7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, yalnızca bir liderler toplantısı değildi. Bu zirve, 2025 NATO Zirvesi’nde belirginleşen yeni stratejik yönelimin kurumsallaştığı, militarizmin yeni bir tarihsel evreye taşındığı ve uluslararası siyasetin yeni güvenlik paradigmasının ilan edildiği bir dönüm noktası oldu.
Ankara’da açıklanan sonuç bildirgesi kapitalizmin içine girdiği yeni birikim rejiminin güvenlik mimarisini de görünür kıldı. Dünya, artık yalnızca ekonomik krizler ve iklim kriziyle değil, bunlara eklemlenen kalıcı bir savaş ekonomisiyle yönetilmek isteniyor.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’ni yalnızca NATO’nun aldığı kararlar üzerinden değil, parçası olduğu tarihsel dönüşüm üzerinden okumak gerekiyor.
NATO 3.0: Yeni bir askerî doktrin değil, yeni bir toplumsal düzen
NATO’nun kuruluşundan bu yana üç ayrı tarihsel dönemden söz edilebilir.
İlk dönem, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisi üzerine kurulu olan NATO 1.0 dönemidir.
İkinci dönem ise Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra başlayan, Afganistan’dan Yugoslavya’ya, Libya’dan Ortadoğu’na uzanan müdahalelerle şekillenen NATO 2.0 dönemidir. Bu dönemde “insani müdahale”, “terörle mücadele”, “küresel güvenlik” gibi kavramlar askerî operasyonların meşrulaştırılmasında kullanıldı.
Geçtiğimiz yıl Hollanda – Lahey’de gerçekleştirilen 2025 Zirvesi ise yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Artık mesele yalnızca belirli kriz bölgelerine müdahale etmek değil.
Militaristleşme ekonominin, teknolojinin ve devlet aygıtlarının kalıcı çalışma biçimi hâline getirilmek isteniyor.
2026 Ankara Zirvesi bu yönelimi daha ileri taşıdı.
Savunma sanayii büyümenin motoru olarak sunuluyor.
Yapay zekâ ve dijital teknolojiler askerîleştiriliyor.
Kamu bütçeleri giderek daha büyük ölçüde silahlanmaya ayrılıyor.
Göç güvenlik sorunu olarak tanımlanıyor.
İklim krizi bile askerî tehdit perspektifiyle ele alınıyor.
Böylece NATO artık yalnızca bir askerî ittifak olmaktan çıkıyor; kapitalizmin krizlerini yönetmeye çalışan yeni güvenlik devletinin uluslararası koordinasyon mekanizmasına dönüşüyor.
Daha fazla silah, daha az yaşam
Ankara Zirvesi’nin gerçek sloganı budur.
Silah sanayii büyüyor.
Savunma bütçeleri katlanıyor.
Yeni silah teknolojilerine milyarlarca dolar aktarılıyor.
Peki bu kaynaklar nereden geliyor?
Elbette emekçilerin ürettiği toplumsal zenginlikten.
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde sağlık, eğitim, sosyal konut ve emeklilik sistemleri üzerinde kemer sıkma baskısı artarken savunma bütçeleri tarihsel rekorlar kırıyor.
Silah üretimi yeni bir ekonomik büyüme modeli hâline getiriliyor.
Bu nedenle bugün NATO politikalarını yalnızca dış politika başlığı altında tartışmak yetersizdir.
Militarizm artık kapitalist sermaye birikim rejiminin ana enstrümanlarından biridir.
Silah tekellerine aktarılan her Euro – Dolar, emekçilerin ücretlerinden, çocukların eğitiminden, emeklilerin maaşından, kadınların bakım hizmetlerinden ve toplumun ortak geleceğinden eksilmektedir.
Daha fazla devlet, daha az halk
NATO 3.0 yalnızca orduları büyütmüyor.
Devleti de büyütüyor.
Ancak büyüyen sosyal devlet değil.
Güvenlik devleti.
Daha fazla istihbarat.
Daha fazla gözetim.
Daha fazla sınır.
Daha fazla polis.
Daha fazla olağanüstü güvenlik yetkisi.
Buna karşılık demokratik haklar giderek daralıyor.
Sendikal haklar, protesto özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve siyasal muhalefet “güvenlik” başlığı altında sınırlandırılıyor.
Güvenlik söylemi, demokrasinin yerine geçiriliyor.
Böylece yurttaş, hak sahibi bir özne olmaktan çıkarılıp sürekli denetlenmesi gereken potansiyel risk unsuru olarak görülmeye başlanıyor.
Erdoğan iktidarının asıl kazancı
AKP-MHP iktidarı zirveyi büyük bir diplomatik başarı olarak sunuyor.
Gerçekten de Erdoğan uluslararası alanda yeniden görünürlük ve meşruiyet kazandı.
Savunma sanayii öne çıkarıldı.
Türkiye’nin NATO içindeki rolü vurgulandı.
Batılı liderlerle verilen görüntüler iç politikada kullanılabilecek önemli propaganda malzemeleri sundu.
Ancak Erdoğan’ın asıl kazancı bunlardan daha önemlidir.
Ankara Zirvesi boyunca Türkiye’deki demokrasi krizi neredeyse tamamen gündem dışı bırakıldı.
Muhalif belediyelere yönelik operasyonlar…
Seçilmiş siyasetçilerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi…
Gazetecilerin, sendikacıların, sosyalistlerin ve demokratik muhalefetin üzerindeki baskılar…
Alevilerin yok sayılması…
İmralı sürecinde ipe un serilmesi…
Sadece Türkiye’de değil Kürdistan’ın tamamında Kürt halkına karşı yürütülen kirli siyaset…
Kayyum uygulamaları…
Toplantı ve gösteri hakkına, düşünce özgürlüğüne yönelik sistematik müdahaleler…
Bütün bunlar NATO liderlerinin öncelikleri arasında yer almadı.
Bu sessizlik rastlantı değil.
Türkiye, NATO’nun güney kanadında stratejik bir askerî güç olarak görüldüğü sürece, demokrasi ve insan hakları ikinci plana itiliyor.
Başka bir ifadeyle, NATO’nun güvenlik öncelikleri Erdoğan iktidarının otoriter yönetim tarzına uluslararası bir koruma kalkanı sağlıyor.
Stratejik güvenlik çıkarları söz konusu olduğunda, NATO üyesi devletler Türkiye’deki otoriterleşmeye karşı güçlü ve tutarlı bir siyasal tutum almaktan kaçınıyor. Bu tercih, iktidarın içerideki baskı ve faşizmi kurumsallaştırma politikalarını sürdürmesini kolaylaştıran uluslararası bir ortam yaratıyor.
Türkiye ne kazandı, halklar ne kazandı?
Ankara, savunma sanayii alanında yeni ortaklıklar kurmayı hedefledi.
Avrupa savunma projelerinde daha fazla yer almak istedi.
F-35 programına dönüş için diplomatik zemin aradı.
Savunma ihracatını büyütmeye çalıştı.
Bunların bir kısmında diplomatik ilerleme sağlandı.
Ancak asıl sorulması gereken soru şudur:
Bu gelişmeler Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halkların yaşamını iyileştirecek mi?
Yoksulluğu azaltacak mı?
İşsizliği bitirecek mi?
Kadınların yaşamını özgürleştirecek mi?
Gençlere daha iyi bir gelecek sunacak mı?
Kocaman bir HAYIR!
Çünkü bu büyüme modeli silah üretimine dayanıyor.
Silah ekonomisi büyürken toplumun payı küçülüyor.
Emperyalist bloklar arasında değil, halkların yanında
Bugün insanlığa NATO ile Rusya ya da NATO ile Çin arasında tercih dayatılıyor.
Oysa sosyalistlerin görevi bloklardan birinin arkasına dizilmek değildir.
Ne NATO’nun militarizmi ne de diğer büyük güçlerin militarizmi insanlığa barış getirebilir.
Gerçek seçenek, emekçilerin uluslararası dayanışmasıdır.
Gerçek güvenlik; iş güvencesidir.
Gerçek güvenlik; ücretsiz sağlık ve eğitimdir.
Gerçek güvenlik; kadınların, LGBTİ+ların özgürlüğüdür.
Gerçek güvenlik; halkların eşitliğidir.
Gerçek güvenlik; ekolojik adalettir.
Ankara Zirvesi, NATO’nun yeni tarihsel yönelimini açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu yönelimin özeti şudur:
Daha fazla silah, daha az yaşam.
Daha fazla devlet, daha az halk.
Sosyalistlerin görevi ise bunun karşısına yeni bir enternasyonalist barış hareketini, emek ve barış eksenli bir güvenlik anlayışını koymaktır.
