Türkiye, her güne yeni bir çocuk cinayeti, yeni bir istismar skandalı, yeni bir kadın cinayeti ve azgın bir işçi kıyımıyla uyanıyor. Beş ay kadar önce Hacettepe’de, birkaç gün önce Ege Üniversitesi’nde yüzleri maskeli “ülkücü”lerin palalı saldırıları, Urfa’nın Siverek ilçesinden Maraş’a lise ve ortaokul koridorlarına uzanan silahlı saldırılar, Sivas’tan Bolu’ya ve Antalya’ya kadar birçok ilde okul yöneticilerine ve öğrencilere yönelik silahlı saldırı tehditleri, aslında buzdağının sadece görünen yüzü. Bu tablo, AKP/MHP ve Erdoğan rejimi eliyle inşa edilen, gücünü cemaatlerin karanlığından, mafya çetelerinin azgınlığından, sermayenin doymak bilmez iştahından, uyuşturucu ve silah kaçakçılarının neredeyse başıboş bırakılmasından, halka karşı suç işlemenin cezasızlıkla normalleştirilmesinden alan çürümüş bir sistemin doğal sonucudur.
Okulda katliam: Bir çocuğun “babasının silahlarıyla” saçtığı dehşet
Maraş ve Urfa’da yaşananlar sıradan asayiş vakaları değildir. Bir çocuğun okula babasının silahlarıyla girip ateş açabilmesi bu ülkenin evlerinin içine kadar sızan şiddet kültürünün kanıtıdır. Babasının polis olmasıyla övünen, silah kullanmayı bir güç gösterisi ve “erkekliğe geçiş” töreni olarak bizzat aile büyüklerinden öğrenen, silahlı ve güçlü olunca herkese her şeyi yapma hakkına sahip olduğunu sanan bir nesil yetiştiriliyor. Emniyet mensuplarının evdeki silahlarını çocukların erişebileceği yerlerde bırakması, hatta “kendini korusun” ya da “öğrensin” diye bizzat atış talimi yaptırması, devletin silahının devletin okulunda bir katliam aracına dönüşmesine zemin hazırlıyor. Bilim yuvası olması gereken okul sıraları, evde “erkeklik”, “silah” ve “şiddet” eğitimi alan çocukların kanlı hesaplaşma alanına dönüştürülmüştür. Bu, bizzat iktidarın kutsadığı “silahlı ve öfkeli” toplum projesinin sonucudur.
Narin Güran’dan Berkin Elvan’a: Cezasızlık zırhı ve mafya düzeni
Diyarbakır’da katledilen sekiz yaşındaki Narin Güran’ın davası, bu rejimin çocukları korumak yerine karanlık aile-aşiret-tarikat-siyaset ilişkilerini nasıl perdelediğinin en taze örneklerinden biridir. Yargıtay, amca, abi ve anneye verilen isabeti şüpheli cezaları onasa da, katliamın arkasındaki gerçek güç odakları hâlâ karanlıktadır.
Tıpkı 6 yıldır akıbeti meçhul bırakılan Gülistan Doku gibi… Dosyaya yeni giren raporlar, ipuçlarlarının eski valinin oğluna, korumasına ve yakın arkadaşlarına çıktığını, telefonların sinyallerinin aynı köprüde kesiştiğini söylüyor. Ancak failler 6 yıldır sistem tarafından korunuyor, deliller karartılıyordu. Bedeni paramparça edilen Ceylan Önkol, evlerinin önünde 13 kurşunla delik deşik edilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve ekmek almaya giderken polisin sokak ortasında katlettiği Berkin Elvan… Bu isimler, bir “polis devleti” ve “mafya düzeni” yaratma hırsının kurbanlarıdır. Çocukların katilleri sistem tarafından korundukça, sokaklar ve okullar hiçbir zaman güvenli olmayacaktır.
Eğitimde Yusuf Tekin kıskacı ve MESEM köleliği
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “cemaatlerle protokol” diyerek laik eğitimin tabutuna son çiviyi çakarken, çocukları tarikatların karanlık dehlizlerine mahkûm etti. “Dindar ve kindar nesil” projesi, bugün okullarda birbirini vuran, başkalarına şiddet uygulamayı kendileri için hak sanan bir gençlik yarattı.
Bu sömürü düzeninin en azgın ayaklarından biri de MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) projesidir. Balıkesir Edremit’te staj yaparken 9 ay boyunca cinsel istismara uğrayan kız, AKP’nin çocukları patronlara “ucuz iş gücü” olarak peşkeş çekmesinin yeni bir kurbanıdır ama sonuncusu olmayabilir. İşçiler, emekçiler ve stajyer adı altında sömürülen çocuklar, iş cinayetlerinde, fabrikalarda ve denetimsiz atölyelerde can veriyor. Emekçinin alın terini patronlara, çocukların geleceğini ise tarikatlara feda eden bu siyasi iktidar, kadınlara ve çocuklara yönelik her türlü şiddetin de asıl müsebbibidir.
Televizyonlardaki çürüme ve kültürel yozlaşma
Ekranlardan her gece pompalanan mafya dizileri, silah tutkusu ve “güçlü olan yaşar” felsefesi, AKP’nin yarattığı toplumsal çürümenin kültürel yakıtıdır. Pek çoğu işsizlik, yoksulluk ve cehalet ortamında çırpınan gençler, insani değerlerden koparılıp çeteleşmeye, haraç, gasp ve “çökme” yoluyla zengin olmaya özendiriliyor. LGBT+ bireylere yönelik nefret söylemlerine ve kadın cinayetlerine karşı uygulanan cezasızlık politikaları ve öğretmenlere, hekimlere, toplumun eğitimli kesimlerine karşı kışkırtılan aşağılama da, bu eril ve baskıcı sistemin saç ayaklarını oluşturuyor.
İsviçre’de bir babanın çaresizliği: “Oğlum o karanlığın tam ortasında!”
Türkiye’nin üzerine çöken bu zifiri karanlık, sadece o sınırların içindekileri değil, benim gibi binlerce kilometre öteye fırlatılmış sığınmacıları da nefessiz bırakıyor. Ben bugün İsviçre’de bir sığınmacı olarak bambaşka bir cehennemi yaşıyorum. İsviçre’nin bürokratik engelleri arasında sıkışıp kaldım. Hâlâ oturum alamadım, hâlâ aile birleşim hakkım yok. Burada bir belirsizliğin içinde nefes almaya çalışırken, sekiz yaşındaki oğlum benden uzakta, o kaosun içinde büyüyor. Son iki gündür uykularım kaçıyor, içim ürperiyor, her gelen haberle bin kez ölüyorum. Çünkü benim oğlum da Türkiye’deki o saldırıların yaşandığı sıralarda oturuyor, o kontrolsüz silahların, cemaat kıskacındaki eğitim sisteminin ve her an bir istismara ya da sömürüye kurban gitme riskinin tam ortasında… Ben burada çaresizce beklerken, evladımı koruyamamanın dehşetini de yaşıyorum. Her baba gibi evladımın can güvenliğinden duyduğum bu derin korku, hem Türkiye’deki rejimin hem de sığındığım toprakların bizden neleri çaldığının en acı kanıtıdır.
Bu bir özgürlük ve varoluş kavgasıdır!
Türkiye’nin üzerine çöken bu karanlık, cemaatlerin, patronların ve tek adam rejiminin ortak eseridir. Çocukları korumayan, babaları evlatlarından koparan, işçiyi, emekçiyi, kadını, Kürdü ve Aleviyi ezen bu düzen, kendi bekasını kan ve sömürü üzerine kurmuştur. Kapitalist dünyadaki ana eğilimleri hızla taklit etmekten başka bir marifeti olmayan AKP/MHP iktidarı, memleketi eğitim, bilim ve teknoloji bakımından değil ama silahlanma ve katliam bakımından “küçük Amerika”ya çevirmeyi nihayet başarmıştır. Ancak bilinmelidir ki, Ceylanların, Berkinlerin, Narinlerin ve Gülistanların hesabı sorulmadıkça, ben evladıma güvenle sarılamadıkça, o ülkede kimse güvende olmayacaktır. Bu sadece bir asayiş meselesi değil, kökten bir sistem ve özgürlük kavgasının konusudur!
