İstanbul Barosu’nun eski başkanlarından avukat Ümit Kocasakal, önümüzdeki Ekim ayında yapılacak olan genel kurulda Baro başkanlığına yeniden adaylığını açıkladı.
Kocasakal, 2008-2010 yılları arasında yönetim kurulu üyeliği, 2010-2016 yılları arasında ise üç dönem Baro Başkanlığı yapmıştı.
Seçime bir ittifakın adayı olarak katılıyor Kocasakal. İttifakın ismi “Cumhuriyetçi Güç Birliği” ve üç gruptan oluşuyor. “Önce İlke Grubu”, “Önce Avukat Grubu” ve ağırlıklı olarak MHP, İyi Parti ve Zafer Partili avukatlardan oluşan “İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu”.
Seçim sloganları, “Önce Ülke ve Cumhuriyet”.
Dil zihnin aynasıdır
Baro başkanlığına yeniden adaylığını şu ana fikir üzerine inşa etmektedir Kocasakal:
“Ortak vatan, eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim gibi etnik temelli ve bölücü talepler ışığında sürekli dillendirilen yeni anayasa talebi ile amaçlanan 1923 Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıracak yeni bir rejim arayışıdır” ve İstanbul Barosu, bu “yeni rejim arayışının” karşısında bir barikat haline getirilmelidir.
33 dakika 55 saniye süren adaylık basın açıklamasının lafzının ve ruhunun bize söylediği özetle tam olarak budur: Tarihin “1923 Cumhuriyeti” olarak kodlanıp dondurucuya kaldırıldığı; toplumsal/siyasal çelişki ve çatışmalardan azade; dil, din, kimlik ve kültürel farklılık ve çoğulculuğun yok sayıldığı ya da bastırıldığı; tarihsel gerçeklikten uzak bir “altın çağ” tasviri, bu tasvir etrafında şekillenen ve eşit yurttaşlık talepli değişim ihtimalinden duyulan korkudan da beslenen statükocu ve kutuplaştırıcı bir söylem.
Öyle ki, “yeni rejim arayışı” karşısında duyduğu rahatsızlık kadar, bizatihi “1923 kardeşliği” ifadesinden de bu nedenle rahatsız olmaktadır Kocasakal. Kardeşliğin de bir hukuku vardır zira!
Konuşmasında saygıyla andığı, 1924-1930 yılları arasında Adalet Bakanlığı yapmış olan Mahmut Esat Bozkurt’un, “Dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” sözlerini hatırlayınca rahatsızlığının nedeni daha açık anlaşılabilmektedir. Dil zihnin aynasıdır en nihayetinde.
Aynılar aynı yerdeler
Adaylık açıklamasında değinilen diğer ara başlıklar ve başka bir yazının konusu olmakla birlikte baroya, bir kurum olarak savunmaya ve avukatlığa dair bakış, yukarıda ifade edilen bağlamda bir nevi tali mesele olarak kalmaktadır.
Öte yandan konuşmasında yasak savmak için dahi olsun şu sözcüklerin hiç birisini kullanmamaktadır Kocasakal: Demokrasi, kamuculuk, laiklik, sosyal devlet, seçme ve seçilme hakkı, eşit yurttaşlık, otokrasi, diktatörlük, yerel demokrasi, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, mutlak butlan, kayyım…
Hasılı bileşenlerinden, seçim bildirgesinden, basın açıklamasının lafzından ve ruhundan, Kocasakal ve ittifakının milliyetçilikten ırkçılığa kadar genişletilmiş bir Cumhur İttifakı olduğu anlaşılmaktadır. Aynılar aynı yerdeler.
“Önce İlke”den “Önce Ülke”ye
Başkan olduğu dönemde “Önce İlke” grubunun adayı olarak seçime katılan Kocasakal, aradan geçen on yılın ardından “Önce Ülke” ye geçiş yapmış bulunuyor.
Peki ama hangi ülkeyi öncelemektedir Kocasakal?
Anayasal yurttaşlık üst kimliği altında toplanılamadığı için bölünmüş/kutuplaşmış bir ülkede yaşamaktayız zira ve yekpare bir toprak parçası üzerinde yaşıyor olmak yekpare bir ülke olmaya yetmiyor.
Peki hangi Cumhuriyet?
Seçme ve seçilme hakkımız elimizden alınarak yurttaşın tebaa yapılmaya çalışıldığı, denge denetleme mekanizmalarının kalmadığı, yurttaşlığın siyasal iktidara “dostluk/düşmanlık” üzerinden tanımlandığı, yurttaşlık hukukunun yerini kast sisteminin, imtiyazın, ayrımcılığın, keyfiliğin aldığı, “dost için ayrı düşman için ayrı” hukukun uygulandığı, bütün kurumlarının tarumar edildiği Cumhuriyet mi?
Kocasakal’ın bu soruları sormuyor ve cevabını açıktan vermiyor olması unutkanlığından dolayı değil elbette. Bir yandan sureti haktan görünüp, diğer yandan öncelediği yeri maharetle kamufle etmeye yönelik hamaset üzerine kurulu siyasi tercihinin bir sonucu.
Yapacaklarının teminatı olarak yaptıkları
“Yaptıklarım yapacaklarımın, yapmadıklarım yapmayacaklarımın teminatıdır” diyor açıklamasında Kocasakal.
Bizler onu Baro başkanı olduğu dönemde adliye girişindeki x-ray cihazlarında avukatların çantalarının aranmasına karşı yapılan eylemlerde, “Bu bir arama değil taramadır” diyerek aramayı meşrulaştırmasından ve eylem kırıcılığı yapmasından; bir yandan Ergenekon/Balyoz yargılamaları için Silivri’yi yol eylerken diğer yandan haksız şekilde gözaltına alınan Kürt muhalif avukatlar için, “Biz bu fotoğraf karesinin içinde yer almayız” diyerek hedef göstermesinden; Gezi Parkı sürecinde idare mahkemesi tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararı üzerine destek için talepte bulunulduğunda, “Biz bu topa girmeyiz” diyerek Baro’nun kurumsal kimliği ile Gezi arasına mesafe koymasından hatırlıyoruz.
Yapmadıklarını saymak ise mümkün ve gerekli değil. Basın açıklamasında kullanmadığı her bir sözcüğe ilişkin olarak geçmişte de demokrasi ve temel hak ve özgürlükler hanesine yazılabilecek bir sözünün ve eyleminin olmadığını söylemek yeterli olacaktır.
1923 ekseninde hizaya çekmek
Cumhuriyet elde var bir! Evet ama bugün yaşanan otokratik/teokratik rejimin adım adım inşası, Cumhuriyet’in demokratikleşememesinin, “tasada ve kıvançta ortak” bir duygu yaratamamasının ve kimsesizlerin kimsesi olamamasının da bir semptomu değil midir? Barutu bitmiş, fitili sönmüş, kendini tüketmiş olan ve besleyip büyüttüğü siyasal İslam’ın son tekmeyi vurduğu 1923 Cumhuriyeti’nden arta kalan bir “nostaljiden” başka nedir!
Bu nedenledir ki, “1923 Cumhuriyeti’ne” dönüşün ya da var olanı korumaya çalışmanın yolları, Saray rejiminin kat ettiği mesafe itibarıyla da artık kapalıdır ve önümüzdeki yegâne demokratik siyasal/toplumsal seçenek kurucu yeni bir gelecek inşa etmekten geçmektedir.
Hal böyleyken, aradan geçen yüz yılın ardından olsun, ortak siyasal iradenin kurucu ilkesi olarak Cumhuriyet’in demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, kamucu, toplumcu ve merkezinde Diyanet’in olduğu değil gerçekten laik bir zeminde yeniden inşasının lafzını dahi duymak istemeyen Kocasakal, kerameti kendinden menkul bir “Devlet aklının” temsilcisi edasıyla herkesi kendince “1923 ekseninde hizaya çekmek” istemektedir.
Güvenli sularda muhalefet
Siyasal iktidarı doğrudan karşısına almayan ve kendi ifadesiyle “kuzuların sessizliğini” oynayan Kocasakal, mevcut Baro yönetimini ise “milli güvenlik ve beka sorunu” olmakla itham ederek güvenli sularda muhalefet yapmanın kürsü örneğine de dönüşmektedir.
Sanırsınız ki ülkeyi, mazbatayı almasının hemen ertesinde haklarında açılan davalarla uğraşmak zorunda kalıp öte yandan her türlü hukuksuzluğa karşı mücadele etmeye çalışan İstanbul Barosu’nun mevcut yönetimi yönetmektedir. Demokrasiyi askıya alan, yargıya talimatlar veren, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan, muhalifleri cezaevine dolduran, mutlak butlan kararını çıkaran, muhalif belediyelere ve CHP’ye kayyım atayan hep İstanbul Barosunun mevcut yönetimidir!
İstanbul Barosu’nun Kılıçdaroğlu’su
“Birine karşı olanın diğeriyle beraber olduğu” tarihsel bir eşikteyiz.
Kocasakal bu eşikte, genişletilmiş seçim ittifakıyla, adaylık açıklamasının lafzıyla ve ruhuyla, mevcut Baro yönetimini “milli güvenlik ve beka” sorunu olarak tanımlayıp hedefe koyması ve hedef saptırmasıyla, isteyerek ya da istemeyerek, Saray’ın “cübbeli askerleri” ile aynı saflarda yer almakta ve bir zamanlar kendisini Baro başkanlığına taşıyan rüzgârı şimdi üfleyerek ve siyasal iktidara yanlayarak yaratmaya çalışmaktadır. “Yerli ve milli hukuk”, “yerli ve milli muhalefet”!
Eşit yurttaşlık, anadili, ortak vatan, kardeşlik hukuku taleplerine karşı olan alerjisi; dışlayıcı, ayrıştırıcı ve ötekileştirici dili; toplumsal/siyasal demokratik muhalefetle olan mesafesi; hakikatin yerine hamaseti ikame ederek ve geçmişi bir nostalji halinde bugüne taşıyıp tekerrüre indirgeyerek gelecek ufkunu karartmaya yönelik söylemi, iradesinden de bağımsız olarak “yapacaklarının ve yapmayacaklarının” siyasal iktidara payanda olmasının da yolunu döşemektedir.
Adaylığının şahsi değil bir zihniyet adaylığı olduğunu ve kendisinden talep edilen görevi reddetmesinin mümkün olmadığını söyleyen Kocasakal’ın yapmayı ve yapmamayı vaat ettiklerinden, İstanbul Barosu’nun Kılıçdaroğlu’su olmaya aday olduğu anlaşılmaktadır.
Trajediden komediye
Bu nedenledir ki, İstanbul Barosu başkanlığına yeniden adaylığı, Marx’ın, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”ndeki sıkça atıf yapılan sözünü hatırlatmaktadır. Şöyle yazmaktadır Marx: “Hegel, bir yerde şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”
Baro başkanlığı ile başlayıp sonu hüsranla biten CHP’ye başkan olma hevesi ile devam eden tarih sahnesine ilk çıkışının bir trajedi olup olmadığı ayrı bir konu ama tarih sahnesine ikinci çıkışı Kocasakal açısından şimdiden bir “komediye” dönüşecekmiş gibi görünmektedir.
