“İnsanların çoğu ihtiyaçlarının karşılanmamasına o kadar alışmış durumda ki artık bunun gerçekleşmesini beklemiyorlar bile. Zohran Mamdani gibi insanların bu yüzden böylesine ferahlatıcı bir etki yaratması şaşırtıcı değil.”

Hasan Piker, YouTube ve neredeyse her gün yayın yaptığı Twitch (canlı yayın) platformunda toplam milyonlarca takipçisiyle ABD’nin en çok izlenen siyasi yorumcularından biri.
Son yıllarda sosyalist yayıncı; çalışmalarının genç izleyicileri radikalleştirip radikalleştirmediği, Demokrat Parti’ye ne kadar yakın ya da uzak olduğu ve siyasi ilginin giderek özel şirketlere ait platformlara kaymasının ne anlama geldiği üzerine yürüyen tartışmaların odağında yer aldı.
Ancak çoğu zaman gözden kaçan şey, yaptığı işin ne kadar yalın ve sade olduğu. Piker çoğu gün tek başına bir odada saatlerce yayın yapıyor; haberleri izliyor, anlık tepki veriyor ve izleyicileriyle tartışıyor. Parti, sendika ve sivil toplum kuruluşu gibi geleneksel aracı yapıların etkisinin zayıfladığı bir dönemde, birçok genç insan siyaseti artık bu şekilde deneyimliyor.
Piker’le, Minnesota’da Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’nin (ICE) faaliyetlerine karşı düzenlenen protestoları takip etmek üzere yola çıkarken konuştuk. Kısa süre önce Çin’den dönmüştü; bu seyahat ona, ABD’deki siyasi anlatıların dışarıdan bakıldığında ne kadar çarpıtılmış göründüğünü düşündürmüştü. Tüm bunların üzerinde ise Filistin ve Gazze konusunda sessiz kalmayı reddedenlerin karşı karşıya kaldığı işten çıkarmalar, kara listeler ve gayriresmî cezalandırmalar vardı.
“Benim ilk politikleşme anım Erdoğan’ın iktidara gelmesiydi”
Kendi yoluna çıkmadan önce, dayın Cenk Uygur’ın kurduğu The Young Turks’te çalışıyordun. Ama tüm bunlardan da önce, seni ilk siyasallaştıran şey neydi?
Benim ilk büyük politikleşme anım, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de iktidara gelmesiydi [2000’lerin başında]. Donald Trump’ın iktidara gelişiyle aynı türden bir dini popülizmle geldi. Türkiye görece seküler bir ülkeydi, ben de bundan [Erdoğan’ın iktidara gelişinden] hoşlanmadım.
Sonra sürekli okuduğum bir politik karikatüristi, kendisini hoşuna gitmeyen biçimlerde çizdiği için yargılatmaya çalıştı. Bu da beni ifade özgürlüğü konusunda radikalleştirdi.
İkinci radikalleşme anım ise küresel “teröre karşı savaşın” bölgede yarattığı etkilerdi. Dünyanın o tarafından geliyorsanız, Amerikan müdahaleciliğine karşı olmanız neredeyse içgüdüsel hale geliyor. Bu da beni anti-emperyalist yaptı.
Ama beni anti-kapitalist yapan şey, 18 yaşındayken ilk ABD sağlık faturamı almak oldu. O an bunun tamamen saçmalık olduğunu fark ettim. Amerikalıların kamusal sağlık sistemine sahip olmamasını zaten hep absürt buluyordum ama o faturayı görünce şöyle düşündüm: “Tanrım, bu böyle devam edemez.”
“Minnesota’da olan şey beyaz üstünlükçülüğüdür”
Minnesota’da genel grevin gerçekleşmesinden bir gece önce konuşuyoruz; şu anda ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi), eyalet halkına karşı adeta bir savaş yürütüyor. Çocuklar da dahil olmak üzere ailelerin araçlarından zorla çıkarıldığına ve bu ülkenin sınır dışı etme mekanizmasının labirentinde kaybolduklarına dair sürekli haberler geliyor. Sen de yerel örgütleyicilerin sesini duyurmaya yardımcı olmak için şehre gidiyorsun. Minnesota’da yaşanmakta olan durumla ilgili değerlendirmen nedir?
Oldukça açık ve net bir durum. Trump yönetimi mavi [Demokrat] bir şehri ve mavi bir eyaleti vahşice bastırıyor ve cezalandırıyor; hedef tahtasına da bir azınlık nüfusu koyuyor. Bu kez hedef Somali kökenli Amerikalılar — ve özellikle “Somalili Amerikalılar” diyorum çünkü ABD topraklarında yaşayan Somalililerin yüzde 60’ı Amerikan vatandaşı ve onların yüzde 80’i de doğuştan ABD vatandaşı. Göçmenlik baskısının gerçek bir nedeni yok.
Ben şahsen, belgelerle ilgili sivil ihlallerin büyük bir ulusal güvenlik tehdidi gibi ele alınmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu tamamen beyaz üstünlükçülüğü.
Birçok insan Minnesota’da olanları Trump yönetiminin ne kadar ileri gidebileceğini test etmesi olarak görüyor.
Bu bir test alanı. İlk çatışmaların ve baskının ötesinde, bence merkezi olmayan şiddeti teşvik etmeye çalışıyorlar ki ardından Ayaklanma Yasası’nı ya da buna benzer bir şeyi uygulamayı meşrulaştırabilsinler ve ne kadar ileri gidebileceklerini görebilsinler — belki sıkıyönetim bile. Kim bilir?
Çin gözlemleri: “ABD anlatıları çarpıtılmış”
Yakın zamanda yaptığın bir başka seyahat de Çin’e oldu. Nasıl bir deneyimdi?
Çin hakkında okuduklarımın gerçekten doğru olup olmadığını, yoksa abartılıp abartılmadığını görmek istedim. Aynı zamanda Çin’deki gelişmeyi gerçek hayatta görmek ve insanların buna dair ne hissettiğini anlamak istiyordum.
Çin’e dair oldukça kapsamlı bir izlenim edinme fırsatımız oldu. İlk gün Tiananmen Meydanı’ndaki bayrak çekme törenine gitmekten -ülkenin kırsal bölgelerinden gelen insanların güneş doğarken bayrağın göndere çekildiği bu uzun sürece katıldığını görmekten- Chongqing, Chengdu ve son birkaç on yılda dramatik biçimde gelişmiş diğer şehirleri ziyaret etmeye kadar pek çok şey gördük.
Çin etrafında inanılmaz derecede yoğun bir propaganda var. Ülke çoğu zaman Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin bir versiyonu gibi sunuluyor. Uzun zamandır Çin’in yaptığı her şeyi şeytanlaştırmaya çalışan milyarlarca dolarlık bir propaganda girişimi var. Ben bunun büyük bölümünün ya abartılı ya da tamamen uydurma olduğunu biliyordum; dolayısıyla bunu kendi gözlerimle görmek tatmin ediciydi.
Örneğin insanlar sürekli sosyal kredi sisteminden bahsediyor ama bu aslında bazı eyaletlerde denenmiş ve ardından çok kısa sürede durdurulmuş bir deneydi. Amerikalıların anlattığı kadar büyük sonuçları olan bir sistem hiçbir zaman olmadı.
Amerikalılar sözde “utanç kameralarını” ve yüzünüzün dev ekranlarda gösterilip sosyal kredi puanınızın düşürüldüğü fikrini anlatmayı seviyor. Yanımdaki insanlar bu hikâyelerin farkındaydı ve bunlara gülüyordu. Kameraları gösterip şöyle dediler: “Amerikalıların fotoğrafınızı çekip sosyal kredi puanınızı düşürdüğünü düşündüğü meşhur kameralar bunlar.”
Dikkatimi çeken bir diğer şey ise insanların hükümetlerini nasıl algıladığıydı. Bizimkinden çok daha olumlu bir yaklaşımları var. Bu durum anketlere de yansıyor ve konuştuğum insanlarda da açıkça görülüyordu. Çok kısa bir zaman içinde maddi yaşam koşullarında önemli iyileşmeler görmüşler; neden böyle hissettikleri anlaşılır bir şey.
İnsanlarla konuşurken sana Amerika Birleşik Devletleri hakkında ne soruyorlardı?
Sadece Amerikalıların orada olmasından heyecan duyuyorlardı. Çinliler çok sosyal ve çok misafirperver insanlar. Bu gerçekten dikkat çekiciydi. Şanghay’dan ayrıldıktan sonra birçok kişi Rus olduğumuzu düşündü. Amerikalı olduğumuzu söylediğimizde daha da heyecanlandılar. Bazıları ABD’nin Çin’i yabancı bir rakip olarak gördüğünün farkındaydı ama çoğu bunu hiç düşünmüyordu bile. Sadece yabancı olmamız onları heyecanlandırıyordu.
Garip anlardan biri Tiananmen Meydanı’nda bir polis tarafından kısa süreliğine durdurulmam oldu. Sonradan bu olay Newsweek’te büyük bir çatışmaymış gibi haberleştirildi ama aslında öyle değildi. Telefonda ne olduğuna baktı, konuştuk ve sonra bizi bıraktı. Gözaltı falan olmadı. Hemen ardından yayına devam ettik. Ama ABD’de olay çok daha büyük bir meseleye dönüştürüldü.
Bu seyahati özel kılan şeylerden biri de Çin hakkında güçlü siyasi görüşleri olmayan içerik üreticileriyle gitmiş olmamdı. Pekin’e indiğimizde, Winnie-the-Pooh figürleri satan Disney otomatları vardı. Bunu hemen onlara gösterdiğimi hatırlıyorum.
Amerikalılar, Xi Jinping’in Winnie-the-Pooh’a benzetildiği memler [viral olmuş sosyal medya içerikleri] yüzünden insanların sansürlendiğine dair hikâyeler nedeniyle Winnie-the-Pooh’nun Çin’de yasak olduğunu düşünüyor. Ama işte oradaydı, doğrudan havaalanında.
“Filistin konusunda hedef gösterildim”
Filistin yanlısı olduğun için çok fazla karalama kampanyasına maruz kaldın. Bununla nasıl başa çıkıyorsun?
Bunu görmezden gelmek zorundasın ve artık görmezden gelmek çok daha kolay. 7 Ekim’den önce anti-Siyonist olan herkes neyin geleceğini zaten biliyordu. Elbette gerçekten antisemitik insanlar var, ancak on yıllardır anti-Siyonist olan insanlar, bir noktada üzerlerine vahşi antisemitizm suçlamalarının geleceğinin farkındaydı; bu kaçınılmazdı. Dolayısıyla bununla ilk kez karşılaşmıyordum ama 7 Ekim’den sonra kesinlikle çok daha yoğun ve çok daha sık hale geldi.
Eğer bunda bir “iyi taraf” varsa, o da bu karalama kampanyasının etkisinin ciddi biçimde zayıflamış olmasıdır. Ama bunun bir olumsuz tarafı da var: “Antisemit” kelimesi artık eskisi kadar ağırlık taşımıyor. Bu da kavramın etkisini sulandırıyor ve gerçek antisemitlerin antisemitik propagandadan [suçlamasından] daha kolay sıyrılabilmesine yol açıyor.
Cumhuriyetçi tarafta ne kadar antisemitizme izin verilebileceğine dair koca bir tartışma var.
Jonathan Greenblatt, yani Anti-Defamation League’in başındaki isim, 7 Ekim’den beri beni bir numaralı düşmanı gibi gösterdi; benim hakkımda örneğin aşırı sağcı beyaz milliyetçi Nick Fuentes’ten çok daha fazla konuştu.
Nick Fuentes hakkında ancak yakın zamanda konuşmaya başladı; çünkü bu mesele artık sağ içinde ciddi bir tartışma konusu haline geldi. Ama bu insanların Cumhuriyetçileri eleştirmekten kaçınması tesadüf değil. Hatta bazen Elon Musk’ı bile savunuyorlar; örneğin Trump’ın ikinci yemin töreninde yaptığı çift “sieg heil” selamı** konusunda. Ama ben bu meselede çoğunluğun pozisyonunu temsil ediyorum, dolayısıyla bu kurumların benim gibi birini etkili biçimde platformlardan attırması mümkün değil.
“Trumpizm’in manevi halefi yok”
Trump sonrasında sağın nereye gittiğini görüyorsun?
Bu tamamen Donald Trump’a ve onun nereye gittiğine bağlı. Eğer bir seçim daha olursa -ki yeniden seçim olup olmayacağı bile insanların düşündüğünden daha belirsiz- ve Trump kaybederse ya da Trump’tan sonra gelen kişi kaybederse ne olacağını bilmiyorum. Çünkü Trumpizm’in manevi bir halefi yok. Bu hareketi bir arada tutan şey Donald Trump’ın kendisi.
Trumpizm’in halefi olabilecek en yakın isim olarak bulabildiğim kişi Tucker Carlson. Ama Tucker Carlson bile, en azından şimdilik, İsrail karşıtı bir pozisyonda. “Şimdilik” diyorum çünkü Tucker Carlson’ın hâlâ çok büyük ölçüde bir CIA türevi olduğunu düşünüyorum ve sadece bu da değil, biraz da düzenbaz biri. Daha yüksek bir makam hedefi var mı bilmiyorum ama Trump’ın tabanını elde tutabilecek tek kişi olarak onu görüyorum: Ekran yüzü olan, karizmatik ve belli mayınlara basmayacak kadar zeki biri. Buna karşılık J. D. Vance pek çok insana itici geliyor.
“Siyaset artık takım sporuna dönüştü”
İnsanlar sürekli sana Demokratlara yardım mı ettiğini yoksa zarar mı verdiğini soruyor. Herkes bir medya figürünün Demokratları “kurtarabileceği” fikrine saplanmış durumda.
Çünkü elimizde güçlü ve aktif bir siyasi örgütlenme yok. İnsanlar oylarının gerçekten bir şey ifade ettiğine bile inanmıyor. Her şey bir güçsüzlük hissinden ya da en azından bu güçsüzlüğün örtük biçimde farkında olunmasından kaynaklanıyor; siyasetin tamamen gösteri ve takım sporu olduğu düşüncesinden.
Medyanın da bunda payı var: Kendilerini bir tarafın ya da diğer tarafın pazarlamacısı olarak görüyorlar. Bu yüzden bütün bu tartışmalar hiçbir zaman partilerin halk için ne yapabileceği, seçmenleri için ne yapabileceği ya da belirli örgütlerin ne yapabileceği etrafında dönmüyor. Bunun yerine kimin daha iyi PR çalışması yaptığı ve kimin daha iyi pazarlama yaptığı meselesi oluyor. Wendy’s ile McDonald’s arasındaki rekabet gibi.
Bu sorunu podcast yaparak çözemezsiniz. Evet, sağdan gelen büyük bir dezenformasyon seli var ve bununla mücadele etmek önemli — ama bunun dışında da sorunlar var. Örneğin insanların Demokrat Parti’yi algılama biçimi, doğrudan partinin hareketsizliğiyle ve insanların yaşadığı ekonomik zorlukları çözmeye yönelik gerçek bir ilgisinin olmayışıyla bağlantılı.
Örneğin sağlık hizmetlerini ele alalım. Sağlık hizmetlerinin özel olması ve özel sigorta şirketlerinin elinde bulunması gerektiği konusunda iki parti arasında bir uzlaşma var. Bu saçmalık ama çoğu Demokratın ve bütün Cumhuriyetçilerin ortak görüşü bu.
Demokratların buna karşı bir muhalefet geliştirmeyi bile düşünmemesi yüzünden insanlar “Peki fark ne? Hiçbir parti benim çıkarlarımı temsil etmiyor” diyor.
İnsanların çoğu ihtiyaçlarının karşılanmamasına o kadar alışmış durumda ki artık bunun gerçekleşmesini beklemiyorlar bile. Zohran Mamdani gibi insanların bu yüzden pek çok kişi için böylesine temiz bir nefes gibi gelmesi şaşırtıcı değil.
“İnsanlar neden beni izliyor?”
Sence insanlar neden seni izliyor?
İnsanlar bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor ve bunun nedenine dair bir sezgileri var ama bunu ana akım habercilikte neredeyse hiç duymuyorlar. Bu yüzden benim gibi birini izlemeye başlıyorlar. Eğer onları önemsedikleri ya da kişisel olarak bilgi sahibi oldukları bir konuda yakalayabilirsem, meseleyi ana akım medya kuruluşlarından farklı şekilde anladığımı görüyorlar ve dinlemeye devam ediyorlar.
Umarım insanları, onları sürekli mücadele etmek zorunda bırakan şeyin aslında sistemin kendisi olduğuna ikna edebiliyorumdur.
**********************
*Anti-Defamation League (ADL), ABD’deki Siyonist Yahudilerin etkili bir kuruluşudur. Jonathan Greenblatt bu kuruluşun CEO’sudur. (ç.n.)
** “Sieg heil” selamı: Nazilerin selamlama biçimi (ç.n.)
