Sabah erken çıkacağım yola.
Çantam hazır olacak; kamera, ses kayıt cihazı, yaka mikrofonu, not defteri…
Bern sokaklarında 1 Mayıs kalabalığı büyürken ben de o kalabalığın içinde olacağım. Bir gazeteci olarak. Bir tanık olarak.
Ama bu yıl, taşıdığım sadece ekipman değil.
Bir raporun ağırlığı…
Ve cevapsız bırakılmış bir sorunun yükü.
Dünyada basın özgürlüğü: Rakamların anlattığı
Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 Endeksi bu yıl sadece bir gerilemeyi değil, tarihsel bir kırılmayı işaret ediyor.
Son 25 yılın en düşük ortalama puanı.
İncelenen 180 ülkenin yüzde 52’den fazlası ilk kez “zor” ya da “çok ciddi” kategorisinde. Yani artık istisna olan baskı değil; istisna olan özgürlük.
Beş temel göstergenin (ekonomik, yasal, güvenlik, siyasi, sosyal) tamamı alarm verirken, bu yıl en sert düşüş yasal çerçevede yaşandı. Bu, gazeteciliğin giderek daha fazla mahkeme salonlarında boğulduğunu gösteriyor.
Artık gazeteciler sadece hedef alınmıyor;
yasalar yeniden yazılarak hedef haline getiriliyor.
2001’den bu yana “ulusal güvenlik” gerekçesiyle genişletilen yasal alan, habere erişim hakkını sistematik biçimde daraltıyor. Bu durum yalnızca otoriter rejimlerde değil, kendisini demokrasi olarak tanımlayan ülkelerde de yaygınlaşıyor.
Örneğin ABD bu yıl 7 sıra gerileyerek 64. oldu. Latin Amerika’da Ekvador ve Peru gibi ülkeler ciddi düşüşler yaşadı. Kıta genelinde ise gazetecilere yönelik şiddet ve siyasi baskı birlikte artıyor.
Listenin tepesinde değişmeyen bir ülke var: Norveç.
Altında ise yıllardır değişmeyen bir karanlık: Eritre.
Ama asıl dikkat çeken, orta alanın çökmesi.
Bir zamanlar “kısmen özgür” sayılan ülkeler hızla alt kategorilere düşüyor.
Savaşlar bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Gazze’de, Ekim 2023’ten bu yana 220’den fazla gazeteci öldürüldü; en az 70’i görev başındaydı. Irak, Sudan, Yemen gibi ülkelerde çatışmalar haberciliği neredeyse imkânsız hale getiriyor.
Bazı ülkelerde ise savaş yok, ama baskı aynı sertlikte.
Çin, Kuzey Kore ve Eritre listenin en alt sıralarında yer alırken, Rusya’da gazeteciler “aşırılık” ve “ayrılıkçılık” yasalarıyla susturuluyor.
Nisan 2026 itibarıyla Rusya’da onlarca gazeteci tutuklu.
Birçoğu sürgünde, ama sınır ötesinde bile baskıdan kurtulamıyor.
Benzer yöntemler Belarus, Myanmar, Mısır ve Nikaragua’da da uygulanıyor.
Afrika’nın bazı bölgelerinde gazeteciler “ulusal bütünlüğe zarar verme” gibi muğlak suçlamalarla yargılanıyor.
Etiyopya’da gazeteciler yıllarca iddianame bile görmeden tutuklu kalabiliyor.
Bir başka dikkat çekici başlık: susturma davaları.
Gazeteciler yalnızca hapse atılmıyor; aynı zamanda ekonomik olarak çökertilmeye çalışılıyor.
Dava üstüne dava.
Tazminatlar.
Yargı baskısı.
Ve sonuç: otosansür.
RSF’ye göre incelenen ülkelerin yüzde 80’inden fazlasında gazetecilere yönelik koruma mekanizmaları ya yok ya da etkisiz.
Yani mesele sadece baskı değil.
Korumasızlık.
Türkiye: İsimlerle ağırlaşan tablo
Türkiye bu düzenin en görünür olduğu yerlerden biri.
Son dönemde gazetecilere yönelik baskı, yalnızca sayılarla değil, isimlerle konuşuluyor.
Gazeteciler hakkında açılan soruşturmalar, yargı haberciliğinin bile hedef haline gelebildiğini gösteriyor.
Ama mesele tekil değil.
Dicle Fırat Gazeteciler Derneği verilerine göre çok sayıda gazeteci hâlâ tutuklu.
MLSA ve THİV raporları da aynı tabloyu teyit ediyor:
Gazetecilik faaliyetleri sistematik biçimde kriminalize ediliyor.
Davalar bir cezalandırma aracına dönüşmüş durumda.
Tutuklama, bir istisna değil, bir yöntem.
Bazı gazeteciler aylarca iddianame bekliyor.
Bazıları aynı dosyadan defalarca yargılanıyor.
Bazıları ise sadece haber yaptığı için cezaevine giriyor.
Sürgünde gazetecilik: Görünmez bırakılanlar
Bu tablonun bir de dışarıda kalan kısmı var.
Sürgünde olan gazeteciler.
Ben de o gazetecilerden biriyim.
Üç yıldır İsviçre’deyim.
Sığınmacıyım.
Engelliyim.
İsviçre makamları bana şunu söyledi:
“Tanınırlığınız yeterli değil.”
Yani:
“Risk altında olduğunuz yeterince görünür değil.”
Bu kararın ardından bir dayanışma talebinde bulundum.
Adres belliydi: Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF)
Aradan yaklaşık bir yıl geçti.
Cevap yok.
Türkiye temsilcisine iletilen mesajlar da yanıtsız kaldı.
İnce bir ihtimal, ağır bir soru
İnsan bazen istemeden şunu kuruyor:
Acaba dayanışma için ille “başımıza bir şey gelmesi” mi gerekiyor?
Geri gönderilmek…
Gözaltına alınmak…
Tutuklanmak…
Belki o zaman bir raporda bir satır olur insan:
“Gazeteci Mehmet Murat Yıldırım tutuklandı.”
Belki o zaman görünür hale gelir.
Bu bir suçlama değil.
Ama görmezden gelinmesi zor bir çelişki.
Çünkü dayanışma, her şey olup bittikten sonra mı başlar?
Yoksa tam da olmadan önce mi anlam kazanır?
Aynı cümle farklı yerlerden
İsviçre makamlarının “yeterince tanınmıyor” yaklaşımı ile
uluslararası bir basın örgütünün sessizliği yan yana geldiğinde…
Ortaya rahatsız edici bir benzerlik çıkıyor.
Sanki aynı cümle, farklı yerlerden tekrar ediliyor:
“Henüz değil.”
1 Mayıs alanında bir gazeteci
Yarın Bern’de olacağım.
Kalabalığın içinde yürürken sadece sloganları değil, bu soruları da taşıyacağım.
Bir işçi hak talep ederken,
ben mesleğimin görünürlüğünü düşüneceğim.
Bir gazeteci olarak şunu biliyorum:
Basın özgürlüğü sadece tutuklu sayılarıyla ölçülmez.
Aynı zamanda kimlerin görülüp kimlerin sessizliğe bırakıldığıyla da ölçülür.
1 Mayıs, sadece meydanlarda yürüyenlerin değil; haber yazanların, görüntü alanların, not tutanların da günü. Basın emekçisi de bir işçi aslında: kalemiyle, kamerasıyla, sesiyle emek veren bir işçi.
Bugün gazetecilik suç sayılıyor, gazeteciler yargılanıyor, cezaevleri gazetecilerle dolu, sürgünler çoğalıyor.
Ama yarın Bern’deki yürüyüşte de, dünyanın başka meydanlarında da aynı gerçek hatırlanacak; ‘Haber hakkı da bir emek hakkıdır.’
Ve o hak, ancak birlikte savunulduğunda anlam kazanır.
