“Günlerce yürüdük… Açlık,
susuzluk ve korku içindeydik.
Yanımda yürüyenlerin çoğu
bir daha sabahı göremedi.”(1)
Giriş
Türkiye’nin kuruluşundan bu yana hem devlet hem de toplum düzeyinde şiddet üretme kapasitesinin yüksek olduğu bilinen bir gerçektir. Tarihte yaşanan şiddet olaylarıyla gerçek bir yüzleşme sağlanmadığı sürece şiddetin kuşaktan kuşağa kolektif bilinçdışı mekanizmalar aracılığıyla aktarıldığı, son yıllarda yapılan birçok bilimsel çalışma tarafından ortaya konmuştur.(2)
Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları, neredeyse her gün karşılaşılan kadın cinayetleri ve Gülistan Doku vakasında da görüldüğü üzere, bazı faillerin kendilerini güç ve iktidar sahibi olarak konumlandırıp şiddet uygulayabilmeleri, bu olgunun yalnızca güncel siyasal ya da ekonomik dinamiklerle açıklanamayacağını açıkça göstermektedir. Şiddetin bu denli sıradanlaşmasını daha derinlikli biçimde anlayabilmek için, tarihsel hafızanın ve özellikle 1915 yılında yaşanan, literatürde Ermeni Soykırımı olarak adlandırılan sürecin bıraktığı izlerin mutlaka dikkate alınması gerekmektedir. Bu çerçevede mesele, yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajedinin hatırlanmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda bu travmatik deneyimin günümüzün toplumsal ve siyasal kültürü üzerindeki etkilerinin eleştirel biçimde sorgulanmasını da içermektedir.
1915 süreci, yalnızca kitlesel şiddetin kendisiyle değil, sonrasında şekillenen inkâr, sessizlik ve cezasızlık pratikleriyle de belirleyici olmuştur. Bu durum, şiddetin toplumsal ve kurumsal düzeyde nasıl algılandığına dair uzun vadeli bir çerçeve oluşturmuştur. Cezasızlık kültürü, şiddetin yalnızca geçmişte kalmış bir sapma değil, belirli koşullar altında yeniden üretilebilen bir araç olarak varlığını sürdürmesine zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle, günümüzde farklı biçimlerde ortaya çıkan şiddet pratikleri ile tarihsel deneyimler arasında dolaylı ama anlamlı bir süreklilikten söz etmek mümkündür.
24 Nisan 1915 ve Sonrası
1915 yılında, günümüzden 112 yıl önce, 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece, İstanbul’daki Ermeni toplumunun önde gelen yaklaşık 250 aydını, dönemin Osmanlı Mebusan Meclisi’nde görev yapan Ermeni milletvekilleri ve tanınmış siyasetçileri, ani baskınlarla evlerinden alınarak sürgüne gönderilmiş; büyük bir kısmı daha sonra hayatını kaybetmiştir. Bu gelişmeyi izleyen süreçte, 23 Mayıs 1915 tarihinde dönemin yönetici kadrolarının talimatları doğrultusunda Erzurum, Van ve Bitlis vilayetlerinde yaşayan Ermeni nüfus zorunlu göçe tabi tutulmuştur. 27 Mayıs 1915’te kabul edilen ve literatürde Tehcir Kanunu olarak anılan düzenleme ile imparatorluk sınırları içinde “şüpheli” olarak nitelendirilen Ermenilerin sevk ve iskânı resmî bir çerçeveye oturtulmuştur. Ardından, 21 Haziran 1915’te alınan kararlarla, İstanbul ili hariç olmak üzere Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni halkının büyük ölçüde tehcir edilmesinin yolu açılmıştır. Bunu izleyen bir yıl içinde yaklaşık bir milyon Osmanlı Ermenisi tarifsiz acılar içinde, insanlık dışı yöntemlerle katledilmiş; Kürdistan coğrafyasında ise yüz binlerce Süryani aynı kaderi paylaşarak hayattan koparılmıştır. Hayatta kalabilen kadınların bir kısmı kimliklerinden koparılarak zorla evlendirilmiş, inançlarını terk etmeye mecbur bırakılmıştır. Yetim kalan çocuklar ise köklerinden sökülmüş, zorla din değiştirmeye zorlanarak bambaşka hayatlara itilmiştir.(3)
Bu şiddet yalnızca insan hayatını hedef almamış; aynı zamanda bir halkın hafızasına, geçmişine ve varlığına yönelmiştir. Anadolu’da Ermenilerden geriye kalan kültürel miras da sistemli bir şekilde yok edilmiştir. Binlerce kilise, mezar ve okul yakılmış, yıkılmış ve silinmek istenmiştir.
24 Nisan tarihi, dünya genelindeki Ermeniler tarafından Ermeni Soykırımı’nın sembolik başlangıç günü olarak kabul edilmektedir.(4) Başta Avrupa Parlamentosu, Rusya ve ABD olmak üzere birçok ülke ve uluslararası kurumun resmen tanıdığı Ermeni Soykırımı için bu tarihte her yıl sembolik anma törenleri yapılmaktadır. Türkiye’de ise her yıl 24 Nisan geldiğinde, resmî makamlar, ana akım siyasetçiler ve medyanın büyük bir bölümü, 1915’teki Ermeni Soykırımı’nı inkâr eden açıklamalarda bulunmakta; bu doğrultuda söylemsel ve ideolojik bir hat yeniden üretilmektedir. Bu tutum, yalnızca tarihsel bir olgunun reddi değil, aynı zamanda halklara karşı pervasızca şiddet kullanımının devlet pratiğine kurucu bir unsur olarak eklemlendiğinin bir göstergesi niteliğindedir. Söz konusu inkâr pratiği, ve şiddet kullanımı, Cumhuriyet dönemi boyunca kurumsallaşan Türk-İslam sentezci resmî ideolojinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu ideolojik formasyon, ulus-devlet inşası sürecinde etnik ve dinî heterojenliği bir “tehdit” olarak kodlamış; homojenleştirici ve dışlayıcı şiddet politikalarını meşrulaştırmıştır. Ermeni Soykırımı, bu sürecin yalnızca bir sonucu değil, aynı zamanda kurucu momentlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, bu tarihsel olayla yüzleşme meselesi, salt etik bir gerekliliğin ötesinde, mevcut ideolojik ve siyasal yapının eleştirisini de zorunlu kılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu yapısına, herhangi bir halka ya da inanç grubuna karşı insanlık dışı uygulamaların cezasız kalabileceği düşüncesi adeta kazınmıştır. Bu cezasızlık kültürü, yalnızca 1915 Ermeni Soykırımı ile sınırlı kalmamış; sonraki yıllarda da benzer travmatik olayların önünü açmıştır. 1919-20 Pontus Soykırımı, 1934 Trakya Yahudi Pogromu, 1937-38 Dersim Soykırımı, 6-7 Eylül 1955 Pogromu, 1970’lerden itibaren yaşanan Alevi katliamları ve 1980’lerden bu yana Kürtlere yönelik sistematik devlet şiddeti, bu cezasızlık zemininde rahatlıkla hayata geçirilmiştir. Her toplumsal muhalefet yükseldiğinde devletin orantısız güç kullanmaktan çekinmemesi, sadece güvenlikçi politikalarla değil, aynı zamanda tarihsel olarak öğrenilmiş bir şiddet pratiğiyle de ilgilidir. Devleti yönetenlerin kolektif bilinçaltında yer eden ve 1915’te uygulanan kitlesel şiddet biçimlerinden öğrenilen bu kültür, günümüzde hâlâ etkisini sürdürmektedir. Bu nedenle, Ermeni Soykırımı sadece geçmişin bir felaketi değil, aynı zamanda bugünün adalet anlayışını, toplumsal barışı ve demokratikleşme çabalarını doğrudan etkileyen bir miras olarak karşımızda durmaktadır.
Soykırım inkârının nedenleri, failleri ve sonuçları
Soykırımın inkârının ardında yatan en temel iki neden şudur: Birincisi, İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetiminin soykırımdan sorumlu kadrolarının, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde önemli roller üstlenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları arasında yer almış olmalarıdır. Soykırımın kabulü, bu kurucu figürlerin önemli bir bölümünün tarihsel ve ahlaki açıdan ciddi bir itibar kaybına uğrayacağını açıkça ortaya koymaktadır. İkincisi ise, yeni kurulan Cumhuriyet’in Türk-Müslüman burjuva sınıfının, azımsanmayacak ölçüde Ermeni Soykırımı sırasında gerçekleşen büyük sermaye transferiyle ortaya çıkmış ya da mevcut konumunu bu süreçte güçlendirmiş olmasıdır. Ermeni nüfusa ait taşınır ve taşınmaz varlıkların sistematik biçimde el değiştirmesi, erken Cumhuriyet döneminde şekillenen Müslüman-Türk burjuvazisinin oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Tabii bu arada 1916 Süryani ve 1919-20 Rum Soykırımları’nın da bu sermaye aktarım süreçlerinin bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu yalnızca bireysel mülksüzleştirme hikâyeleriyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda
derin ve yapısal bir sınıf dönüşümünü beraberinde getirmiştir. Başka bir ifadeyle, bir halkın tasfiyesi ile belirli bir sınıfsal bloğun yükselişi arasında doğrudan ve sarsıcı bir bağ bulunmaktadır. Bu nedenle, ülkenin en büyük sermaye çevrelerini temsil eden TÜSİAD, zaman zaman insan hakları ya da Kürt meselesine ilişkin görece olumlu değerlendirmeler ortaya koysa da, söz konusu Ermeni Soykırımı olduğunda inkâr çizgisinin en görünür ve etkili aktörlerinden biri olmayı sürdürmektedir.5
Tüm bu süreçlerin sonunda, Türk-İslam sentezine dayanan bir resmî ideoloji inşa edilmiş; bu ideoloji, etnik olarak Türk ve dinî olarak Müslüman olmayan tüm halk ve inanç gruplarını sistematik biçimde dışlayan, onları ikinci sınıf yurttaş konumuna iten bir toplumsal ve iktisadî düzenin de zeminini oluşturmuştur.
Öte yandan, bu tarihsel sürecin yalnızca devlet elitleri ve egemen sınıflarla sınırlı kalmadığı; yerel düzeyde toplumun belirli kesimlerinin de çeşitli biçimlerde bu sürece dahil olduğu görülmektedir. Yağma, el koyma ve zorla yerinden etme pratikleri, bazı durumlarda sıradan aktörlerin de şiddet mekanizmalarına eklemlenmesine yol açmıştır.6 Bu süreçte şiddetin sıradanlaşması ve belirli ölçülerde meşruiyet kazanması, geniş toplum kesimlerinin kolektif bilincine derin biçimde kazınmıştır.
Bu durum, kolektif sorumluluk ve toplumsal hafıza etrafındaki tartışmaları daha da karmaşık hâle getirmekte; inkârın ve kör şiddetin, aynı zamanda birer toplumsal savunma mekanizması olarak işlev görmesine zemin hazırlamaktadır. Böylece şiddet, yalnızca geçmişe ait bir olaylar bütünü olarak değil, toplumsal yapı içinde yeniden üretilebilen bir ilişki biçimi olarak anlaşılmaktadır.
Bununla birlikte, Ermeni Soykırımı’nın etkileri yalnızca tarihsel ve yapısal düzeyde değil, aynı zamanda psiko-sosyal düzeyde de devam etmektedir. Özellikle diaspora Ermenileri ve Türkiye’de yaşayan Ermeniler arasında gözlemlenen kuşaklar arası travma, bu sürecin en belirgin sonuçlarından biridir. Aile anlatıları, sessizlikler, bastırılmış kimlikler ve aktarılmamış geçmişler üzerinden şekillenen bu travma, yalnızca bireysel bir psikolojik durum değil; aynı zamanda kolektif hafızanın sürekliliğini belirleyen temel unsurlardan biridir.7
Kuşaklar boyunca aktarılan bu travmatik miras, aidiyet duygusunda kırılmalar, sürekli bir güvensizlik hâli ve kimliğin kamusal alanda görünürlüğüne ilişkin çekinceler şeklinde kendini göstermektedir. Türkiye’de yaşayan birçok Ermeni bireyin kamusal alanda kimliğini açıkça ifade etmekten kaçınması, yalnızca güncel politik koşullarla değil, aynı zamanda tarihsel olarak içselleştirilmiş bir kırılganlık ve güvenlik kaygısıyla da ilişkilidir. Bu bağlamda travma, geçmişte kalmış ve tamamlanmış bir olgu değil; bugünün toplumsal ilişkilerini ve kimlik deneyimlerini aktif biçimde şekillendiren süreklilik arz eden bir süreçtir. Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de demokrasi kültürünün gelişiminde gözlemlenen yapısal sorunların, bu tarihsel arka plandan bağımsız ele alınamayacağı açıktır. Yüzleşilmeyen kitlesel şiddet deneyimleri, cezasızlık kültürünü pekiştirmekte; bu da sonraki dönemlerde farklı toplumsal gruplara yönelen devlet şiddetinin önünü açmaktadır. Bu süreklilik, siyasal iktidarın kriz anlarında şiddeti bir yönetim aracı olarak kullanma eğilimini güçlendiren tarihsel bir zemin üretmektedir.
Ne Yapılmalı?
Her şeyden önce, devlet düzeyinde açık ve koşulsuz bir tanıma, bu sürecin başlangıç noktasıdır. Resmî inkâr politikalarının terk edilmesi, arşivlerin bağımsız araştırmacılara tam erişime açılması ve tarihsel gerçekliğin siyasal müdahalelerden arındırılması, yüzleşmenin asgari koşulları arasında yer alır. Bununla birlikte, yalnızca tanıma yeterli değildir; aynı zamanda adaletin tesisi için hakikat komisyonları kurulması, mülkiyet gasplarının araştırılması ve mümkün olan durumlarda iade veya tazmin mekanizmalarının oluşturulması gerekir. Bu tür adımlar, geçmişte yaşananların yalnızca sembolik olarak değil, somut sonuçlarıyla birlikte ele alınmasını sağlayacaktır.
Eğitim politikaları da bu sürecin kritik bir parçasıdır. Okul müfredatlarının milliyetçi ve inkârcı anlatılardan arındırılması, çoğulcu ve eleştirel bir tarih anlayışının yerleşmesi açısından belirleyici bir öneme sahiptir. Anma pratiklerinin kamusal alanda meşrulaştırılması ve 24 Nisan’ın yas ve hatırlama günü olarak tanınması, toplumsal hafızanın yeniden inşasında önemli bir rol oynayacaktır. Ermeni Soykırımı’nın başlıca failleri arasında yer alan dönemin İttihat ve Terakki yöneticilerinin, başta Talat Paşa olmak üzere, isimlerinin cadde ve okullardan kaldırılması gerekmektedir. Bu kişilerin vatan kahramanı olarak değil, insanlığa karşı ağır suçlar işlemiş kişiler olarak ele alınması, tarihsel yüzleşmenin önemli bir parçasıdır.
Ancak bu dönüşümün yalnızca devlet eliyle gerçekleşmesi beklenemez. Toplumsal ve siyasal aktörlerin rolü burada belirleyicidir. Türkiye’de aydınlara düşen en temel sorumluluk, hegemonik inkâr söylemini yeniden üretmek yerine, eleştirel bilgi üretimini ve hakikat arayışını sürdürmektir. Akademisyenler, yazarlar ve gazeteciler; tarihsel gerçekliği görünür kılma, kamusal tartışmayı derinleştirme ve toplumsal hafızayı dönüştürme süreçlerinde merkezi bir konuma sahiptir. Bu bağlamda, oto-sansür mekanizmalarının aşılması ve etik sorumluluğun öncelenmesi kritik önemdedir.
Sol ve sosyalist hareket açısından ise mesele, yalnızca bir “kimlik politikası” olarak değil, aynı zamanda sınıfsal ve tarihsel bir adalet sorunu olarak ele alınmalıdır. Ermeni Soykırımı sürecinde gerçekleşen mülksüzleştirme ve sermaye transferi, bugünkü sınıfsal yapının oluşumunda önemli bir rol oynamıştır. Bu nedenle sol hareketin, tarihsel eşitsizliklerin maddi temellerini de içeren bütünlüklü bir yüzleşme perspektifi geliştirmesi gerekir. Anti-militarist, anti-şovenist ve enternasyonalist bir çizgi, bu bağlamda yalnızca etik değil, aynı zamanda politik bir zorunluluktur. Ermenileri o dönemde emperyalist güçlerin bir aracı olarak değerlendiren yaklaşımların ise, solda siyaset yapma iddiasındaki aktörlerin dilinden ve siyasal ufkundan tamamen çıkarılması gerekir.
Kürtler ve Kürt siyasal hareketi açısından ise bu mesele, hem tarihsel hem de güncel bir sorumluluk alanı barındırmaktadır. Osmanlı’nın son döneminde ve sonrasında bazı Kürt aşiretlerinin bu süreçte oynadığı roller üzerine açık bir tartışma yürütmek, Kürt hareketinin demokratikleşme iddiasını güçlendirebilir. Nitekim son yıllarda Kürt siyasal aktörlerinin bu yönde attığı bazı adımlar, Türkiye’de yüzleşme kültürünün gelişmesi açısından önemli bir zemin yaratmıştır. Demokratik Kürt hareketinin Kuzey Suriye’deki Rojava bölgesinde uyguladığı, radikal demokrasi ve çoğulculuk ilkelerine dayanan yönetim biçimi; bölgenin kadim halkları olan Ermeniler ve Süryaniler dâhil olmak üzere farklı topluluklara eşit haklar tanıma yönündeki yaklaşımıyla, hem Türkiye hem de Ortadoğu ölçeğinde dikkat çeken bir örnek teşkil etmektedir. Kürt hareketinin, kendi tarihsel deneyimi üzerinden geliştirdiği hak, adalet ve eşitlik söylemini, Ermeni meselesiyle daha güçlü bir şekilde ilişkilendirmesi, toplumsal ittifakların genişlemesine katkı sağlayabilir.
Sonuç
Sonuç olarak, Türkiye coğrafyasının şiddetten arındırılması hedefi, geçmişte yaşanmış ağır tarihsel olaylarla yüzleşme ve bu olayları açık biçimde kabul etme süreciyle doğrudan ilişkilidir. Ermeni Soykırımı ile yüzleşme meselesi yalnızca geçmişe ilişkin bir adalet talebi olarak değil; aynı zamanda günümüz Türkiye’sinde demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve şiddetten arınmış bir toplumsal barışın inşası açısından kurucu bir öneme sahiptir.. Bu yüzleşme, hem ideolojik hem de maddi düzeyde yerleşik kabullerin sorgulanmasını gerektirdiğinden, kaçınılmaz olarak zor ve çatışmalı bir süreçtir. Ancak tam da bu nedenle ertelenebilecek değil, aksine derinleştirilmesi gereken tarihsel bir sorumluluk olarak karşımızda durmaktadır. Türkiye coğrafyasını şiddet kültüründen arındırma sürecinde, Ermeni Soykırımı’nın yanı sıra Süryani ve Rum soykırımlarıyla da sahici bir yüzleşme, toplumun ve devletin bu yönde atacağı son derece önemli bir adım olacaktır.
1 Ermeni Soykırımı’nın kurbanı Aurora Mardiganyan’ın Anı kitabından alıntı.
2 https://enrs.eu/article/the-legacy-of-violence-how-trauma-is-passed-down-through-generations
3 Kieser, Hans Lukas, Schaller, J., Dominik. 2003. The Armenian Genocide and the Shoah (Ermeni Soykırımı ve Yahudi Soykırımı). Chronos Yayınevi. sayfa: 24-29.
4 https://armenianweekly.com/2025/04/24/armenian-genocide-remembrance-day/
5 https://www.aa.com.tr/tr/arsiv/-tusiaddan-ermeni-yasa-tasarisi-raporu/428241
5 https://www.aa.com.tr/tr/arsiv/-tusiaddan-ermeni-yasa-tasarisi-raporu/428241
6 Ünlü Barış. 2024. Türklük Sözleşmesi, Oluşumu, İşleyişi ve Krizi. Dipnot. Sayfa: 138.
7 https://armenianweekly.com/2024/10/30/genocide-and-transgenerational-trauma/
