektedir. Bu durum, alt-emperyalist yönelimin neden diplomatik hegemonya üretmek yerine askerî varlık ve bastırma üzerinden kurulduğunu açık biçimde göstermektedir.
Sonuç olarak Rojava ve SDG, Türkiye’nin Kürt meselesiyle kurduğu içsel egemenlik ilişkisinin bölgesel ölçekte aldığı somut biçimi temsil etmektedir. İçeride güvenlik merkezli yönetim, hukukun esnetilmesi ve siyasal alanın daraltılması nasıl işliyorsa; dışarıda da Rojava’ya yönelik askerî müdahaleler, çevreleme stratejileri ve bastırma politikaları aynı mantığın uzantısı olarak işlemektedir. Bu süreklilik, Türkiye’nin bölgesel güç pratiğinin neden kalıcı biçimde zor-yoğun bir karakter kazandığını bir kez daha görünür kılmaktadır.
Değişen Ortadoğu jeopolitiği ve “Terörsüz Türkiye” söylemi
Ortadoğu’da 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla derinleşen savaş rejimi ve 8 Aralık 2024’te Şam’da Esad iktidarının düşmesiyle ortaya çıkan siyasal kırılma, bölgesel güç dengelerini köklü biçimde yeniden şekillendirmiştir.
Bu bağlamda 2024 Ekim ayından itibaren iç siyasette “terörsüz Türkiye” başlığı altında dolaşıma sokulan söylem, tek başına bir “barış” arayışından ziyade, değişen jeopolitik koşullarda iç ve dış siyaset arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasına yöneliktir. Söylemin ortaya çıkışı, bölgesel belirsizliklerin arttığı bir momentte, iç siyasal alanın daha sıkı denetim altına alınması ile dış müdahale kapasitesinin eşzamanlı olarak yeniden ayarlanması ihtiyacını işaret etmektedir.
Bu süreci, İmralı Heyetinin Abdullah Öcalan ile yeniden görüşmelere başlaması, Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ve bunun ardından PKK’nin kendini feshettiğini açıklaması izlemiştir. Sembolik bir silah bırakma töreniyle bu iradenin görünür kılınması, kamuoyunda yeni bir barış süreci beklentisi yaratmıştır. Ancak bu beklenti, siyasal çözümün kurumsallaştırılmasına yönelik somut bir hatta bağlanmamıştır. TBMM’de bir komisyon kurulmuş, ancak bunun ötesinde devlet tarafından herhangi bir yapısal adım atılmamıştır. Süreç, hukuksal, siyasal ve yönetsel düzeyde karşılık üretecek düzenlemelerden yoksun bırakılmış; ilerleme, sürekli olarak dış gelişmelere ve güvenlik gerekçelerine bağlanmıştır.
Bu noktada belirleyici olan, içte başlatılan bu sürecin başından itibaren Suriye dosyasına, özellikle de Rojava’daki Kürt siyasal varlığına eklemlenmiş olmasıdır. Devlet söyleminde PKK’nin feshi yeterli görülmemiş; sürecin tamamlanmasının ön koşulu olarak Suriye Demokratik Güçleri’nin silahsızlandırılması ileri sürülmüştür. “PKK bütün unsurlarıyla silah bırakmalı; kendini SDG, PYD ya da YPG adı altında sürdürmemeli” vurgusu, içteki barış söylemini fiilen Rojava’daki Kürt siyasal-askerî varlığının tasfiyesi hedefiyle ilişkilendirmiştir.
Bu çerçevede Kürt meselesi, bir kez daha kendi başına ele alınan bir siyasal sorun olmaktan çıkarılmış; Türkiye’nin bölgesel konumlanışının bir güvenlik parametresi hâline getirilmiştir. Silahsızlanma ve normalleşme çağrıları, Kürt siyasal özneliğinin sınır-aşan boyutlarının tanınması üzerinden değil, bu boyutların sınırlandırılması üzerinden kurulmuştur. İçte barış, dışta bastırma ile birlikte düşünülmüş; biri diğerinin koşulu hâline getirilmiştir.
Bu durum, alt-emperyalist yönelimin iç ve dış boyutlarının aynı egemenlik mantığıyla işlediğini açık biçimde göstermektedir. İçeride “terörsüzlük” söylemiyle siyasal alanın denetimi hedeflenirken, dışarıda Suriye ve özellikle Rojava hattında askerî baskı, kuşatma ve fiilî kontrol politikaları sürdürülmüştür. Zor, bu iki düzlem arasında dolaşan ve onları birbirine bağlayan merkezi araç olarak işlemeye devam etmiştir.
Bu açıdan “terörsüz Türkiye” söylemi, zor-yoğun alt-emperyalist yönelimin terk edilmesi değil; onun değişen bölgesel koşullara uyarlanarak sürdürülmesidir. İçeride görece denetlenmiş bir siyasal atmosfer yaratma çabası, dışarıda Rojava/Suriye hattındaki baskının devamlılığıyla birlikte işlemekte; iç ve dış siyaset, birbirini dengeleyen değil, aynı egemenlik mantığının iki tamamlayıcı momenti olarak çalışmaktadır.
Sonuç
Türkiye’nin Ortadoğu’daki müdahaleleri, yalnızca dış politika alanına ait tercihler olarak değil; içeride kurulan egemenlik biçiminin sınırların ötesine taşan sürekliliği olarak okunmalıdır. Güvenlikçi devlet aklı, Kürt meselesinin çözümsüzlüğü ve yarı-çevre kapitalizminin sınırları içinde şekillenen bu egemenlik pratiği, bölgesel ölçekte zorun merkezde olduğu bir güç kullanımını kalıcılaştırmaktadır. Rojava, bu pratiğin en görünür ve en yoğunlaştığı alandır.
Rojava’yı belirleyici kılan, maruz kaldığı bastırma kadar, egemenliğe dair alternatif bir siyasal-toplumsal formu somutlamasıdır. Yerel, çoğul, cinsiyet özgürlükçü ve devlet-merkezli olmayan bu deneyim, yalnızca Türkiye’deki güvenlikçi egemenlik anlayışıyla değil; bölgedeki tüm militarist ve otoriter düzenlerle karşı karşıyadır. Bu nedenle Rojava’ya yönelen baskı, tekil bir güvenlik politikası değil; özgürlük ve eşitlik ihtimallerine yönelmiş daha geniş bir karşı hamle olarak değerlendirilmelidir.
Bu tablo karşısında barış, devletlerin güvenlik hesaplarıyla değil; halkların eşitliği, karşılıklı tanınması ve birlikte yaşam iradesiyle kurulabilir. Kürt meselesi, bu anlamda, yalnızca bir kimlik ya da temsil sorunu değil; Ortadoğu’da demokratikleşmenin, özgürleşmenin ve ortak geleceğin kilit başlıklarından biridir. Rojava deneyimi, bu ortak geleceğin mümkünlüğüne dair somut bir referans sunmaktadır.
Enternasyonalizm, burada soyut bir ideal değil; zorun ve bastırmanın sınır-aşan karakterine karşı, dayanışmanın ve özgürlüğün de sınır-aşan biçimde kurulması gereğidir. Rojava’ya yönelen baskıya karşı geliştirilecek her dayanışma pratiği, aynı zamanda Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesinin, Kürt halkının özgürlük talebinin ve bölge halklarının eşitlik arayışının parçasıdır.
Bu nedenle ufuk, güvenlikçi egemenlik biçimlerinin yeniden üretiminde değil; halkların iradesine, özgürlüğüne ve dayanışmasına dayanan siyasal-toplumsal alternatiflerin güçlendirilmesinde yatmaktadır.
KAYNAKÇA
AMİN, Samir (1991), Eşitsiz Gelişme: Çevre Kapitalizminin Toplumsal Biçimleri Üzerine Deneme, (çev: Ahmet Kotil), Arba Yayınları.
ÇAĞLI, Elif (2009), Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye, Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum Yayınları.
HARDAL, İsmail (2013), Alt-Emperyalist Türkiye Kapitalizmi, Sorun Yayınları.
JONGERDEN, Joost /AKKAYA, Ahmet Hamdi/ŞİMŞEK, Bahar (Haz.) (2015), İsyandan İnşaya- Kürdistan Özgürlük Hareketi, (çev: Ceren Akyos & Bahar Şimşek), Dipnot Yayınları.
MARINI, Ruy Mauro (2021), Bağımlılığın Diyalektiği, (çev: Ertan Erol), Dipnot Yayınları.
YEĞEN, Mesut (1999), Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İletişim Yayınları.
